Gelibolu Yarımadası – Devler Ülkesinde Devler Savaşı

15 yıl kadar önceydi. Türkiye temsilciliğini yaptığımız İngiliz kökenli bağımsız denetim ve vergi danışmanlığı şirketinin yıllık toplantısı için Boston’daydım. Aynı şirketin Yeni Zelanda temsilcisi olan Nick adlı arkadaşımla sohbet ederken laf döndü, dolaştı Çanakkale savaşlarına geldi. Benim bu konuda araştırıcı yönümü fark eden Nick, Avustralyalı bir ahbabının o yarımadayı ziyaret etmek için çok çabaladığını ama bir türlü bunu gerçekleştiremediğini, artık yaşının da ilerlemiş olması nedeniyle umudunu kaybetmeye başladığını ve bunun onu çok üzdüğünü söyledi. Nedenini sorduğumda ise, “bizim coğrafyada istisnasız herkesin “ölmeden önce mutlaka görülmesi gereken yerler” listesinin başında Gelibolu Yarımadası var, bu duygusal neden. Ama arkadaşımın daha da özel bir nedeni var, büyük dedesi savaşta orada toprağa düşmüş ve mezar taşı da varmış, onu görebilmek en büyük hayatta en büyük dileği” dedi.

Nick’ten büyük dedenin adını öğrenmesini istedim. Yıllık toplantının bitiminde ülkesine döndükten birkaç gün sonra bana adını gönderdi. İnternette biraz araştırma sonucu yarımadada hangi mezarlıkta yattığını öğrendim, sonra yarımadaya ilk ziyaretimde mezar taşını buldum, fotoğraflarını çektim ve Nick’e e-posta ile gönderdim. Aradan bir hafta kadar geçtiğinde garip bir numaradan telefon geldi, açayım mı, açmayım mı diye tereddüt ettim ama sonra açtım. Karşımda hayatımda hiç görmediğim o Avustralyalı dost insan vardı. Önce kendini tanıttı, sonra ilk cümlesini kurmaya başlarken dayanamadı, gözyaşlarına boğuldu, birkaç dakika hiç konuşmadan karşılıklı ağlaştık. Sonra övgü ve teşekkür ifadeleri ile görüşmeyi sonlandırdık. Görüşmemizde, o an dünyanın en mutlu ve gururlu insanı olduğunu defalarca yineledi.

Dünyanın öbür ucunda, hiç tanımadığım bir insanla beni karşılıklı bu derece duygu yoğunluğuna ne sürükledi? Bunu cevaplamak her sene 24 Nisan’ı 25 Nisan’a bağlayan gece yapılan töreni ve sabah 04.30’da yapılan “Şafak Ayini” ritüelini izleyen biri için zor değildir, hele yarımadayı iyi bilen ve her gittiğinde ruhunun yüceldiğini hisseden benim gibiler için daha da kolay. O zaman bu ikisini de size bu gezgin ruhuyla anlatmam gerekiyor.

Şafak Ayini

Her sene binlerce Avustralya ve Yeni Zelanda vatandaşı, her yaştan insanın toplandığı ve bazen (25 Nisan 2015’te 100. Yıl töreninde olduğu gibi) ancak lotarya sonucu gelmeye hak kazanabildiği bir ortamdan bahsediyoruz. Şafak Ayini, 25 Nisan 1915’de sabah 4.30’da Gelibolu Yarımadası’na ilk ayak basan ANZAC ( Australian and New Zealand Army Corps) birliklerinin hatırasına bugün aynı ad ile adlandırılan küçük bir koy ve ardındaki hafif eğimli düz bir alanda 10,000 civarında insanın katılımı ile belli bir formatta yapılan bir törendir. 80’li yıllarda yarımadaya gelen Avustralya ve Yeni Zelandalıların kendi insiyatifleri ile başlattıkları bu amatör etkinlikler kısa sürede o kadar popüler hale geldi ki 90’lı yılların başlarında anma etkinlikleri daha organize bir şekilde, Türk Genelkurmayı tarafından yürütülmeye başlandı. Bugün tören alanında kurulan portatif tribünlerde ve uyku tulumlarının içinde katılımcılar töreni izlerler; yiyecek, tuvalet ve acil sağlık hizmetleri tam teşekküllü olarak mevcuttur.

Törenler 24 Nisan akşam 21.00 gibi başlar. Tören alanında kurulu ekranlardan her yarım saatte bir görsel bir sunum izlenir. Arada korolar ilahi niteliğinde şarkılar söyler, bazı askeri veya sivil nitelikte gösteriler sahneye konur. Her sene bu şekilde bir program akışı oluşturulmakla beraber her yılın töreni birbirinden farklı olarak hazırlanır. Sonra saat ilerler, gece yarısını geçer, hava iyice soğur, battaniyeler ve portatif ısıtıcılar ortaya çıkar ama kimse tören alanını terk etmez, çünkü törenin zirve noktası olan Şafak Ayini anı yaklaşmaktadır. Sonra o an gelir, Türk, Avustralya ve Yeni Zelanda bayrakları göndere milli marşlar eşliğinde çekilir, İslam ve Hristiyan inanışlarına uygun dua ve ilahiler okunur. Herkes büyük bir sessizlik ve saygıyla marşları ve duaları dinler. Çok ulvi bir ortamın içinde olduğunuzu her an artan bir duygusallıkla hissedersiniz. Bu tören başından sonuna Avustralya ve Yeni Zelanda’da televizyonlardan canlı yayınlanır, her iki ülke ve Türkiye bu törende meşrebince en üst düzey asker ve bürokratlar tarafından temsil edilir.




Sonra hava aydınlanmaya başlar, tören de sona erer. Bu iki ülkeden gelen misafirler ve Türkler yürüyerek kendi askerlerinin uyuduğu mezarlara giderler, oralarda dualar okunur, ruhlar arındırılır. Anlatmakla değil, yaşanmakla hissedilecek bu çok özel geceye iki defa katıldım ve her ikisinde de resmen içim hüzün, gurur, dinginlik ve kardeşlik duyguları ile doldu taştı. Kişisel görüşüm, bu topraklarda yaşayan herkesin hayatta en az bir kere bu törene katılması gerek ve inanın bana, bunu yaparsanız ülkemizi daha da yoğun bir hisle seveceksiniz.

Önce video ile gezmek isterseniz.

Gelibolu Savaş Alanları İçin Gezi Rotası

Türkiye haritasını her önüme aldığımda, bu haritanın neredeyse tamamını oluşturan büyük Anadolu Yarımadası’nın hemen önünde yer alan Gelibolu Yarımadası’nı bir dalgakıran gibi görürüm. Bu görüntü aslında 1915 yılında yaşanan savaşın da temel sonucu gibidir, o dalgakıranı savunan Türkler o dalgakırana saldıran İngiliz, Fransız ve ANZAK birliklerine karşı tam bir koruma görevini yerine getirdiler. Peki, ya getiremeselerdi?

 

Bu sorunun cevabını Gürsel Göncü ve Şahin Aldoğan’ın yazdığı ve geçtiğimiz günlerde yeni baskısı yapılan Siperin Ardı Vatan adlı kitapta çok net bir şekilde bulabilirsiniz. Kitabın adı benim “dalgakıran” benzetmemle çok örtüşüyor. Eğer biz Gelibolu siperlerini savunamasaydık, yani o dalgakıran kırılsaydı Anadolu Yarımadası savunmasız kalacak ve işgalciler bu güzelim memleketi kolayca ele geçirebileceklerdi. Düşünmesi bile kabus gibi…

Yakın bir zamanda, elimde bu kitap ile Gelibolu Yarımadası savaş alanlarını çok sevdiğim bir dost grubuna gezdirdim. Bu kitap özellikle savaş alanındaki yerlerin Türkçe ve İngilizce adlarını kolayca izleyebildiğim için ilk tercihim oldu.

Bu gezide izlediğim rota hem savaşın kronolojisine uygun olduğu hem de savaşın sıklet merkezlerini de bu kronoloji dahilinde gezmeyi sağladığı için benim favorim. Bir tam gün süren bu rotayı sizlerle de paylaşma zamanı geldi…

Yarımadaya girişi sabah 9.30 gibi Kilitbahir’den yaptık. Çanakkale’nin tam karşısında yer alan bu şirin köye adını veren kaleye biraz vakit ayırıp gezmenizi öneririm. 

Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı yonca biçimli kale yakın zamanlarda iyi bir restorasyon geçirdikten sonra ziyarete açıldı, yarım saat içinde gezmeniz mümkün ve kale burçlarına çıkarak güzel bir Boğaz havasını içinize çekmek size mutluluk verecektir.

Kale’den ayrıldıktan az sonra deniz tarafında Namazgah Tabya’sını göreceksiniz. 2006 yılında restore edilen bu tabya denize hakim konumu ile 18 Mart 1915 günkü Deniz Savaşı’nda çok önemli bir rol oynamıştır. Kısa bir vaktiniz alacak ama gezilmesini öneririm. Bu tabyadan hemen sonra çok kısa bir yürüme mesafesinde büyük bir tabya olan Mecidiye Tabyası’na ulaşacaksınız. Burası meşhur 215 okkalık top mermisini tek başına kaldırıp topun namlusuna süren Havranlı Koca Seyit Onbaşı ile özdeşleşmiştir.

Sonra arabanız ile yola devam ettiğinizde on dakika kadar denizin çok yakınından gideceksiniz. Küçücük çakıl taşlı ama tertemiz koyları takip ettikten sonra yol Soğanlıdere’de Yarımada’nın iç tarafına kıvrılır. Bundan sonra yine bir on dakika kadar ağaçlı, yemyeşil bir doğanın eşlik ettiği yoldan kıvrıla kıvrıla gideceksiniz. Yolun üzerinde Soğanlıdere ve Şahinler Şehitlikleri yer alıyor.

Bu yol Alçıtepe köyüne kadar gider, ama benim önerim köye varmadan sol tarafa dönüş veren tabelaya uyarak Alçıtepe Seyir Terası’na gitmeniz. Bu terasın tam üzerinde olduğu tepe kara savaşları süresince hep Türk tarafında kalmış ve İtilaf Kuvvetlerinin ele geçirmek için ellerinden geleni yaptıkları, ama başaramadıkları iki sıklet merkezinden biridir. Burada yanınızda normal bir dürbün olmasında fayda var (aslında tüm yarımada gezisinde dürbünün çok işinize yaradığını göreceksiniz) çünkü Alçıtepe konum olarak çok stratejik bir noktada olduğundan sol tarafınızda Çanakkale Boğazı girişini, tam karşınızda 25 Nisan 1915 sabahı Fransız birliklerinin çıkarma yaptığı Morto Koyu’nu ve İngiliz birliklerinin çıkarma yaptığı Ertuğrul Koyu’nu ve Seddülbahir köyünü göreceksiniz. Sağ tarafta ise yine İngilizlerin çıkarma yaptığı Tekke ve İkiz koylarını, biraz belirsiz de olsa, görebilirsiniz. İngilizlerin çıkarma yaptığı son koy olan Pınar Koyu ise bu tepe üzerinden fark edilmez. Burada çıkarma günü ile sonrasındaki savaş ortamını çok belirgin bir şekilde anlayabilir ve hissedebilirsiniz.

Seyir Terası sonrası yine yeşillikler arasından birkaç dakikalık bir araba yolculuğu ile Çanakkale Şehitler Abidesi’ne ulaşacaksınız. Bu Abide gerçekten görkemli bir yapıdır, her ziyaret ettiğimde bu görkem onun mimari açıdan sadeliği ile birleşince göğsümü kabartır. Yanlış anlamayın, bunu milliyetçi bir hisle söylemiyorum, hem mimari güzelliği, hem de tam Boğazın girişindeki mükemmel yeri bana bunları söyletiyor.

Bunun yanı sıra Abidenin etrafındaki sembolik kabristanda savaş esnasında yitirdiğimiz ve kimliği belirlenebilen tüm şehitlerimizin isimlerinin yer alması, ziyaretçilere kutsal bir mekanda olduklarını hepten hatırlatır.

Abide’den sonra yol kuzeye döner, çok kısa bir süre sonra Morto Koyu’na ulaşırsınız. Burası sığ ama geniş bir koydur. 1915 çıkarmalarında ağırlıklı olarak Fransız birliklerinin karaya ayak bastığı ve savaş süresince hep ellerinde bulundurdukları Morto Koyu, aynı zamanda onların sonsuza kadar uyuyacakları bir mezarlık olmuştur. Yarımadadaki tek Fransız mezarlığı burasıdır ve tek bir mezarlıkta en çok asker burada yatar; çoğu sömürgelerden savaşa katılmış 14.382 asker burada gömülüdür.

Morto Koyu’nu geride bıraktıktan sonra Seddülbahir köyüne ulaşılır. Burada tamamen özel şahsa ait küçük ama bir o kadar da güzel Ahmet Uslu Müzesi’nde soluklanmanızı öneririm. Müzede kişisel koleksiyona ait birçok orijinal obje sergilenmektedir. 2005 yılında açılan bu şirin müzeden etkileneceğinizden eminim.

Müzeden ayrıldıktan kısa bir süre sonra yol bizi Yarımada’da Çıkarma’nın ilk günlerinde savaşın en yoğun yaşandığı bölgeye, Ertuğrul Koyu’na ulaştırır. Burada arabanızı İngiliz Savaş Anıtı (Cape Helles Memorial) ile Yahya Çavuş Şehitliği arasındaki alana park etmeniz pratik olacaktır. İngiliz Savaş Anıtı Yarımada’nın en uç bölgesine inşa edilmiş olup savaşan, ölen, kaybolan, mezarları bilinmeyen 20,763 askerin anısına dikilmiştir. Beyaz taşlardan oluşan sade bir mimariye sahip bu anıtın duvarlarında muharebelerde görev yapan İngiliz gemileri ile Seddülbahir, Arıburnu ve Anafartalar Cepheleri’nde görev yapmış İngiliz askeri birliklerinin adları yazılıdır.

Anıtın 300 metre kadar aşağısında ise Ertuğrul Tabyası ve Yahya Çavuş Şehitlikleri yer almaktadır. “Boğazın Muhafızı” benzetmesinin yapıldığı Ertuğrul Tabyası 18 Mart 1915 günü yapılan deniz savaşında düşman gemilerine en çok atış yapan tabyaların başında gelmektedir. Bunun sonucunda da o kadar yoğun karşı ateş almıştır ki, aynı gün öğleden sonra topları sonsuza kadar susturulmuştur. Yahya Çavuş Şehitliği’nde ise Ertuğrul ve Tekke koylarına çıkartma yapan İngiliz birliklerine karşı kahramanca direnen, Ezineli Yahya Çavuş’un şahsında sembolleşen, çoğu isimsiz kahraman 26’ncı Piyade Alayı askerleri adına kimliği belirlenebilen şehitlerimiz yatar.

Bu iki savaş mekanı arasında Ertuğrul Koyu’na doğru baktığınızda köyü ve çıkarma yapılan kıyıyı çok yakından görebiliyorsunuz.

25 Nisan 1915 sabahı çıkarmada kullanılan River Clyde kömür gemisinin karaya oturduğu karasal uzantı, çıkarma sonrası İngiliz askerlerinin yoğun Türk ateşinden korunmak için sığındıkları bir metreyi bile bulmayan yükselti, İngiliz V Sahili (Ertuğrul Koyu) Mezarlığı ve Seddülbahir Kalesi çok net olarak gözünüzün önündedir. O günün dehşetini bulunduğunuz yerden hissetmemek imkansızdır.

Seddülbahir bölgesinden ayrılınca direksiyonu sola, yani Tekke ve İkiz koylarına kırarsanız bir süre denize paralel bir yolculuk yaparsınız. Bu iki koya inmek isterseniz yol kenarı tabelaları size yardımcı olacaktır. Tekke Koyu çıkarmanın yanı sıra Aralık 1915- Ocak 1916 tahliyelerinde çok önemli rol oynamıştır, hatta İngiliz birliklerinin ana tahliye merkezi durumundadır. Bu nedenle orada hala tahliye esnasında terkedilen eşya, silah veya mühimmat kalıntılarına rastlama olanağı vardır. Lancashire Çıkartma Mezarlığı, Pembe Çiftlik (Pink Farm) Mezarlığı ve Yarımada üzerindeki en büyük Birleşik Krallık mezarlığı olan Oniki Ağaç Korusu (Twelve Tree Copse) Mezarlığı bu iki koyun yakınlarında yer alır ve yol boyunca mevcut tabelalar sayesinde hiçbirini kaçırmanız söz konusu değildir.




Kuzeye kıvrılan asfalt üzerinde birkaç dakika daha ilerlerseniz özellikli bir yere, Zığındere’ye ulaşırsınız. Burayı kaçırmamanız için sizi uyarayım, arabayı yavaş sürmenizi ve İkiz Koyu tabelasından sonra yolun sol tarafındaki küçük tabelayı bulmanızı öneririm. Arabanızı yolun kenarına park ettikten sonra denize doğru inen küçük vadi üzerinde hafif engebeli bir arazi üzerinde 150-200 metre kadar ilerlediğinizde çakıl taşlı bir koya ulaşacaksınız. Bu koyda şimdi sadece kalıntıları kalan iki yapı dikkati çeker: Bir iskele ve bir su kuyusu. Her ikisinin de fotoğrafını bu sayfada görebilirsiniz. Daha önce gittiğimde kuyuyu açan askerin adını taşıyan paslı küçük bir plaket iç duvarda yer alıyordu ama bu son gidişimde göremedim, demek ki zamana direnmek zor… Su kuyusundan başlayarak kuzeydoğu yönünde Kilitbahir Platosu’na doğru yükselen bir vadi biçimindeki Zığındere savaş boyunca işgal kuvvetlerinin en büyük lojistik alanı olmuş ve yiyecek, içecek, silah, mühimmat aktarımları ile yaralı tahliyeleri on ay boyunca hep bu vadi üzerinden gerçekleştirilmiştir.

Top ateşlerine karşı korunaklı olması nedeniyle son derece işlevsel olan bu vadiyi savaş süresince Türk tarafı hiç ele geçirememiş, burayı ele geçirmek için 28 Haziran-5 Temmuz 1915 tarihleri arasında yapılan sonuçsuz saldırılarda çok sayıda Türk askeri şehit düşmüştür. Bu askerlerin gerçek mezarları bilinmemekle beraber, onları temsil eden sembol mezar taşlarının yer aldığı Sargıyeri Şehitliği ile Nuri Yamut Anıtı, Zığındere Vadisi’nin yarımadaya açıldığı bölgenin çok yakınlarında yer alır.

Evet, sabahtan bu yana yoğun bir ziyaret trafiği içindesiniz, Gelibolu Yarımadası savaş alanlarının güney sektörünü gezmeyi tamamladınız, hem fiziki, hem de duygusal açıdan yoruldunuz ve vakit öğlen oldu, artık biraz dinlenmeyi ve öğle yemeğini hak ettiniz. Alçıtepe Köyü’ne varmadan, genellikle büyük grupların veya tur otobüslerinin tercih ettiği yol kenarı lokantası gözünüze ilişse de siz yola devam edin ve Alçıtepe Köyü’ne varın derim. Köyün meydanında yana yana lokantalar var, benim gibi tencere yemeği sevenlerdenseniz ilk sıradaki aile işletmesi olan küçük lokantayı öneririm. Az sayıda tencere yemeği ve doğal ev yoğurdu var, bir de hemen mevsimine uygun taze salata yaparlar. Yıllardır hep orayı tercih ettim ve lezzet/fiyat dengesi açısından hep mutlu ayrıldım.

Yemek sonrası hemen köyden ayrılmayın, meydana çok yakın mesafede, Yarımadadaki bir diğer şahıs müzesi olan Salim Mutlu Müzesi’ne gidin. Rahmetlinin hayatı boyunca savaş alanlarından topladığı özel objeler burada sergilenir, bazıları gerçekten çok ilginç olan ve örneği başka bir yerde görülemeyecek bu objelerin yer aldığı müzeyi gezmenizi kesinlikle öneririm. Yıllar öncesinde Salim Mutlu’nun eşi müzenin girişinde her gelene taze pişirdiği pişi ve ayran ikram eder, gezenlerden para da alınmaz ama her ziyaretçi bağış olarak gönlünden kopanı bırakırdı. Bugün karı-koca vefat ettiği için pişi ikramı yok, ama çocukları müzeyi hala çok ufak bir ücret karşılığı ziyarete açık tutuyorlar.

Müze ziyaretinden sonra arabanızla Yarımada’nın kuzeyine doğru hareket ettiğinizde 15-20 dakika arası bir sürme mesafesinde Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’ne ulaşacaksınız.

2012 yılında açılan bu modern yapı üç kattan oluşur ve içinde savaşın bütün evrelerini tanıtan sergi alanları, orijinal eşya, giysi, silah vb. eşliğinde sunulur. Ancak bu Merkezin bence en dikkate değer kısmı 11 salondan oluşan ve bir saat süren simülasyonlu hareketli platformlu ve yapılan üç boyutlu sunumdur. Teknolojinin doğru kullanılması ile ziyaretçilere savaşın tüm aşamalarının bütün dehşetiyle doğrudan hissettirildiği bu sunumu kaçırmamanızı öneririm; hatta maksimum 50 kişilik grupların alındığı bu turda yer almayı garantiye almanız için 0286 8100050 no’lu telefondan rezervasyon yaptırmanızı, en son gösterinin saat 15.30 gibi başladığını ve Merkez’in Salı günleri kapalı olduğunu hatırlatırım.

Tanıtım Merkezi’nden çıkıp sağa doğru döndüğünüzde önce Kabatepe-Gökçeada Vapur İskelesi’ni, sonra da deniz kıyısından kuzeydoğuya giden yolu göreceksiniz. Bu yolu izleyin, önce Arıburnu sahilini sonra da yazının başında bahsettiğim Şafak Ayini’nin yapıldığı Anzak Koyu’nu göreceksiniz.

Burada biraz mola verin, deniz tarafında, üzerinde ANZAC yazan alçak duvara oturun, sırtınızı denize verdiğinizde ilginç bir coğrafi oluşum göreceksiniz. Gün boyu gezdiğiniz Yarımada coğrafyasından çok farklı görünümdeki bu oluşum Sfenks olarak adlandırılır. Gerçekten de Kahire yakınlarındaki sfenkslere çok benzeyen bu coğrafi oluşum (ki bu ad zaten Yarımada’ya çıkarma yapmadan önce Kahire yakınlarında eğitim gören ANZAK askerlerince konmuştur) dimdik ve çıplak bir kayalıktır. Koyun yakınlarında ANZAK askerlerinin yattığı Sahil Mezarlığı, Arıburnu’ndan yukarıya uzanan Şarapnel Vadisi’nde ise aynı adı taşıyan mezarlık (Shrapnel Valley Cemetery) bulunur. Arabasız olsanız deniz kıyısından yukarı tepelere patikaları kullanarak çıkmanız ve çıkarma yapan askerlerin nasıl zorlukla ilerlemeye çalıştıklarını, o tepeleri savunan Türk birliklerinin de nasıl zor koşullarda bunu başardıklarını hissetmeniz de mümkün olurdu.

Anzak Koyu’nun ilerisinde yol Büyük ve Küçük Kemikli Burunlarının arasında yer alan Suvla Koyu ile Tuz Gölü’ne ulaşır.Bu göle varmadan önce ise yol sağa kıvrılarak Büyük ve Küçük Anafartalar Köyleri ile savaş alanlarına varır. Savaşın ilk aylarında ana sıklet merkezi olan Alçıtepe/ Seddülbahir sektörünü ele geçiremeyeceğini anlayan İngiliz ve ANZAK birlikleri Ağustos 1915 başlarında sıklet merkezini Yarımadanın kuzeyine kaydırarak Conkbayırı/ Anafartalar bölgesini tamamen ele geçirmeyi hedeflediler. Bu hedef doğrultusunda Suvla Koyu’na büyük bir çıkarma gerçekleştirerek asker ve silah sayılarını çok arttırdılar. 6-10 Ağustos 1915 günlerinde çok kanlı ve yoğun çarpışmalar oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün 8 Ağustos tarihinde Anafartalar Grup Komutanı olarak bu bölgedeki tüm birliklerin idaresini ele geçirmesiyle ivme Türk tarafına döndü ve 10 Ağustos sabahı yapılan büyük bir süngü hücumu ile düşman birlikleri aylardır ellerinde bulundurdukları siperlerinden atılarak aşağı sahile kadar sürüldüler. 21 Ağustos 1915’deki Anafartalar Muharebesi de Türk tarafının kesin zaferi ile sonuçlanınca artık İngiliz ve ANZAK birliklerinin Yarımadayı ele geçirme planlarının gerçekleşmeyeceği anlaşıldı ve aşamalı bir şekilde çarpışmaları azaltan işgalciler Ocak 1916 itibarı ile burayı tamamen terk ettiler.

Görüleceği üzere, Yarımadanın bu kısmı savaşın hikayesinde ciddi bir öneme sahip ve ayrıntılı bir şekilde gezilmeyi kesinlikle hak ediyor. Ancak bir tam günlük gezi süresinde bunu yaparsanız gün biter ve Conkbayırı/ Kanlısırt/ Kırmızısırt/ Cesarettepe gibi bölgeleri görme şansınız kalmaz. Bu nedenle benim son gezimde arkadaşlarımla yaptığım gibi, Anzak Koyu’ndan Kabatepe İskelesi’ne geri dönmenizi ve buradan Conkbayırı yönünde tepelere tırmanmanızı öneririm. Böylelikle hemen birbiri ile iç içe geçmiş savaş alanlarına ulaşacak ve bir önceki paragrafta bahsettiğim bölgeleri kuş bakışı görebileceksiniz.

Tek yönlü olan ve en fazla on dakika içinde geçebileceğiniz bu yol üzerinde sırası ile;

  • Mehmetçiğe Saygı Anıtı,
  • Karayörük Deresi Şehitliği,
  • Kanlısırt Kitabesi,
  • Lone Pine (Yalnız Çam) Mezarlığı ve Avustralya Anıtı (Yarımadadaki en büyük Avustralya mezarlığı olup 1,167 subay ve asker gömülüdür, ayrıca anıtın önündeki duvarda mezarları bulunamayan yaklaşık 5,000 askerin ismi yazılıdır)
  • Kırmızısırt siperleri, tünelleri ve Johnston’s Jolly Mezarlığı
  • Merkez Tepe ve Courtney’s&Steel’s Post Mezarlığı
  • Yarbay Hüseyin Avni Bey ve Çataldere Şehitlikleri
  • Yüzbaşı Mehmet Şehitliği
  • Bomba Sırtı ve Quinn’s Post Mezarlığı
  • Kesikdere Şehitliği
  • 57’nci Piyade Alayı Şehitliği ( Hem muharebelerin, hem de Türk kültür ve askeri hayatının sembol birliğine ait bu Şehitlikte yer alan mezar taşları toprağa düşmüş askerlerimizin isimlerini taşır. Mimari yapısı Yarımadadaki diğer Türk şehitliklerinden oldukça farklıdır)
  • Türk Askerine Saygı Anıtı
  • Cesaret Tepe ve Mehmet Çavuş Anıtı
  • The Nek/ Boyun ( 7 Ağustos 1915 tarihindeki saldırılarda ölen ANZAK askerlerine atfedilen bu mezarlık 1981 yapımı “Gallipoli” filminin final bölümüne de konu olmuştur)
  • Serçe Tepe ve Baby 700 Mezarlıkları
  • Conkbayırı Mehmetçik Parkı Kitabeleri/ 261 Rakımlı Tepe
  • Conkbayırı Atatürk Anıtı/ Yeni Zelanda Ulusal Anıtı

Evet, gördüğünüz gibi yukarıda en fazla on dakikalık mesafede ziyaret edilmesi gereken bir çok mekan saydım. Bu şunu gösteriyor: Bu küçük toprak parçasında öyle yaman bir mücadele olmuş ki savaşan taraflar birbirleri ile iç içe geçmiş, siperler, mevziler tam anlamıyla kan ve ateş içinde kalmış, tam bir can pazarı olmuş. Kabatepe’den itibaren yavaş yavaş yükselen araziye uyarak ruhunuzun da, duygularınızın da yükseldiğini hissedeceksiniz. Zamanınız ölçüsünde bu mekanları ziyaret edin, ama mutlaka yolun sonunda yer alan Conkbayırı’nda durun. Bu ruh haliyle Ege Denizi’ne doğru bakın, elinizdeki dürbünle aşağıda Arıburnu’ndan Suvla Koyu’na kadar uzanan harika coğrafyayı seyredin, sonra enginlerde batan güneşe kayan gözlerinizden akacak yaşları silin. Ardından tam tersi yöne, yani Çanakkale Boğazı yönüne dönün, uzaklarda kıvrıla kıvrıla uzanan Boğazı ve arkasındaki Anadolu’muzu seyredin. Bu toprakları canları pahasına savunan on binlerce şehidimizi, onları yöneten komutanları ve Mustafa Kemal’i hayırla, dualarla yad edin. 20 küsur senedir, senede en az beş altı kere gidip her seferinde içine düştüğüm ruh durumu hep aynı olduğu için bunu size de yazma ihtiyacı hissettim.

Evet, hem fiziksel açıdan, hem de duygusal açıdan yoğun ve yorucu bir günü tamamladınız, artık dönüş zamanı. Conkbayırı’ndan dönüş yolu da tek yönlü ve geldiğiniz yola paralel olarak Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’ne doğru tatlı bir eğim ile ineceksiniz.  Yol üzerinde Mustafa Kemal’in 19.Tümen Komutanı olarak 25 Nisan 1915 sabahından 17 Mayıs 1915’e kadar “Arıburnu Kuvvetleri Komutanı” unvanı ile karargah yeri olarak kullandığı Kemal Yeri’ni (adını bundan sonra almıştır) göreceksiniz. Mustafa Kemal daha sonra kendi karargahını Conkbayırı yakınlarına taşısa da burası savaşı sonuna kadar Arıburnu cephesinde çarpışan Türk birliklerinin komuta merkezi olma durumunu korumuştur.

Bir tam günlük gezinin sonunda Gelibolu savaş alanlarının oldukça önemli kısmını gezmiş oldunuz. Hala gezemediğiniz Anafartalar bölgesi, Suvla Koyu bölgesi, 19. Tümenin savaş öncesinde konuşlandığı Bigalı Köyü ile Atatürk’ün konakladığı evi ve 25 Nisan 1915 sabahı çıkarmanın başladığını haber alınca Bigalı’dan Kocaçimen Tepeye emrindeki 57’nci Alay, Dağ Topçu Bataryası ve Sıhhiye Bölüğünden askerlerden oluşan birlik ile intikal ettiği yaklaşık dört kilometrelik yürüyüş yolu var… Bu mevkilerin de gezilip görülmesi için en azından bir yarım gün daha gerekiyor. Biz son gezimizde bunu gerçekleştirme imkanını bulamadık, ama gezginlere bu güzergahların da gezi planına alınması özellikle önerilir. Hatta bu planın bir 24/ 25 Nisan Şafak Ayini ile birleştirilmesi gerçekten unutulmayacak bir geziyi garantiler.

Gelibolu Yarımadası gibi dar ve küçük bir toprak parçasında bundan 104 yıl önce dünyanın değişik yerlerinden yüzbinlerce insanın birbirleri ile ölümüne mücadelesi bana hep jakuzide timsah kavgası benzetmesini hatırlatır. Ama bundan çok daha güzel tanımlama Aubrey Herbert ve Henry Morgenthau tarafından yazılan kitabın adında yer alıyor:

DEVLER ÜLKESİNDE DEVLER SAVAŞI.

Yorumlarınızı Buraya Yazabilirsiniz