belfast

Birleşik Krallık’ta yer alan Belfast, Kuzey İrlanda’nın en büyük şehri ve başkenti. Güney İrlanda’daki Dublin`in 166 km kuzeyinde yer alan Belfast, Dublin’den sonra İrlanda Adası’nın da en büyük ikinci şehridir. Şehir, gemi ticareti için çok uygun olan Belfast Haliç’inin güneybatısında, Lagan Nehri’nin ağzına yakın ve adını aldığı alanda kurulmuş. İrlandaca Bealfeirste olarak söylenen Belfast, “Farset nehrinin ağzı” anlamındaki Bical Feirste’den türetilmiş. Şehrin güneyinde Castlereagh Tepeleri, kuzeyinde ise Antrim Tepeleri bulunmaktadır.

Britanya Adaları’nın en önemli limanlarından biri olan Belfast, uçak yapımı, keten dokuma, halat yapımı, tekstil gibi alanlarda başarılı olduğu gibi Titanic gemisinin de yapımcısı olan dünyaca ünlü gemi inşaatçıları Harland & Wolff’a ev sahipliği yapan bir şehir.

Meraklısına; Şehrin tarihi geçmişi de oldukça zengin. Kent paleolitik ve tunç çağlarında yerleşime açılmış. Bölgedeki en önemli keşif, yaşının 5000 yıldan fazla olduğu tahmin edilen Giants Ring adlı bir anıttır. Bugünkü kentin çekirdeğini ise Ulster kontlarının oturdukları 12. yüzyılda yaptırılan ve 17. yüzyıl başlarına kadar ayakta kalan şato oluşturmuş. Buna göre John de Courcy, 1177 yılında tepelerden birinde bir kale inşa ettirmiş. 1604 yılında ise bu defa Sir Arthur Chichester tarafından yeni bir kale yaptırılmış. İngiltere Kralı I. James döneminde (1603-1625), kent konumunu kazanmış. bereketli toprakları ve ürettiği yağ, tahıl, deri, yün gibi ürünleri komşu ülkelere sağlamasıyla önemli bir şehirmiş. 18. yüzyılın başlarında Belfast’ın nüfusunun yaklaşık 20.000 kişilere ulaşmış, şehirde bankalar, postane, kültür ve eğlence mekanları kurulmuş. Belfast zaten ilklerin şehri olarak biliniyor ve en eski günlük gazetenin Belfast’ta yayınlandığı söyleniyor.

Belfast 1641 yılındaki İrlanda ayaklanmasından çok fazla zarar görmemiş. 17. yüzyıl başlarından itibaren İskoçlar buraya yerleşmeye başlamış. 17. yüzyılın sonlarında buraya Fransa’dan göç eden Huguenot (Protestan) mültecileri, keten bezi endüstrisinin kurulmasına öncülük etmiş. Şehir dünya keten bezi üretiminin merkezi haline gelmiş ve Sanayi Devrimi sonrasında da gemi yapımı ve makineleşme bu büyüme sürecini daha da hızlandırmış.

Şehir, II. Dünya Savaşı’nda, 1941 yılında Alman savaş uçakları tarafından bombalanmış ve çok zarar görmüş. Bununla birlikte yine de günümüze kadar ulaşabilen Victorian stili yapıları ile eşsiz bir hazineye sahip olduğu söylenebilir. Bu yapıları, tarihi eserleri ve güzel doğasıyla önemli bir turizm merkezi olmasına karşın, Kuzey İrlanda’nın bağımsızlığı için uzun yıllar mücadele eden IRA’nın (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) eylemleri nedeniyle turizm sekteye uğramış.

Belfast ünlü isimlerin albümlerinde de kendine yer bulmuş. Boney M, Mapo de Oz, Katie Melua ve Elton John tarafından söylenen Belfast isimli şarkılar şehrin ne kadar önemli ve sevilen bir yer olduğunu göstermekte. Reyting rekorları kıran Game of Thrones dizisi de Belfast’ta çekilmiş. Bir de çok hoşuma giden bir sözü Dalia Lama Belfast’lılar için söylemiş. “Değişimi kucaklayın ama geleneklerinizi bırakmayın.”

Golf ise şehrin önemli bir ulusal sembolü olmuş. Dünyaca ünlü birçok sporcu Belfast’dan yetişmiş ve bu nedenle birçok seçkin spor merkezi de buraya konuşlanmış.

Evet biraz uzun bir tanıtım yazısı oldu ama bu şehir bunu hak ediyor diye düşünüyorum. Artık gezmeye başlayalım ne dersiniz!

Aslında Belfast’a gitmeyi planladığımı söyleyemem. Koşullar beni oraya götürdü diyebilirim. Gezi güzergahımın ana hedefini İskoçya oluşturuyordu. Ancak uçak biletini vaktinde alamadığım için Londra’dan Edinburgh’a uçakla gidiş oldukça maliyetli hale gelmişti. Bu nedenle çeşitli güzergah kombinasyonları yaparken Londra Belfast biletinin oldukça ucuz olduğunu (Ryan Air sağolsun) ve buradan da Edinburgh’a başka bir uçuş (Flybe Airlines) kullanarak daha uyguna gidebileceğimi tespit ettim. Dolayısıyla Belfast’da da gezmek farz oldu.

Böylece Belfast’a gittim ve benim için huzurun adreslerinden biri olarak kaydettiğim bu şehri görüp tanıma fırsatı buldum.

Belfast İnternational Airport’un hemen önünden hareket eden Airport Express 300  havaalanı otobüsü (Tek yön 8 paund) ile şehrin merkezi Donegall Meydanı’na geldim. Yine Airport Express 600 otobüsü de havaalanı ve şehir merkezi arasında ulaşımı sağlamakta.  

Havaalanından bindiğim otobüsle ulaştığım Donegall Meydanı’nda tekrar otobüse binmeden dolaşmaya başladım. Meydan şehir merkezinin ticari ve en işlek bölgesi imiş. City Hall yani Belediye Meclis Binasının önünde gençler,yaşlılar çocuklar kimi çimenlere uzanmış, kimi sohbet ediyor, kimi gazete, kitap okuyordu. 1906 yılında açılan barok tarzındaki bina çok heybetli ve gösterişliydi.

Caddenin sonuna doğru çok büyük bir katedral gördüm. Üzerinde taç şeklinde bir çan kulesi vardı.

Buraları daha sonra karış karış gezeceğim için özet geçiyorum.  Önce hostelime ulaştım. Lagan Backpackers isimli hostelin fiyatı da oldukça uygundu ve bir gece için kahvaltı dahil 13 pound ödedim. Hemen eşyalarımı odaya bıraktıktan sonra nehir kenarına indim.

Lagan Nehri nazlı nazlı akıyordu. İki yönüne yürüyüş yolları, küçük parklar yapılmış. Kimi bisikletiyle geçiyor, kimi bebek arabasıyla dolaşıyordu. Havanın güzel olmasından istifade edip güneşlenenler bile vardı. Belfast’da yılın 300 günü yağmur yağdığı rivayet ediliyor!

Uzun bir yürüyüşle şehirdeki 8 köprüden birisi olan Albert Köprüsü’ne ulaştım.

Elimdeki haritaya göre köprüye gelince sola dönerek pazar yoluna saptım. Pazarın içerisi oldukça kalabalıktı ve bir müzik grubu çalıyordu.

St George Market Kuzey İrlanda’da  Victorian stili üstü kapalı pazar yeriymiş. Bu bina Lagan Nehri’ne ve Waterfront Binası’na yakın May Caddesi üzerinde bulunuyor. Belfast Birliği bu binayı 1890 ve 1896 yılları yaptırtmış. 1890 yılından önce binanın bulunduğu yerde üstü açık bir pazar yeri varmış.

Bugün gelişmiş ve modern bir pazar yeri olarak 300’e yakın tüccar, el işleri sanatçısı, müzisyen ve gıda satıcısı bulunuyormuş. Pazar geniş bir alana yayılıyor ve sadece cuma, cumartesi ve pazar günleri açık.

İyi ki bu pazara gelmişim, burası çok renkli ve canlı bir yer. Rengarenk standlar arasında gezinmeye başladım. Aslında özellikle resimlerin ve el sanatlarının fotoğraflarının çekilmesinden hoşlanmaz insanlar. Ancak benim yabancı olduğumu anlayınca kimse sesini çıkarmadı. Hatta birisi poz bile verdi, ne hoş değil mi!

Zaten İrlandalılar ve İskoçlar genel olarak çok eğlenceli ve yardımseverler. Dublin’de de bunu yaşayarak deneyimlemiştik. Eğlenceli yönlerini ve eğlenmeyi sevmelerini kıskanmadım desem yalan olur. Bizim ruhumuz kararmış, eğlence olarak sadece televizyonu olan bir toplum haline geldik.

Gittiğim her şehirden hatıra bir eşya almaya çalıştığımdan el yapımı olan ve üstüne bir karikatür çizilmiş bir magnet aldım. Belfast’ın yemekleri meşhurmuş ve bunu hicveden Belfast Belly yani Belfast göbeği nasıl olur diye yemeklerin ve içeceklerin adının yazıldığı bir karikatürdü. 

Bu arada ortadaki müzik grubu çalıp söylüyor ve yiyecek ve içeceklerini alarak masalarına oturmuş insanlar şarkılara eşlik ediyordu, ben de Müzeye gitmekten vazgeçip mekanın keyfini çıkardım.

Pazar çıkışı ileride bir köprü ve köprü başında da çok büyük metalden yapılmış bir kadın heykelini gördüm.

Burası Thanksgiving yani Şükran Meydanı. Kadın figürü kaynağını klasik ve Kelt mitolojisindeki imajlardan alan umut ve özlem, barış ve uzlaşma gibi çeşitli allegorik temaları temsil ediyormuş. Heykelin amacı insanları bir araya getirmek, kalpleri ve zihinleri değiştirmek ve toplumdaki bölünmüşlüklere bir köprü kurmakmış.

Ara bir sokaktan iç kısımlara doğru giderken şehrin merkezi sayılabilecek Victoria Meydanı‘nı buldum.

Burada da bir müzik grubu sokak müziği yapıyordu. Meydanın etrafını çevreleyen binalar mimari olarak çok hoş gözüküyordu.

Meydanda camdan bir kubbe şeklinde inşa edilen 4 katlı bir alışveriş merkezi Dome binasının en üst katından şehri tepeden seyretmek mümkünmüş. Vaktim olmadığından maalesef çıkamadım.

Yürümeye devam ederek opera binasının bulunduğu caddeye geldim. Grand Opera, 1895 yılında inşa edilmiş. II. Dünya Savaşı sırasında Büyük Opera hasar görmüş. 1970’lerin başlarında bu binanın yıkılarak yerine iş merkezi yapılması gündeme gelmiş. Neyse ki toplumun karşı çıkması üzerine Sanat Konseyi korunması gereken bir yapı olarak bu binayı da listesine almış.

1976-1980 arasında da çok geniş bir restorasyon yapılmış. Europa Hotel’in yakınında olması nedeniyle 1991 ve 1993 yıllarında bu oteli hedefleyen bombalardan nasibini alarak büyük hasar görmüş. Bununla birlikte yine de müzikallere, oyunlara, pandomimlere ve canlı müzik gösterilerine ev sahipliği yapmaya devam etmiş. Daha sonra, 2006’da büyük bir uzantı eklenerek son şeklini almış. Oryantal stilin uygulandığı tiyatro mimarisinin en güzel örneği olarak gösterilmekteymiş. Gerçekten de hem gün ışığında hem de gece çok hoş gözüküyor. İçine de girip bir gösteri izlemek isterdim. Europa Hotel Avrupa’nın ve Dünyanın en çok bombalanan oteli olarak kabul ediliyormuş. Buna rağmen hiç kapanmamış ve başkan, başbakan ve ünlüleri de konuk etmeye devam etmiş.

Europa Hotel’in hemen karşısında şehrin bir diğer önemli yapısı The Crown Liquor Saloon bulunuyor. Burası zamanın muazzam Victorian Çin saraylarından biriymiş. Aslında bu bina demiryolu tavernası olarak inşa edilmiş, 1885 yılında bara dönüştürülmüş ve o zamandan sonra da en az 2 kere yenilenmiş. Buranın da Europa Hotel gibi çok sayıda bombalandığı söyleniyor.

Bar iç dekoruyla sizi hem geçmişin dünyasına sürüklüyor, hem de ihtişamlı görüntüsüne ağzınız bir karış açık büyülenmiş gibi bakıyorsunuz. İç kısmının dekorasyonunda kırmızı granitten barını, çok şık panellerle birbirinden ayrılarak özel alan yaratılmış kabinleri, yere döşenmiş iç içe geçmiş mozaikleri, vitray pencereleri ve gaz lambalarıyla aydınlatılan çok ince işlenmiş tavanı görüyorsunuz. Tuvalet kapısı bile bu ortama yakışır şekilde yapılmış.

Barın girişinde, zemine mozaiklerden dev bir taç yapılmış. Barın ismine atıf yapan bu tacın üstüne bağımsızlık yanlısı Cumhuriyetçiler keyifle basıyormuş. Barın içi gibi dışı da oldukça etkileyici. Yine rengarenk seramiklerle bezenmiş dış kaplama sizi daha uzaktan etkiliyor…

Bu caddede yürümeye devam ettim. Bu sefer hedefim meşhur Queen Üniversitesi’ni bulmaktı. Üniversite Caddesi’nde yürürken karşıma yaklaşık yüz yaşında olduğu belirtilen Crescent Kilisesi çıktı. Binası ilginç geldi bana…

Kısa bir mesafe sonra Queen’s Quarter yani Kraliçe Bölgesi denilen bir alana çıktım. Queen Üniversitesi, Ulster Müzesi, Botanik Bahçesi hepsi bu bölgede bulunuyormuş. Zaten önünde devasa bir melek heykeli olan şahane üniversite binasını görmemek mümkün değil. Bu üniversite Birleşik Krallığın en prestijli eğitim tesislerinden birisiymiş. O kadar büyük bir bina ki kadraja sığdırmakta zorlandım.

Kraliçe Victoria tarafından 1849’da kurulan bu binada ilk öğrenciler “Queen’s College” olarak öğrenime başlamış. 300’e yakın akademik programa sahip olan bu üniversite önde gelen araştırma kurumları arasında gösteriliyormuş. Binanın çevresinde yemyeşil ve çok güzel bahçeler bulunuyor. İçine de girdim ve üst kata çıktım. Burada küçük bir sergi salonu vardı. Dışarıdaki melek heykeli ise bu üniversitenin mezunu ve çalışanlarından II.Dünya Savaşı’nda ölenlerin anısına dikilmiş.

Üniversitenin yanında bir de şapel var ama kapalı olduğundan içine giremedim. İngilizler Katolik İrlandalıları Protestan yapmak için her yolu denemiş görünüyor.

Tabelaları takip ederek Botanik Bahçesine girdim. Burada hemen sağ tarafta Ulster Müzesi bulunuyor. Ne yazık ki geç gelmiştim ve pazartesi günleri kapalı olduğundan ertesi gün de gezemeyecektim. 8000 metrekare sergi alanıyla Kuzey İrlanda’nın en geniş müzesi kabul ediliyormuş. Ulster Müzesi, güzel sanatlar, uygulamalı sanatlar, arkeoloji, halk kültürü, tarihi paralar, bitki, hayvan ve taş koleksiyonları gibi çok çeşitli sergilere ev sahipliği yapıyormuş. Ücretsiz olan Ulster Müzesi’nde, mücevher koleksiyonundan, fil iskeletine, Girona’dan getirilen İspanyol ordusuna ait toplardan yerel sanatçılar tarafından yapılmış tablolara kadar çok geniş bir yelpazede sergi gezilebilmekte. Ziyaretçilerin 2,500 yaşında olan ve 20-30 yaşları arasında öldüğü tahmin edilen Prenses Takabuti’nin mumyasını görebileceği Mısır tarihiyle ilgili bir sergi dahi bulunuyormuş. Ben sadece binayı dışından görmekle yetindim tabi. Panoramik çekerken binayı biraz yamultmuşum siz düzgünmüş gibi hayal edin!

Ulster Müzesi’nin arka tarafından parka doğru yürüdüm. Belfast Botanik Bahçeleri (Botanical Gardens), hem Belfastlılar hem de ziyaretçiler için çok popülermiş. Zaten o kadar kalabalıktı ki çimenlerin üstünde oturanları, yatanları mı ararsınız, banklarda oturanları, bisiklete binenleri, yürüyenleri, koşanları mı ararsınız ortalık cıvıl cıvıldı. 28 dönümlük bir alana yayılan Botanik Bahçesi ilk kez 1828 yılında özel bir park olarak kurulmuş. Bir dönem de sadece pazar günleri halka açılmış. 1895’den sonra Belfast Birliği tarafından satın alındıktan sonra tamamen halkın kullanımına sunulmuş.

Botanik Bahçesi’nin en göze çarpan bölümleri yüzlerce bitkiye ev sahipliği yapan Palmiye Evi (The Palm House) ve Tropikal Ravine Evi (The Tropical Ravine House). Palmiye Evinin yapımı 1840 yılında tamamlanmış. Ferforje demir kullanılarak camdan yapılan sera, dünyada bu şekilde yapılan seraların ilk örneklerinden birisiymiş. Victorian Döneminden kalma bu sera, serin kanat ve tropikal kanat olarak iki farklı düzenlemeye sahipmiş. İçindeki egzotik bitkiler çok özel bakıma ihtiyaç duyuyorlarmış. Mesela Avustralya’ya özgü bir bitki olan bir zambak türü tam 23 yıl bekledikten sonra açmış. 400 yaşında olan bir bitki bile varmış.

Hostele dönüp biraz çay molası verdikten sonra tekrar gezmeye başladım. Ne güzel burada güneş o kadar geç batıyor ki saat akşam 10’lara kadar karanlık görmüyorsunuz. Bu sefer ki hedefim nehrin karşı kıyısına geçip o tarafı keşfetmekti. Daha önce gördüğüm hostele en yakın köprüye ulaştım ve karşı kıyıda yürümeye başladım.

Yol boyu güvenlik görevlileri vardı ve ilk önce bunlara anlam veremedim. Sonra uzaklardan bir müzik sesi gelmeye başladı. Meğerse o gece Ormeau Parkta The Script adlı bir grubun konseri varmış. Bu grup Dublin merkezli İrlandalı bir rock grubuymuş. İnsanlar büyük bir gösteri alanına akın akın gidiyorlardı. Tabii benim biletim yoktu ve biletsiz birçok kişinin yaptığı gibi güvenlik bariyerlerinin arkasından sahneyi görmeye çalışarak müziği dinlemeye çalıştım. Bazıları hazırlıklı gelmişlerdi. Büyük battaniyelere sarınarak yol kenarına oturmuşlar ve yiyip içiyorlardı.

Belfast’ta ikinci günün sabahı kahvaltıdan sonra Titanik Müzesi’ne gitmek üzere yola koyuldum.

Titanic Müzesi’nin olduğu bölge bir sayfiye şehrini andırıyor. Sabahın bu erken saatinde yatlarla, uzaktan görünen gemilerle ve balıkçı tekneleriyle ortalık çok huzurlu ve sessiz görünüyordu.

Müzeye ulaşmak için önce SS Nomadic Gemisinin yanından geçtim. RMS Titanic’in küçük kız kardeşi olarak tanımlanan bu gemi dünyada White Star Line serisinden bugünlere gelebilen tek gemiymiş. 1911 yılında suya indirilen geminin yapılma amacı Titanic ve Olympic gemilerine yolcu transferini sağlamak ve bu gemilere posta götürmekmiş. Titanic müzesi için bilet aldığınızda burayı da gezebiliyormuşsunuz. Bazen çeşitli etkinlikler düzenlendiğinden ziyarete kapalı olabiliyormuş. Saat daha erken olduğundan yanından geçerken henüz açılmamıştı. Ancak dönüşte açıldığını ve ziyaretçi kabul ettiklerini gördüm.

Evet; en sonunda uzaklardan gördüğüm Titanic Müzesi‘ne ulaşmıştım. Kate Winslet ve Leonardo Di Caprio’nun başrolünü oynadığı Titanic filmi ile 1990’larda yeniden meşhur olan, zamanının en büyük ve lüks gemisi, tam ismiyle RMS Titanic, Belfast’ta Harland & Wolff tersanesinde yapılmış. Titanic, 15 Nisan 1912’de Southampton’dan New York’a olan ilk yolculuğu sırasında Kuzey Atlantik Okyanusunda bir buzdağına çarparak batmıştı. Gemide 2224 yolcu ile mürettebat bulunuyormuş ve bunların 1500’ünden fazlası ölmüş. Geminin enkazına ancak 1985 yılında ulaşılabilmiş. Su tabanında parçalara ayrılan enkaz çıkarılarak müzelerde sergilenmeye başlanmış. Titanic faciasının 100’üncü yılı anısına Titanic’in inşa edildiği eski Harland & Wolff tersanesinin yerine 2012’de açılan müze binası gümüş renkli alüminyum panellerle kaplı modern bir gemi gövdesine benzetilmiş.

Titanic Belfast Müzesi’nin 12.000 metrekarelik alanında dört bölüm dokuz interaktif sergide geminin yapılma aşamaları, batışı ve ölenlere ilişkin hazin hikayelerin anlatıldığı galeriler, özel fonksiyon odaları, interaktif galeriler ve etkinlik odaları bulunuyor. Titanic’in üretim aşamasındaki taş kızağın özellikle de görülmesi öneriliyor. Müzede bir de 1900’lerin Belfast’daki otantik barına benzetilen Hickson’s Point adlı bir bar bulunuyormuş. Titanic Belfast Müzesi bileti yetişkin için 18.5, öğrenci için 15 Sterlin. Müzeye en az birkaç saat ayırmak gerekiyormuş. Hem bilet fiyatı fazla geldi hem de  fazla zamanım yoktu. Onun için içine girip hediyelik eşya mağazasına şöyle bir baktım ve dışarı çıktım. Müzenin önüne  Titanic filminden esinlenerek çok hoş bir kadın heykeli yerleştirmişlerdi.

Hemen hemen birçok turistik yerde gördüğümüz yazıyla fotoğraf çektirme uygulaması burada da vardı.

Buradan hızlıca geri dönüp Queen Elizabeth Köprüsü’ne doğru yürüdüm. Bu Köprünün diğer tarafında ise Queen’s Bridge yani Kraliçenin Köprüsü vardı. Bu köprü 1849 yılında Kraliçe Victoria tarafından yaptırılmış.

Queen Elizabeth Köprüsü’nünkarşısında Custom House yani Gümrük Evi bulunuyordu. Gümrük Evi 1854 ve 1857 yılları arasında İtalyan stilinde inşa edilmiş. Yazar Anthony Trolllope bir zamanlar buradaki postanede çalışmış. Binanın nehir tarafındaki yüzünde alınlık olarak Britanya, Neptün ve Merkür’ün portre kabartmaları yapılmış.

Gümrük Evi’nin merdivenleri bir zamanlar konuşmacıların köşesi olarak kullanılıyormuş. Bu geleneği göstermek üzere görünmez bir kalabalığa konuşan bronz bir heykel merdivenlere yerleştirilmiş.

Bu arada nehir kıyısına çok güzel bir balık heykeli yerleştirilmiş. 1999 yılında resmi olarak açılan bu heykeli de paylaşmak isterim.

Köprüden geçerken Belfast’ın önemli tarihi sembollerinden biri olan Albert Memorial Clock Tower Kraliçe Victoria’nın erken ölen kocası Prens Albert’in adını taşıyan Kule, 1865 yılında inşa edilmiş. 35 metre yüksekliğindeki kule muhteşem bir neogotik stil örneğidir.

Kemer şeklindeki bir payanda üzerine yerleştirilen 4 hanedan aslanı ile kulenin batı tarafında şövalye kıyafetleri giymiş prensin bir heykelinin bulunduğu kule oldukça güzel gözüküyor. Ancak, kule ahşap kazıklarla nehir yakınlarında böyle sulak bir alana inşa edilince bir süre sonra eğilmeye başlamış. Hatta bu eğilmenin önüne geçebilmek için kuledeki bazı süslemeler sökülmüş ve temeli desteklenmeye çalışılmış. Bu hali ile ünlü Pisa Kulesi gibi turistlerin ilgisini çeker olmuş.

Kulenin hemen çaprazında Saint George’s Kilisesi yer alıyor. Yorulmuştum ve aslında amacım gidip biraz dinlenmekti. Kilise görevlisi beni büyük bir içtenlikle içeri aldı. Böyle bir karşılama olunca biraz utandım doğrusu.

Kilise, Belfast’daki en eski İrlanda kilisesiymiş. 1816 yılında açılan kilise 2000 yılında yeniden elden geçirilmiş.

Çevrede dolaşırken yine Gümrük Evi’nin yanındaki cadde üzerinde Belfast’ın en eski binası olduğu belirtilen 1711’de yapılmış ve restoran olarak kullanılan McHughs binasını gördüm.

Nehir kenarından yürüyünce ulaşılan Dome alışveriş merkezinin ön kapısında Victorian stili Jaffe Çeşmesi‘ni bulunuyor. 1870 yılında yapılan çeşme farklı yerlere taşınıp restore edildikten sonra ilk yerine yerleştirilmiş.

Sonra ara sokaklara dalarak görülmesi önerilen St. Anne’s Katedrali’ni bulmaya çalıştım. Şehrin en eski bölgesinde dolaştığım için daracık sokaklar, evler, restoranlar, barlar hepsi bir film setinden fırlamış gibi geldi bana. Mesela Commercial Court Sokağı gibi…

Burası şehrin en tarihi yerleri arasındaymış. Adı gibi Belfast’ın ticari kalbi burada atıyormuş. Bir zamanlar bu dar sokakta birçok bronz panelle ayrılan viski tüccarları, çömlekçiler ve eski demirciler bulunuyormuş.

Sokağın sonunda ise meşhur The Duke of York Barı var. Sinn Fein hareketinin ünlü lideri Gerry Adams, 1960’larda burada barmen olarak çalışmış. Gazeteciler de bu barda politikacılarla, hakimlerle, avukatlarla ve tüccarlarla görüştükleri için bu bölgeyi mesken edinmişler. Bu nedenle bu bölge Belfast’ın Basın Mahallesi olarak da biliniyormuş. Sokağın sonunda ise semtin ünlü duvar resminde geçmişin önemli şahsiyetleri gözükmekte.

Burada çok oyalanmadan hızlıca devam edince aradığım Katedrali en sonunda gördüm. Yapımına 1899 yılında başlanan fakat son şekline ancak 1981 yılında kavuşan Saint Anne Katedrali Hiberno Romanesk tarzında inşa edilmiş. Shaftesbury Kontesi tarafından yaptırılan kilise. 

İç dizaynı oldukça zarif ve bilgece yapılmış. Yer döşemesinde kullanılan siyah mermerler bir çıkmazla sonlanırken beyaz mermerler ibadet kısmında sonlanıyormuş. Güney koridorda Birleşme taraftarı Sir Edward Carson’un (1854–1935) mezarı varmış. Vaftiz kısmında 150.000 parçadan oluşan The Creation (Yaratılış) konulu muhteşem bir vitray bulunuyormuş. Bu vitray ve batı kapısının üzerindeki mozaik 7 yıllık bir çalışma ile tamamlanmış.Taş işçiliği, mermer fayanslar, ahşap oymalar kullanılarak bu katedral olağanüstü bir dizaynla süslenmiş.

St. Anne’s Katedrali’ne giriş 5 pound ve ibadet saatlerinde ücret almıyorlarmış. Nedense kiliseye giren çıkan kimseyi görmeyince pazartesi günleri kapalı olabileceğini düşünerek yakınına gitmedim. Halbuki her gün belirli saatlerde açıkmış.

Katedralin çok ilgi çekici unsurları varmış. 1950’den bu yana kadınların örgüyle yaptığı yaklaşık bin tane renkli ve desenli iskemle süslemesi kiliseyi renkli bir hale getiriyormuş. Katedralin Connor ile Down ve Dramore adlı iki ayrı piskoposluğa hizmet etmesi nedeniyle aynı anda 2 piskoposu varmış. Bir de katedral üzerine inşa edilen 76 metre yüksekliğindeki bir direğe sahip. Spire of Hope adlı bu çelik direk 2007 yılında kiliseye yerleştirilmiş. Direğin üst kısmı geceleri ışıklandırılıyormuş. Direğin altındaki geniş platform ise camdan yapıldığından ve katedralin çatısına oturtulduğundan ziyaret edenler bu direği içeriden görebiliyorlarmış.

Burası da The Linen Hall Library yani kütüphane binasıymış. 1799 yılında kurulan kütüphane 1899 yılında bu binaya taşınmış. Kütüphanenin eşsiz bir koleksiyonu varmış. İçeri girmekten kendimi alamadım.

Sonrasında yürüyerek Opera binasının olduğu caddeye geldim. Burada daha önce gördüğüm büyük ve şık binanın önüne doğru yürüdüm. Burası Royal Belfast Academical Institution binasıymış. Çok muhteşem bir şekilde inşa edilen bina aslında ilk olarak banka için dizayn edilmiş ama sonradan okula dönüştürülmüş. Temeli 1810’da atılmış ve resmi olarak 1814 yılında açılmış. Yakından çekince kulenin tepesini fotoğrafa sığdıramamışım.

Artık Belfast’da çok fazla vaktim kalmamıştı ve haritada en meşhur murals (duvar resmi) olan yere gitmeye karar verdim. Akademi binasının önünden ileriye doğru epeyce yürüdüm. Artık yanlış yöne mi gidiyorum diye sağa sola bakınmaya başlamıştım ki yaşlıca bir kadın bana nereyi aradığımı sordu. Ben de haritada murals ve Divis Tower kelimelerini gösterdim. Sevimli yaşlı teyze o tarafa gittiğini, kendisini takip etmemi söyledi. Böylece birlikte yürümeye başladık. Turist olduğumu anlayınca başladı anlatmaya. Yaşanmış acılardan, ölümlerden, çatışmalardan bahsetti ve bir süre sonra da Divis Kulesi’ne geldik. Meğer kule dedikleri 20 katlı 61 metre yüksekliğindeki bir binaymış.

Ben burayı sadece bir gökdelen sanmıştım ancak bu binanın tarihi bir önemi varmış. Bina bağımsızlık yanlısı Katoliklerin semti Falls Road ile İngiliz yönetimi yanlısı Protestanların semti Shankill Road’un kesiştiği noktada bulunuyor. Bu aşamada olayları tırmandıran gelişmelerden kısaca bahsetmek gerekiyor sanırım. İngilizlerin Protestanlığı kabul etmesiyle genelde Katolik olan İrlanda’da sorunlar baş göstermeye başlamış. Galler, İngilizler ve İskoçlar büyük ölçüde Protestanlığa geçmiş. İşte burada çoğunluğu Katolik olan IRA’nın temelinin atıldığını görüyoruz. İrlanda Cumhuriyet Ordusu ya da İngilizce orijinal adı olan Irish Republican Army’nin baş harflerinin kısaltmasıyla IRA, Kuzey İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan ayrılarak bağımsız olmasını savunan, 1969 yılında aynı adı taşıyan yapının parçalanmasıyla ortaya çıkan ayrılıkçı bir örgüt olarak tanımlanıyor. IRA’nın ilk öncüleri, 1913 yılında kurulan ve Paskalya baş kaldırısını organize eden İrlanda Gönüllüleriymiş. Bu gönüllüler İrlanda’daki İngiliz hakimiyetine bağımsızlık savaşını sürdürmüş. Bu süreç içerisinde hafızalara kazınan olay 1972 yılında Kuzey İrlanda’nın Londonderry kentinde yaşanan ve 13 IRA yanlısının gösteri sırasında Britanya askerleri tarafından vurularak öldürüldüğü “Kanlı Pazar” olmuş.

Tarihte en büyük günahlar arasına girecek bu olay için İngiltere ancak 38 yıl sonra özür dilemiş. İrlandalıların bağımsızlık savaşı, sonunda İngiltere ile anlaşmaları üzerine sona ermiş. İşte Divis Kulesi de bu “the Troubles” “Zor Zamanlar”damücadelenin alevlendiği alanlardan birisiymiş. 1969 yılının Ağustos ayında, Kuzey İrlanda ayaklanmaları sırasında, 9 yaşında olan Patrick Rooney isimli bir çocuk bu kulede saraya bağlı Ulster güvenlik kuvvetleri tarafından zırhlı bir araçtan ateşlenen bir silahla öldürülen ilk çocuk olmuş. RUC bu sırada kuleden sniper saldırısı olduğunu iddia etmiş. Çocuğun ölü bedeni bir gün boyunca çıkan şiddetli çatışmaların ortasında kalmış. 1970’lerde ise İngiliz ordusu bu binanın çatısına bir gözlem istasyonu kurmuş ve binanın 2 katını da işgal etmiş.

Birlikte yürüdüğüm kadın da kız kardeşinin kocasının bu kulede vurularak öldüğünden bahsetti. Önünden geçtiğimiz St. Comgall’s adlı bir ilkokulu işaret ederek buranın da tarandığını ve o tarihten sonra kapandığını söyledi. Burası Falls Road tarafı olduğundan kadın muhtemelen Katolik İrlanda taraftarı olabilir.

Falls Road üzerinde bir süre yürüyerek geri döndüm ve ünlü duvar resimlerine bakmaya başladım.

En beğendiklerimden birkaçını paylaşmak isterim.

Daha üç beş yıl önceye kadar buralarda böyle rahatça gezemiyormuşsunuz. Şimdi sakin görünüyor ama arka planda ne olduğunu bilemezsiniz.

Siyah taksiler, 1998 öncesinde yaşananları yerinde görüp anlamak isteyen turistleri buraya getirerek dev duvar resimlerinin hikayelerini de anlatıyormuş. Hatta ben de turistlerle gezen böyle 2 taksiye şahit oldum. Katolik mahallelerindeki resimlerin vazgeçilmez portresi, 1981’de hapishanedeki açlık grevinde ölen Cumhuriyetçi militan Bobby Sands imiş. Aceleyle gezdiğim için bazı resimleri arayıp bulmam mümkün olmadı. Artık karşıma çıkanlarla yetinmek durumundaydım. Bu nedenle Bobby Sands resmini göremedim. Neyse ne yapalım artık diğer resimlerle idare edeceğiz. Burada Filistinlilerle bir dayanışma resmi de var.

Hiç beklemediğim bir şekilde Öcalan’ın bir resmini de koymuşlar.

Diğer tarafta yani Shankill Road tarafında ise militanlar eli tüfekli, yüzü maskeli, ölüm saçan figürlere dönüşüyormuş. 

Artık geri dönme zamanı gelmişti. Otobüsle havaalanına gidecektim.Belfast Europa Buscentre oldukça merkezi bir otobüs istasyonu, hemen Europe Hotel’in arkasında kalıyor. Tren istasyonu da aynı yerde.

Belfast City Airport’a gideceğim için bu sefer Airport Express 600 otobüsüne binmem gerekiyordu. Yarım saatte bir otobüs var ve gelen ilk otobüse binerek 4,5 sterlin şoföre ödedim. Bu havaalanına tren ile de ulaşmak mümkünmüş. Sydenham durağına kadar trenle gidip bu duraktan hareket eden servislerle havaalanına gidiliyormuş.

Zamanım ölçüsünde gezdiğim yerleri paylaştım yazımda.

Bunun dışında gezilebilecek yerleri de gitmeyi düşünenler için kısaca özetlemek isterim.

Kuzey İrlanda’nın Victorian dönemi yapısı olan ünlü hapishanesi Crumlin Road Gaol, IRA mahkumlarının idamlarının gerçekleştirildiği cezaevi olarak biliniyormuş.  Girişi kişi başı 12 sterlin gibi oldukça yüksek bir tutar.

Bir diğer ziyaret edilebilecek yer deniz seviyesinden 400 metre yukarıda, Cavehill Country Parkı’nın eteklerinde yer alan Belfast Kalesi (Belfast Castle).

Kuzey İrlanda’da bir zamanların görkemli konaklarının artık perili olduğu düşünülmektedir. Cairndhu Evi de işte böyle bilinen bir ev.

Ballymurphy bölgesindeki Milltown Mezarlığı da içlerinde önemli şahsiyetlerin bulunduğu 200 binden fazla insanın bulunduğu bir mezarlık. 

Belfast Hayvanat Bahçesi (Belfast Zoo) kentin kuzeyinde 55 dönümlük alan üzerinde 1200’den fazla hayvana ve 140 hayvan türüne ev sahipliği yapıyormuş.

Şehrin biraz dışına çıkabilecek zamanınız varsa UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınan ve “Devler Geçidi” anlamına gelen Giant’s Causeway mutlaka görülmesi gereken yerler listenize girmeli.

Yeme İçme

Yeme içme konusunda öneride bulunamayacağım. Sadece şehrin meşhur yemeği Ulster Tavası konusunda çok beğeni var. Ben deneyemedim ama sizin denemenizi öneririm. Burada uygun fiyatlı olan Tesco süpermarketi ve Poundless adlı süpermarket zincirlerinden alışveriş yapabilirsiniz. Soğuk sandviçlerinden, içeceklerinden, meyve ve kurabiyelerden bol miktarda aldığım bu marketleri şiddetle tavsiye ederim.

Son Söz

Belfast geçmişteki birçok tatsız olayı hatırlattı ve okumalarımdan da pek çok yeni bilgi edindim. Okuduğum tarihsel olaylardan ve bunların geçtiği yerleri gördükten sonra büyük bir hüsran ve çaresizlik duygusu yaşadım. Sadece Ortadoğu’da değil Avrupa’nın göbeğinde de insanlar emperyalistlerin amaçlarına alet olarak birbirine düşmüşler, kardeş kavgasıyla birçok cana kıymışlar ve arkalarında da bir sürü hazin hikaye bırakmışlardı. Yine de böyle güzel bir coğrafya ve tanıdığım bütün iyi kalpli, eğlenceli İrlandalılar hatırına bu şehre mutlaka gelmeli!

1 COMMENT

Yorumunuzu Buraya Yazabilirsiniz

Yorumunuzu Giiniz
Please enter your name here