Zagreb Gezi Rehberi

Hırvatistan’ın başkenti ve 1 milyondan fazla nüfusu ile en büyük şehri olan Zagreb, ülkenin kuzeydoğusunda yer alıyor. Denizden uzakta iç tarafta olduğundan sahildeki diğer şehirlere göre biraz sönük kalıyor. Medvednica Dağı’nın eteklerinde bulunan şehir dört mevsimi de yaşıyormuş ve yeşili dışında iklimiyle biraz Ankara’ya benziyor sanırım.
 
Bu bölgede yerleşim ilk defa 1. yüzyılda başlamış ve Zagreb ismi de 1094 yılında anılmaya başlanmış. 1242 yılında Cengiz Han tarafından şehir işgal edilse de kısa sürede toparlanarak gelişmesini sürdürmüş. Şehrin asıl kuruluşu 1851 yılında Kaptol ve Gratec şehirlerinin birleşmesiyle olmuş ama bunlar hiç barış içinde yaşayamamışlar. 1. Dünya Savaşında şehir oldukça hasar görmüş. Hasar gören binalar restore edilerek şehir planlı ve çok güzel bir şekilde tekrar inşa edilmiş. Şehirde Osmanlı İmparatorluğu, Nazi Almanyası ve Komünist Yugoslavya’nın etkilerini görmek mümkün. 
 

Dünyada nereye giderseniz gidin mutlaka öğrenecek yeni bir şey bulup büyüleniyorsunuz. İşte Hırvatistan’ın başkenti Zagreb de böyle bir şehir oldu benim için.
Kravat ve dolmakalemi ilk bulan ve kullananların Hırvatlar olduğunu biliyor muydunuz? Ben de bilmiyordum ve öğrenince özellikle kravat için çok şaşırdım. Kılık kıyafet işlerinde hep Fransızların öncü olduğunu düşünmüşümdür. İlk defa Hırvat askerleri 17. yüzyılda Otuz Yıl Savaşları sırasında kravatı Fransa’ya getirmiş ve onlar da böylece kravat kullanmaya başlamış. Mürekkep doldurulan veya tüyü değiştirilen ilk kalem yani bildiğimiz dolmakalem ise 20. yüzyılda Zagreb’de Slavodjub Penkala tarafından icat edilmiş.



Şehirle ilgili bu kısa bilgiden sonra isterseniz artık Zagreb şehrinin noel ışıklandırmalarıyla adeta bir masal şehrini andıran büyülü dünyasına adım atalım!

Zagreb’in güzel bir şehir olduğunu duymuştum ve ilkbaharda gitmeyi düşünmüştüm ancak uçak biletinin bu mevsimde çok pahalı olduğunu görünce vazgeçmiştim. Aralık ayı için  Zagreb gidiş Lubliyana’dan dönüş uçak biletini 420 Liraya bulunca hemen  aldım. İki şehirde Aralık ayında noel pazarları turları düzenlendiğini gördüm. Yani bilmeden gitmek için iyi bir dönem seçmişim. Booking.com sitesinden hostelimi ayırttım. İsveç’de ülkenin genel olarak pahalı olması nedeniyle kaldığım ve hoşnut kaldığım hostel uygulaması benim gibi yalnız gezginler için ekonomik oluyor.

Biraz rötarla Saat 21:00 civarında Zagreb’e ulaştık. Havaalanında ilk işim bir döviz bürosu bulmak oldu. Zaten çok küçük bir havalimanı ve bir tane büro var. Sadece 20 Dolar bozdurdum ve buradaki kurların düşük olduğunu sonraki günlerde tespit ettim. Dışarı çıktığımda buz gibi bir hava ve karlı bir meydan beni bekliyordu.  Merkeze gitmek için üzerinde Crotia Airlines yazan belediye otobüsüne bindim. Yolculuk için 30 Kuna ödedim. Bu otobüsler gün içinde yarım saatte bir kalkıyormuş. Vakti gelince hareket etti ve yaklaşık 1 saat karlı yollarda gittik. Otogarda  tramvay ile Ban Jelacic Meydanı’na ulaştım.

Cumartesi akşamıydı ve deyim yerindeyse sokaklarda insan seli halinde adım atacak yer yoktu. Meydanı buldum ama bu sefer kalacağım hosteli bulamıyordum. Önce elimdeki adres tarifine göre bir caddeye girdim ve sonuna kadar yürüdüm. Bulamayınca meydana geri döndüm ve bir polise adresi sordum. Polis bile zil zurna sarhoştu ve adresi anlayamadı. Bir restoranın önünde bekleyen taksilere yaklaştım ve adresi gösterdim, beni arabaya bindirip kısa bir mesafede olan ve önünden defalarca geçtiğim sokağa götürdü. Maalesef adreste Tomiceva olarak gözüken sokak ismi tabelada tam yazılmamış ve sadece ilk kısmı olan Tomi yazılı olduğundan ben anlayamamışım. Taksi şoförü bu kadar kısa mesafe için benden bir de 50 Kuna almaz mı!

Hostel merkezi bir yerdeydi, kapıdan içeri girdiğimde vur patlasın çal oynasın eğlence devam ediyordu. O ne dans o ne içmektir öyle! Gürültüden resepsiyonistin ne dediğini anlamadım bile. Sadece 12 de barın kapandığını ve bir şey istersem yardımcı olacağını söylediğini anlayabildim. Odama çıktım ve kapıyı kartla açtım. İçeride uyuyanlar vardı. Hemen hazırlanıp uyumak niyetiyle yattım. Ancak uyumak ne mümkün müzik sesinden yer yerinden oynuyor, gençler bağıra çağıra odalarına girip çıkıyorlardı.

İlk günün sabahında önce çok yakın olan Ban Jelacic Meydanı’na gitmeye karar verdim. Meydana doğru yürürken akşama göre daha sakin olan, tüm ihtişam ve güzelliğini sabahın bu erken saatinde açıkça ortaya koyan Zagreb’in en önemli caddesi Ilica Caddesi’ni de görme imkanım oldu

Ilica Caddesi Zagreb’te ev fiyatlarının ve kiraların en yüksek olduğu bir caddeymiş. Gerçi caddeyi boydan boya yürüyünce ve meydandan uzaklaştıkça daha sıradan binalar, mağazalar ve cafelerin bulunduğunu gördüm. Kiraların ve ev fiyatlarının yüksek olduğu bölge sanırım meydana yakın olan yerler. Caddenin uzunluğu yaklaşık 5.5 km imiş ve bu uzunlukla Zagreb’in en uzun üçüncü caddesiymiş. Ilica Caddesi’nde mağazalar, cafeler, restorantlar ve işyerleri bulunuyor. Zagreb’e gelenlerin bu caddeyi es geçmeleri zaten mümkün değil. Noel ışıkları ve süsleriyle daha güzel ve büyülü hale gelmiş bu caddeye tam da bu mevsimde gelmenizi tavsiye ederim.
 
Trg Bana Josipa Jelacica Meydanı (Ban Josip Jelacic Square) sabah olmasına karşın oldukça kalabalıktı. Bölge neredeyse tüm tramvayların geçtiği ana tramvay durağıymış. Zagreb’in merkez meydanı olan Ban Jelacic Meydanı çok büyük bir alana yayılmış gözüküyor. Bir tarafında büyük bir gösteri platformu kurulmuş ve noel nedeniyle çeşitli etkinlikler yapılıyordu. Diğer zamanlarda da bu platform etkinlikler için sabit duruyor olabilir. Benim meydana ulaştığımda küçük çocuklar noel şarkıları söylüyorlardı. Hepsi o kadar sevimliydi ki bir süre durup onları izlemek istedim.
 
 
Bu platformun arkasında ve meydanın diğer tarafında noel pazarları kurulmuştu. Pazarda hem hediyelik ürün satışları yapılıyordu hem de ayaküstü yeme ve içme standları kurulmuştu.
 
Meydanın tarihi 17.yüzyıla kadar gidiyormuş ve ilk adı Harmica olarak kaynaklarda yer almış. Meydan, eski kent merkezi Gradec ve Kaptol’un ve Dolac Pazarının güneyinde yer alıyor. Meydanın etrafını süsleyen binalar da tarihi 17 ve 18. yüzyıla kadar uzanan ve oldukça hoş gözüken yapılardı. Bu bölge günün her saati hareketli. Meydana yakın bir noktada Turist Information bürosu bulunuyor  bilgi ve şehir haritanızı alabilirsiniz. Meydan halkın  buluşma noktası.
 
 
Ban Jelacic Meydanı’nın ortasında  Zagreb’in en önemli eserlerinden olan Ban Josip Jelacic Heykeli  bulunuyor. Bu heykel Avusturyalı heykeltraş Anton Dominik Fernkorn tarafından yapılmış ve  1866 yılında açılmış. Heykel, at üzerinde heybetli bir şekilde yükselen Asker Josip Jelacic’e aitmiş. Ülke Hapsburg hanedanlığının yönetimi altındayken ülke yönetiminin başında olan Ban Josip Jelacic kağıt üzerinde bu hanedanlık için çalışıyor gözükerek aslında gizli gizli Hırvatistan’ın bağımsızlığını destekliyormuş. Bu yüzden de ülkede ulusal kahraman olarak kabul ediliyormuş. 
 
 
Heykel yıllarca anlaşmazlık konusu olmuş ve sürekli yer değiştirmiş. Orijinal olarak heykel kuzeye bakıyormuş. Böylece kılıcıyla Macaristan’ı işaret ettiği ve onun 1848 yılında Macaristan’ı ele geçirmesinin anısına heykelin sembolik olarak dikildiği iddia edilmekte. 1947’de komünist rejim bu heykelin Hırvatistan milliyetçiliğinin sembolü olduğunu iddia ederek yerinden kaldırmış. 1990 yılında Yugoslavya dağıldıktan sonra heykel meydana dönmüş ama bu sefer yönü güneye bakıyormuş. 
 
Meydanda platformun karşısında  Mandusevac Çeşmesi bulunuyor ve noel nedeniyle çeşmeyi de çok güzel süslemişler. Eskiden bu çeşmede şehrin kuruluşuyla bağlantılı bir efsanesi de olan doğal bir su kaynağı varmış. 19. yüzyılda bu meydana kaldırım döşenirken su kaynağı yer altına gömülmüş. 1986 yılında su kaynağının halen kurumamış olduğu keşfedilince çeşme inşa edilmiş. 
 
 
Mandusevac Çeşmesi’ne bozuk para attığınızda dileklerinizin gerçekleşeceğine inanılıyormuş. Diğer inanışa göre de çeşmenin suyunu içerseniz hayatınızın kalanında Zagreb’i hiç unutmayıp hep bahsetmenize ve tekrar gelmenize yol açarmış. 
 
Buna benzer çeşmeler Dünyada pek çok yerde bulunuyor. En meşhuru ise bizim de gittiğimiz Roma’daki Aşk Çeşmesi tabii ki! 
 
Çeşmenin yanındaki yeme içme standları çok güzel süslenmiş. Yapay karla kaplı ağaçlar ve kapıların önünde fotoğraf çektirmek için herkes yarış halindeydi.
 
 
Zagreb Katedrali (Zagrebačka Katedrala) Süslü kapıdan çıktıktan sonra biraz yokuş tırmandım ve işte orada Zagreb’in  sembollerinden biri olan Zagreb Katedrali karşıma çıktı. Kaptol bölgesindeki bu Roma Katolik Katedrali Hırvatistan’ın sadece en uzun yapısı ünvanını taşımıyormuş aynı zamanda Avrupa’nın bu bölgesindeki tarihi en eski gotik kiliselerden de biriymiş. 
 
 
Kilisenin tarihi oldukça çalkantılı olmuş. 1093 yılında Kral Ladislaus piskoposluğun yerini değiştirerek buraya taşımış ve mevcut kilisenin katedral olmasını istemiş. 1242 yılında mevcut yapı Moğol saldırıları sonucunda yıkılmış ve birkaç yıl sonra yeniden yapılmış. Bu yapı 15. yüzyıla kadar o haliyle kullanılmış ve Osmanlıların bölgeye saldırısı nedeniyle bu yüzyılda etrafına savunma kalesi inşa edilmiş. Bu kalenin bazı duvarları halen görülebiliyor. 
 
 
Ancak esas tahribat 1880 yılındaki deprem nedeniyle olmuş.  Hatta katedralin sağında kalan kale duvarındaki saat deprem sırasında durmuş ve bir daha da çalıştırılmamış. Katedralin restorasyonu o zamanın meşhur mimarı Hermann Bolle tarafından Neo-Gotik tarzda yapılmış. Bu restorasyon sırasında yapıya daha önce mevcut olan kule yerine batı tarafına 108 metre yüksekliği olan 2 kule eklenmiş. Ancak restorasyonda kullanılan taşlar o kadar kalitesizmiş ki katedralin tekrar restore edilmesi için 30 yıl önce çalışmalara başlanmış. Gördüğüm kadarıyla bu çalışma halen devam ediyor. Kulelerden birisi halen restorasyon halkası içindeydi.
 
Katedral Hırvatistan’ın en önemli kültürel mirası kabul edildiğinden anıtsal yapı olarak koruma altına alınmış. Katedralin Fransa’daki St. Urban Kilisesi‘nden ilham alınarak dizayn edilmiş olduğu rivayet ediliyor. Katedral 10.00-17.00 saatleri arasında ücretsiz gezilebiliyor.




 
İç dizaynı ve süslemeleri diğer katedrallerden çok da farklı değildi. Katedralde görülmesi gereken en önemli eser 9. yüzyıldan kalma bilinen en eski Slav alfabesi olan Glagolythic alfabesi imiş. Orijini konusunda çok fazla bilgi bulunmakla birlikte en yaygın kabul edileni bu alfabeyi Hıristiyanlığı bu bölgede yaymak için Cyril ve Methodius kardeşlerin oluşturdukları olmuş. Bu alfabenin kullanımı 16. yüzyıldan itibaren azalmış ve 19. yüzyılda tamamen son bulmuş.
 
Altarın arkasında bir aziz kabul edilen kardinal Aloysius Stepinac’ın mezar taşı vardı. İnsanlar buraya gelip dua ederek kabulü için küçük notlar bırakıyorlarmış. Ben de Katedrale 3. kez girişimde altara yakın bir yere oturdum ve mezarın etrafında ibadet edenleri izlemeye başladım. Bu sırada çok ilginç bir olayla karşılaştım. Yaşlı bir adam pantolonunun paçalarını dizini çıplak bırakacak şekilde katlamıştı ve dizlerinin üzerinde elindeki kitabı okuyarak sürünüyordu. Böyle ibadeti hiç görmemiştim ve adam mezar etrafında tam bir tur yapana kadar onu izledim. Bravo adama, yaşına rağmen pes etmeden sürünmeyi tamamladı ve kalkıp pantolonunu düzeltti. Mezarı öpenler ve ağlayanlar bu ibadetin yanında çok basit kaldı!
 
Bu mezarın dışında katedralde son 3 kardinalin mezarı da bulunuyormuş. Katedralin dışına çıkıp bu sefer meydandaki sütunu ve çeşmeyi incelemeye başladım. Kutsal Bakire Meryem ve Dört Melek Sütunu olarak adlandırılan bu sütunun tepesinde altın renkli dört meleğin çevrelediği Meryem Ana heykeli bulunuyor. Bu 4 melek ise Hıristiyanlıktaki inanç, umut, saflık ve tevazuyu sembolize ediyormuş. 
 
 
Dolac Pazarı Sütun ve çeşmeyi de gördükten sonra geldiğim yola dönüp sağa doğru yürümeye başladım. Böylece Dolac Pazarını da bulmuş oldum. Pazar oldukça kalabalıktı ve sebze-meyve türü taze ürünler satılıyordu. Arka tarafa düşen birkaç tezgahta ise hediyelik eşyalar, el yapımı işlemeler vardı. Şehre yakın köy ve kasabalardan çiftçiler, yetiştirdikleri doğal ürünleri her gün bu pazar yerinde satışa sunuyorlarmış. Çevrede  birçok kafe ve restoran da bulunuyor. 
 
 
Tarihi pazar 1918 yılından sonra bölgenin ticari ve sosyal yönü geliştiğinden kurulmuş. Dolac Market, hafta içi 7-15 , Cumartesi günleri  7-14, Pazar günleri 7-13  saatleri arasında açıkmış. Pazarı gezip  klasik magnet alışverişimi yaptım. 15 Kuna yani yaklaşık 9 Lira ödedim. Merdivenlerin başında pazar yerini sembolize eden hoş bir heykel bulunuyordu. 
 
 
Merdivenlerden inince bir de çiçek pazarından geçtim ama o ne geçiş! Çok güzel çiçek düzenlemeleri yapmışlardı ve fiyatları da son derece uygundu. Hatta taşımayı göze alabilsem bir buket yılbaşı çiçeği almayı bile düşündüm.
 
 
Merkeze yakın yerde bulunan ve Zagreb’in en renkli sokaklarından birisi olan Opatovina Sokağı da gezi güzergahımdaydı. Her iki tarafında cafelerin sıralandığı bu sevimli sokak özellikle akşamları çok kalabalık oluyormuş. Yemek fiyatları da kapı önüne koydukları menülere göre oldukça uygun sayılır. Bu sokağı kesen bir diğer sevimli sokak ise Skalinska Sokağı. Burada da yine kalabalık kafeleri görmek mümkün. 
 
Zagreb’de kaldığım yerin merkeze çok yakın olmasının avantajını doyasıya yaşadım. Hostelin hemen yanıbaşında olan fünikülere binmek istedim. Vakit kaybetmemek için uzamış bir kuyruğu beklemeyi göze alamayınca yanındaki merdivenleri tırmanmaya başladım. Sonunda tepeye ulaşınca harika bir Zagreb manzarası beni bekliyordu. 
 
 
Bir süre dolaştıktan sonra karşıma Kırık Kalpler Müzesi çıktı. Zamanımı etkin kullanmak açısından müzeye hemen girmek istedim. 
 
 
Kırık Kalpler Müzesi (Museum of Broken Relationships) Olinka Vistica ve Drazen Grubisic adlı iki yerel sanatçının bir arkadaşlarının 4 yıllık bir ilişkisinden ayrılması sonrası yaşadığı aşk acısına ithafen bir sanat projesi olarak başlattığı Zagreb Kırık Kalpler Müzesi , 2010 yılından beri Cirilometodska ul Caddesindeki binada faaliyet gösteriyormuş. Bu Müze, Dünyanın her yerinden insanların önceki ilişkilerinden veya yarım kalmış aşklarından ellerinde kalan eşyaları bağışlamaları ile oluşturulmuş. Ayrıca aile sorunu yaşayan kişilerin de bağışta bulunması mümkünmüş. Bu koleksiyon, Almanya, Makedonya, Sırbistan, İngiltere ve ABD gibi bazı ülkelerde de sergilenmiş. Müzeye çok fazla ilgi olunca 2017 yılında bu müzeye benzer bir müze Los Angeles şehrinde kurulmuş. Bu Müze özgün düşünce anlayışını ortaya koyması açısından Kenneth Hudson Ödülüne layık görülmüş. 
 
Aslında çok büyük bir Müze değil ve çabucak gezebiliyorsunuz. Bağış eşyalarının yanında buna ilişkin hikayeler de bulunuyor ve bunları okumak zaman alıyor. Başlangıçta hepsini okumaya çalıştım ama sonra çoğu hikayenin hiç ilgimi çekmediğini anlayınca okumaktan vazgeçtim. Öyle büyütülecek bir durum yok ve üzücü olan çok az sayıda hikaye var. Çoğu çocukça veya saçma denecek hikayeler. Ancak yine de bu Müzeyi özgünlüğünden dolayı gezmek gerekiyor. 
 
St. Mark’s Kilisesi (St. Mark’s Church) Müzeden sonra hemen ilerisinde gözüken St. Mark’s Kilisesine yöneldim. Bu kilise de Zagreb’in bir diğer simge yapısı. Trg Sv. Marka caddesinde bulunan ve 13. yüzyılda yapılmış renkli St. Mark’s Kilisesi, Zagreb’in en eski yapılarından biriymiş. 
 
 
İlk olarak Romaneks tarzda inşa edilmiş ve bundan sadece güney duvarındaki bir pencere ile çan kulesi yeni yapıda kullanılabilmiş. Daha sonra 14. yüzyılda yapıya gotik öğeler de eklenmiş ve böylece güney kapısıyla en değerli halini kazanmış. Bu kapı üzerindeki figürler Ortaçağ’ın en meşhur heykeltraşlarından Parler tarafından yapılmış. Kuzey-batı duvarında ise Zagreb’ın bilinen en eski şehir amblemi seramik olarak yapılmış. Bunun yanı sıra Hırvatistan, Slovenya ve Dalmaçya bayrakları ile üçlü krallık sembolize edilmiş. Doğal afetler nedeniyle kilise hasar görmüş. Bu nedenle 14. yüzyılda yapılan kiliseden fazla bir şey kalmamış. 
 
İç kısmında ise iki çalışma dikkati çekiyor. İlki Hırvatistan’ın meşhur heykeltraşı Ivan Mestrovic, freskolar ise sanatçı Jozo Kljakovic tarafından yapılan eserler. St. Mark’s Kilisesinin ilginç bir yanı da bu bölgenin papaz yönetiminde olmasıymış. Kilise genelde kapalı oluyormuş ve noel zamanında açılıyormuş. Geldiğim dönem açısından şanslıydım ve içeriyi gezebildim.
 
 
Kilisenin bulunduğu  Gornji Grad (Yukarı Şehir/Medvescak) bölgesi Zagreb’in Orta Çağ eserlerinin daha yoğun bulunduğu bir bölge. 17 ve 18. yüzyıl mimarisinin en güzel eserlerini barındıran Yukarı Şehir’de, başta gezmiş olduğum Zagreb Katedrali, St. Mark Kilisesi ve Kırık Kalpler Müzesi olmak üzere tarihi binalar, müzeler, cafeler, restorantlar, hediyelik eşya dükkanları ve Hırvatistan Parlamentosu bulunuyor. Tepe olduğundan çok güzel panoromik manzarası var.
 
 
Gördüğünüz gibi yine dilek kilitleri karşıma çıktı. Burası şehrin en hareketli, en turistik, en görülesi bölgelerinden birisi. Hükümet merkezi olan Gradec ile Katolik merkezi Kaptol yerleşimleri bu bölgede olduğundan hem dini hem de idari bir bölge. 
 
Noel nedeniyle etrafı çok güzel süslemişler ve insanlar bunlarla fotoğraf çektirme yarışındaydı.
Kentin merkezi olan Gornji Grad’da bir de anıtsal mezarlık varmış. Mirogoj adlı bu mezarlığı Zagreb’de bulunduğum sürede aramama karşın bir türlü bulamadım. Meğerse o kadar yakın bir yerde değilmiş. Katedralin yanındaki otobüs durağından 106 no’lu otobüse binmek gerekiyormuş. Ya da Trg Bana Meydanından Mihaljevac yönünde 14 no’lu tramvaya binip 4. durakta iniliyormuş. Neyse artık iş işten geçti. 
 
Katolik, Ortodoks, Müslüman, Yahudi, Protestan gibi pek çok dine ait mezarların bulunduğu Mirogoj, gerek alan kullanımı açısından, gerek bir sanat galerisi olarak, gerekse Hırvatistan tarihinin anlatıldığı bir kitap gibi çok önemli bir yer olarak kabul ediliyormuş. Bu Mezarlıkta önemli şahsiyetlerin mezarları da bulunmaktaymış. 
 
Tkalciceva Caddesi İkinci gün farklı sokaklara girip çıkarken Zagreb’in İstiklal Caddesine benzer sokağı Tkalciceva Caddesini buldum. Çok güzel kafeler ve restoranlar vardı.
 
  
Caddeyi boydan boya yürüyerek gezdiğim sırada ilginç bir olaya şahit oldum. Adamın birisi elinde temizleme bezi ve spreyleri ile posta kutularını silip parlatıyordu. Bir de o kadar çok kutu var ki adam akşama kadar silse bitmez. Sanırım noel zamanı olduğu için insanlar yakınlarına ve sevdiklerine kart ve hediye gönderiyorlar diye bu kutuları temiz tutmak istediler. 
 
Aksi gibi bu caddeyi gezerken aç değildim ve bu yüzden herhangi bir yere oturmadım. Fiyatları herkesin bütçesine uygun olan yerler vardı. Hatta adı Lokma olan bir Türk kafe de gördüm. 
 
İşkence Müzesi (Museum of Torture) Meydana gideceğim sırada gözüm bir müze tabelasına ilişti. Müzenin adı Museum of Torture yani İşkence Müzesiydi. Aslında yaptığım programda bu müze yoktu; ama birden burayı gezmek istedim. Girişi şöyle bir yer…
 
Karanlık bir ortama girerek 50 kuna olan giriş ücretini ödedim.  Çok çok ilginç bir müzeydi ve insanın içini ürpertiyordu. Zaten işkence aletlerinin kullanımını gösteren bir videonun sesi de rahatsız edici, korkunç ve ürkütücü bir şekilde ortamda yankılanıyordu. İşkence Müzesi antik zamanlardan günümüze kadar işkencede kullanılan benzersiz ve çok çeşitli alet ve edevatların sergilendiği bir müze. Müzede, tarih boyunca 70’in üzerinde alet ve edevatla insanların iliğine kemiğine işleyecek şekilde acı veren işkence yöntemleri sergilenmekte. 
 
1792’de kullanılan Berger mekanizmasına sahip bir giyotinin tam ölçekli bir replikası görülebiliyor. Demir Kız (Iron Maiden) olarak çevrilebilecek alet ise ortaçağda bilinen en zalim işkence aletiymiş. 
Mağdurlara işkence etmek, aşağı düşürmek, zarar vermek ve katletmek için bir çok malzeme bulunuyordu. Böyle bir müzeyle insanların bilinmeyene, farklı olana ve diğerleri için duydukları korkudan ortaya çıkan şiddetin tarihini bütün çıplaklığıyla görebiliyorsunuz. Şiddet ve işkence ile ilgili çeşitli zamanlarda söylenmiş özlü sözler de girişte yer alıyordu ve bunlardan en beğendiğimi size de aktarayım istiyorum. 
 
You can chain me, 
you can torture me, 
you can even destroy 
this body, but you will 
never imprison my mind 
 
Mahatma Gandhi 
 
Bunu çevirirsek şöyle deniliyor: 
 
Beni zincire vurabilirsiniz, 
bana işkence yapabilirsiniz, 
hatta bu bedeni de yok edebilirsiniz 
ama asla benim düşüncelerimi 
tutsak edemezsiniz 
 
Müzeyi gezerken içim karardı ve insanların ne kadar zalim, vicdansız ve gaddar olabileceklerini örnekleriyle görmüş oldum. Demek ki filmlerde falan bu aletlerin kullanımını izlerken bu kadar gerçekçi bir gözle bakmamışım. Kendimi dışarı zor attım.
 
Aşağı Şehir (Donji Grad)  Bölgesi Buradan şehrin Donji Grad adı verilen bölgesine doğru yürüdüm. 
 
Bu arada  Müzenin karşısındaki döviz bürosunun Zagreb’de aldığım en iyi kuru veren yer olduğunu da belirteyim. 
 
Zagrebliler Donji Grad bölgesine kısaca merkez diyorlarmış. Daha çok yenilerde, 19. yüzyılda gelişmeye başlayan Aşağı Şehir (Lower Town – Donji Grad), daha çok hükümet binalarının, ticaret ve iş merkezlerinin bulunduğu bir bölge. Sanat galerileri, parklar, müzeler, tiyatrolar, opera binaları ve alışveriş caddeleri ile şehrin sanat ve kültür merkezi de olduğundan canlılığını her daim koruyan bir bölge Bu bölgeyi bir gün sonra gezeceğim Arkeoloji Müzesinin yerini bulmak amacıyla karış karış gezdim diyebilirim. 
 
Lenuci At Nalı veya Zagreb’in Yeşil At Nalı olarak isimlendirilen bir sistem dahilinde bu bölgede tam olarak 8 meydan bulunuyormuş. Yeşil kelimesi tam anlamıyla karşılığını bulmuş çünkü bu meydanların tamamı aynı zamanda parkmış. Lenuci ise ilk Hırvat şehir plancısı Milan Lenuci’nin adıymış ve bu meydanların yanı sıra Ban Jelacic, Dolac, Kaptol meydanlarını ve Maksimir Parkın bir kısmını da bu zat planlamış.
 
Yürürken ilk olarak Sanat Pavilyonunu gördüm. Bu bina o kadar hoş gözüküyordu ki ilk bakışta Tiyatro Binası olabileceğini düşünmüştüm. Sanat Pavilyonu Hırvatistan’ın ilk ve en önemli sergi merkeziymiş ve burada her yıl yerel ve uluslararası pek çok sanatçının eserleri sergileniyormuş. Aslında bu Sanat Pavilyonu, Macaristan’ın asırlık sergisi için 1896 yılında Budapeşte’de inşa edilmiş. Bu sergide Hırvatistan’da tanıtımı için kendi pavilyonunu kullanmış. Daha sonra burası yıkılarak sergiler 1898 yılında Zagreb’e taşınmış ve bu bina inşa edilmiş.
 
Binanın diğer tarafında ise çok büyük bir meydan olan Kral Tomislav Meydanı bulunuyordu. Buraya  güzel bir paten alanı kurulmuş. Yeni öğrenenlere kolaylık olması için kıvrım kıvrım buzdan yollar yapılmış ki yanlara tutunarak rahatça kayılabilsin.
 
  
Hayranlıkla kayanları izleyerek yürümeye devam ettim ve büyük bir heykelin önüne ulaştım. Büyük atlı heykel, ilk Hırvat kralı olan Tomislav’a ait olup 1938 yılında yapılmış ve ancak 2. Dünya Savaşından sonra 1947 yılında bu meydana yerleştirilmiş. 
 
Tomislav, Macaristan saldırılarından ülkeyi koruyan ve bütün Hırvat topraklarını bir devlet altında birleştiren bir lider olduğundan Hırvatlar için büyük öneme sahipmiş. Ancak tahta geçtikten 3 yıl sonra bilinmeyen gizemli bir şekilde ölmüş. 
 
 
Heykelin önündeki caddenin karşısında uzun ve büyük bir yapı dikkat çekiyor. Burası Zagreb’in Merkez Tren İstasyonu Glavni Kolodvar. Zagreb’in başkent olduğu 1862 yılında buraya ilk tren gelmiş ve o zamandan beri Avrupa’nın Viyana ve Budapeşte gibi ticaret ve kültür merkezleriyle tren bağlantısı sağlanmış. Bu nedenle 1892 yılında bu istasyon inşa edilmiş. Karşıya geçip içine de şöyle bir baktım ancak dış görünümünün aksine çok sıradan bir istasyonla karşılaştım.
 
 
Yön tabelasında Botanik Bahçesini gördüğümden o tarafa doğru yürüdüm. Uzun süre yürüdükten sonra burayı bulduğumda hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü ana kapı kilitliydi ve Nisan ayında açılacağı yazılıydı.
 
Şehrin güneyinde, Mihanovic Caddesi’nde bulunan Botanik Bahçesinin planı (Botanicki Vrt), 1889 yılında yapılmış. Bugün bu park artık Bilim Fakültesine ait olup tarihi, kültürel ve turistik değerine ilaveten artık araştırmaya da hizmet etmekteymiş.
 
On bin tür bitkiye ev sahipliği yapan bu bahçede, türü tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan, ender rastlanan bitkiler de bulunuyormuş. İçerisinde göletler, köprüler, yapay mağaralar ve tepeler bulunan Botanik Bahçesi 1971 yılından bu yana doğa ve mimari anıt olarak kabul ediliyormuş. Demir parmaklıklar arasından ancak böyle birkaç foto alabildim.
 
 
Nisana kadar kapalı tabelasını görünce bir diğer görülmesi önerilen Maksimir Parkın da aynı şekilde kapalı olabileceğini düşünerek programımdan çıkardım. Lubliyana’da tanıştığım ve Zagreb’de Erasmus programıyla bulunan Şeyma bu parkın kapalı olmadığını ve gezebileceğimi söylediğinde çok üzüldüm. Botanik Bahçesinin kapısından ana meydana doğru dönerken bilmediğim cadde ve sokaklara girmeye başladım. Bu arada bir de ne göreyim bizim Büyükelçilik binamız. Sanki yıllarca gurbetteymişim gibi bayrağımızı görünce heyecanlandım.
 
 
Sonra küçük bir meydanın köşesinde Nicola Tesla’nın bir heykeliyle karşılaştım. Sırp kökenli olan Amerikalı elektro fizikçi ve mühendis Tesla, Dünya bilim tarihini kökten değiştiren deneylere ve icatlara imza atmış bir bilim adamı.  Elektriğin kablosuz olarak taşınabileceğini deneysel olarak Londra fuarını aydınlatarak ispatlamış bir dahidir. Hırvatlar da bu bilim adamına çok önem vermişler ve hatta adına bir müze de oluşturmuşlar.
 
 
Ana meydana doğru yürürken Cvjetni Meydanı’na ulaştım. Güzel tanzim edilmiş çiçekçilerle ve hoş cafelerle çevrili bu küçük meydan Zagreblilerin buluşmak ve bir kahve içmek için tercih ettikleri bir yermiş.Burada bir de gelenek varmış. İnsanlar her gün ve özellikle cumartesi günleri saat 3 civarında en güzel kıyafetlerini giyerek pazar alışverişlerini yapmak için dışarı çıkarlar ve özellikle de bu meydandaki cafelere oturup kahve içerlermiş. Zaten dışarıda kahve içme kültürü Zagreb’de çok yaygınmış ve en ciddi iş konuşmaları bile böyle kahve içilerek yapılıyormuş. Bu meydanda 1866 yılında inşa edilen Ortodoks Kilisesi bulunuyor.
 
Gric Tüneli Hostele dönüp bir süre dinlendikten sonra hemen yanda gözüken Tünel tabelasını takip ederek eski şehrin altında yer alan 350 metre uzunluğundaki Gric Tüneline girdim. Burası 1943 yılında bombalardan kaçmak için bir sığınak vazifesi görmüş. Geçen yüzyılın sonlarında da Hırvatistan bağımsızlık savaşında bir kez daha şehir sakinlerine güvenli bir çatı olmuş. Bugün ise artık sakin ve serinletici bir geçit olarak işlev görmekte ve turistik olarak ziyaret edilmekte.
Biraz yürüyünce çok renkli bir koridorla karşılaştım. Sanırım noel nedeniyle çok değişik bir sergi vardı. Büyük boyutlarda kitaplar ve evler renkli ışıklarla ışıl ışıldı.
 
Buradan farklı bir yoldan tepeye çıkmış oldum. Akşam gün batımında Zagreb farklı güzel.
 
 
Yürürken çok hoş bir sokakta yer alan tarihi taş kapıyla karşılaştım. Bu kapı 13. yüzyılda yapılmış. Kapıdan geçerken ışıkların gözüktüğü yerde bir de şapel bulunuyor. İnsanlar burada dua edip mum yakıyorlardı.
 
 
Artık yorulduğumdan dinlenmek istiyordum. Bu nedenle bir gün önce girmek istediğim ancak kalabalık olduğundan kapısından döndüğüm Ilica Caddesindeki Vincek Pastanesine gittim. Pastane çıkışında aşağı tarafa doğru yürürken karşıma bütün haşmetiyle Hırvatistan Ulusal Tiyatrosu çıktı.
 
 

Hırvatistan Ulusal Tiyatrosu (Hrvatsko Narodno Kazaliste) seçkin opera, bale ve tiyatro performansları sunmasının yanı sıra mimari yapısıyla da dikkatleri üzerine çekiyor.

 
Neo-barok ve rokoko tarzında yapılan tiyatro binası, 1895 yılında son tuğlaya gümüş bir çekiçle vuran Avusturya Macaristan İmparatoru Franz Joseph tarafından açılmış.
 
Tiyatronun önünde meşhur heykeltraş Ivan Mistrovic tarafından yapılan Hayat Çeşmesi Heykeli bulunuyor. Bence çok estetik ve anlamlı bir heykel olmuş. 
 
 
Tiyatronun önünde büyük bir balonun içinde müzisyenler performans sergiliyordu. Ben de uzun süre oturup gerçekten çok yetenekli olan bu gençleri izledim.
 
 
Zagreb Üniversitesi Tiyatronun tam karşısında Zagreb Üniversitesini gördüm. Burası 1669 yılında inşa edilmiş ve güney-doğu Avrupa’nın en eski ve en büyük üniversitesiymiş. Neredeyse 8000 öğretim görevlisi yaklaşık 72.500 öğrenciye 29 Fakülte ve 3 Sanat Akademisinde eğitim veriyormuş. Hatta bunlara ilaveten 5 fakülte daha açılacakmış.
 
 
Mimara Müzesi Biraz daha ileri gidince gecenin karanlığında muhteşem gözüken Mimara Müzesiyle karşılaştım. Mimara, antik zamanlardan 20. yüzyıla kadar 3700 farklı eserin sergilendiği bir Güzel Sanatlar müzesiymiş. Yakın, Orta, Uzak Doğu ve Avrupa Sanatı gibi çeşitli bölümlere ayrılıyormuş. 
 
 
Sırada Arkeoloji Müzesi vardı.
  
Arkeoloji Müzesi’nden önce  bahçede bulunan “Lapidarium” bölümündeki Roma heykellerini gezmeye başladım. Bu heykellerin arasına da  noel standları da kurulduğundan tek tek görmek oldukça zahmetli oldu. 
 
 

Zagreb Arkeoloji Müzesi (Arheoloski Muzej), Zagreb’in en eski müzesiymiş. 1880 yılında Müze için bütün Hırvatistan’da sistematik kazı çalışmaları yapılmış. Koleksiyon aynı zamanda hediye ve bağışlarla yenilenmiş. Bugün Yunan, Mısır ve Roma dönemlerine ait yaklaşık 450 bin parçalık bir koleksiyonu bulunmaktaymış. Müzede; tarih öncesi dönemler, Hırvatistan, Mısır, Yunanistan, Romalılar, Bizans İmparatorluğu ve daha birçok farklı kültüre ait eserler yer alıyor.

En üst kata çıktığımda Mısır eserleriyle karşılaştım. Müzenin gerçekten çok zengin bir Mısır koleksiyonu bulunuyor. İlk olarak mumyalama sırasında ölü bedenden çıkarılan organların konulduğu kanopik vazoları gördüm. Bunlar adeta sanat eseri gibi yapılmış ve öleni temsil edecek öğeler eklenmişti. Geçenlerde bir yarışmada hangi organın mumyadan çıkarılmadığı sorusu sorulmuş ve kalbin çıkarılmadığını öğrenmiştim. O zaman bu bilgi bana çok ilginç gelmişti ve araştırdığımda Mısırlılar için beynin hiç önem taşımadığını, hayatın kalp ile başlayıp kalp ile bittiğine inandıklarını gördüm.

 
Her lahitin üzerine ölen kişinin tasviri yontuluyormuş. Ölüyü öteki dünyaya olan seyahatleri sırasında her türlü saldırı ve kötülükten koruduklarına inandıklarından küçük heykellerle çeşitli ziynet eşyalarını ve bunlarla birlikte iç organların konulduğu kanopik vazoları lahitin içine mumyanın yanına koyarlarmış. Ayrıca ölenin Tanrı Osiris’in sorularına cevap verebilmesi için bir de ölüler kitabı konulurmuş.
 
 
Bana Müzede en ilginç gelen yer Zagreb Mumyasının da bulunduğu bu Etrüks odası oldu. Etrükslerin kullandıkları eşyaların yanısıra kumaşın sarılı olduğu artık taşlaşmış olan kadın ceseti de burada sergileniyordu.
 
 
Mısır bölümünü gezip alt kata indim. Bu katta Hırvatistan bölgesinde yapılan kazılarda çıkarılan buluntular sergileniyordu. 6. yüzyılda bölgede yaygın olarak kullanılan siyah figür tekniğiyle yapılan eşyalar burada sergilenmekte.
Müzenin bir diğer bölümünde de üzerinde yazı olan mezar taşları ve Yunan heykelleri bulunuyor.
 
 
Bir diğer katta ise çağlara göre belirli bir sistematikle sıralanan buluntular sergileniyordu.
 
 
Arkeoloji Müzesi, Zrinjevac Meydanında bulunuyor. Meydan ağaçlarıyla, özellikle yaz aylarında burada yapılan festivalleriyle ve çeşmeleriyle meşhurmuş. Meydanda üç çeşme varmış ve en ilginç olanı “Mantar” olarak adlandırılıyormuş. Bu çeşme 1893 yılındayapılmış ancak suyunun taşarak yürüyüş yollarına akması nedeniyle espri konusu edilmiş. 1975 yılında restore edilerek düzgün hale getirilmiş. Bu çeşmeleri noel pazarı nedeniyle aralardan görebilmem mümkün olmadı.
 
 
Meydanda bir de 1884 yılında ordu doktoru olan Adolf Holzer tarafından bağışlanan Meteoroloji Sütunu varmış ve ben maalesef bunu da gözden kaçırmışım. Bu sütun halen çalışıyor ve insanlara sıcaklık, hava basıncı, nem ve zaman konusunda bilgi veriyormuş. Ancak Dünya Meteoroloji Örgütü’nün standartları kullanılmadığından doğruluğu tartışmalıymış. 
 
Buradan hemen Lotrscak Kulesine doğru yürüdüm. Aksi gibi arada bir yağmur yağıyor, biraz duruyor ve tekrar başlıyordu. Hemen 20 Kuna olan giriş ücretini ödeyerek merdivenleri tırmanmaya başladım.
 
  
Lotrscak Kulesi Latince ismi “Hırsızlar Çanı” anlamına gelen Lotrscak Kulesi (Kula Lotrscak), Gradec kasaba duvarını korumak amacıyla 13. yüzyılda inşa edilmiş. Rivayete göre Osmanlılar’ın kuşatması sırasında Lotrscak Kulesinden top atışı yapılmış ve bir gülle güya Sava Nehrini de aşıp Osmanlı ordusu karargahına gelmiş. Hatta paşaya öğle yemeği için götürülen tavuk tabağına düşmüş. Bunu gören Osmanlı paşası bu kadar uzaktan gülle fırlatabilen Zagreblilerden korkarak şehri istila etmekten vazgeçmiş. O günden bu yana o günün anısına her gün öğle saatlerinde kulenin tepesinden top atışları yapılıyormuş. Lotrscak Kulesi savunma amaçlı yapılmış ama günümüzde sanat galerisi olarak kullanılıyor ve şehrin tepesinde olduğu için Zagreb’i panoramik olarak görmek için mükemmel bir mekan..
 
 
Yağmurun yağmadığı ender zamanlarda fotoğraflarını çektim. Kule Pazartesi hariç her gün 11.00-19:00 saatlerinde açıkmış.
 
 
Diğer Gezilecek Yerler
 
Zagreb’i üç dolu gün adım adım gezmeye çalışsam da gezemediğim veya vakit darlığı nedeniyle gezmek istemediğim yerlerden de bahsetmek isterim.
 
Bunlardan ilki Ilica Caddesi üzerindeki Neboder (Gökdelen) adlı bir yapının 16. katında Zagreb Eye (Zagreb’in Gözü) olarak isimlendirilen ve şehri 360 derecelik seyir imkanı tanıyan yüksek bir bina katı. Buradan şehrin panoramik manzarası izlenebiliyormuş.
 
Mazuranic Meydanında bulunan Etnoğrafya Müzesi ve ADU (Tiyatro Akademisi), Marulic Meydanındaki Hırvatistan Devlet Arşivleri Binası, Strossmayer Meydanındaki Güzel Sanatlar ve Bilim Akademisi ve Modern Galeri görülebilir. 
 
Gitmeyi çok istediğim halde hem uzak hem de havanın yağmurlu olmasından dolayı programımdan çıkardığım en önemli yer Plitvice Gölü Ulusal Parkı oldu.
 
Zagreb’in yakınında günübirlik gidilebilecek bir diğer tarihi yer ise Trakoscan Kalesi. Burası yaklaşık 12. yüzyıl dolaylarında inşa edilmiş ve birçok ünlü ailenin konutu olmuş.
 
 Zagreb’de Yeme İçme
 
Yeme içme konusunda çok fazla öneride bulunamayacağım. Zagreb’de bulunduğum sürede yemek olarak pizza ve deniz ürünleri dışında özel bir yemeklerini denemedim. Her bütçeye  göre yemek  mümkün. Bize yakın yemekleri olduğu için damak tadı anlamında sorun yaşanmaz diye düşünüyorum. Birkaç önemli noktadan da bahsedersek restoranlarda masaya getirilen ekmeğe ayrı ücret alınıyormuş ve bahşiş isteğe bağlı olarak verilebiliyor.
 
Pastane ürünleri görüntü olarak bile bir harika! Ürünlerini tattıdığım iki pastaneyi kısaca tanıtmak isterim: 
 
Vincek Pastanesi Zagreb’in en iyi pastalarının, kurabiyelerinin ve dondurmalarının satıldığı Ilica Caddesindeki bu yerde çeşitli şekillerde renk renk pastalara bakmak bile insanın iştahını açıyordu. Zagreb’in Zagrebacka kremsnita isimli geleneksel pastasını denedim. Bir pasta dilimine  20 kuna ücret ödedim. Bu pastanede kredi kartı geçmiyor ve masaya servis yapılmıyor.İç dekorasyonu çok sade ve çok büyütülecek bir şey yok. Yediğim pasta da lezzetleydi. 
                                              
 
Amelie Cake Shop Zagreb’de 3 şubesi varmış, benim gittiğim Zagreb Katedrali’ne yakın olanıydı. İç mekanı çok geniş olmamakla birlikte dekorasyonu çok güzel yapılmıştı.  Cheesecake ve kahve siparişi verdim. Gerçekten methettikleri kadar varmış ve bu zamana kadar yediğim en lezzetli cheesecake olduğunu söyleyebilirim. Eğer yolunuz Zagreb’e düşerse mutlaka Amelie’ye gidin derim. Fiyat olarak Vincek’ten bir tık daha pahalı olsa da buna değer.
                                               
 
Licitar isimli zencefilli bir kekleri de meşhurmuş ve aşk ile şefkatin sembolüymüş. 
 
Son  Söz
 
Zagreb, aslında çok yakınımızda keşfedilmeyi bekleyen bir mücevher gibi duruyor. Ne yazık ki bazı gözde turizm merkezlerine verilen değer buraya verilmemiş. Belki de henüz çok turistik olup bozulmadığı ve kalabalığa boğulmadığı daha iyi olmuş bile denebilir. Yine de bu şehri gezmek isterseniz noel zamanına denk getirmeniz isabetli olabilir. Böyle ışıklarla süslenmiş, pazarları kurulmuş ve insanların her gece sokaklarda eğlendiği bir şehri kaçırmak istemezsiniz.

Yorumlarınızı Buraya Yazabilirsiniz