Venedik Gezi Rehberi II- Canal Grande; Dünyanın En Güzel Bulvarı

Venedik kendine has bir yer; anakaranın hemen yakınında 118 ada üzerine kurulmuş olan şehrin ana ulaşım ağını oluşturan kanallar Venedik’e eşi benzeri bulunmayan bir güzellik katmakta. Bu kadar ada var ama aslında Venedik’i Venedik yapan iki ada önemli. Artık birbiriyle tokalaşan iki el mi dersiniz, yoksa birbirini yutmaya çalışan iki balık mı; ama Venedik’in simge yapılarının yer aldığı, birbiriyle iç içe geçmiş gibi duran bu iki ada bir su yoluyla ayrılmakta; Canal Grande…

Burası, aslında Adriyatik Denizi’nin bir parçası ama birbirine çok yakın duran iki ada arasında akan bir su yolu gibi duruyor aynı zamanda. Biraz bizim İstanbul Boğazı gibi; Boğaz’ın eşi menendi olmayan güzelliği ile kıyaslanamaz tabii; yapı olarak daha kısa, dar ve bulanık versiyonu, yine de çok çarpıcı. Bu, biraz da tarihe yaptığı tanıklığı bugüne yansıtan binaların korunmuş olmasıyla ilgili tabii… Venedik geziniz sırasında mutlaka yapmanız gereken şeylerin başında Canal Grande’de bir tekne gezisi gelmeli. Şimdi sizi bu su yolunda bir gezintiye çıkacağım; yazımızın başrolü Canal Grande… Onun için Venedik’e nasıl geldim, nerede ne yedim, nereleri gezdim, neler aldım, peki ama tarihi…  gibi konulara hiç girmedim. Gezimize Santa Lucia Tren İstasyonundan başlayacağız ve San Marco Meydanında sonlandıracağız ama bu arada neredeyse tüm Venedik’i görmüş olacağız.

Bu iki ada arasında S şeklinde kıvrılan 3.8 km uzunluğunda, ortalama 5 metre derinliğinde ve 30-90 metre arasında değişen eniyle Kanal, Venedik’in ulaşım trafiğinin en yoğun yaşandığı yer. Kanal boyu  geziniz için en uygun seçenek  1 ve 2 numaralı  ACTV hattı. Venedik’teki toplu ulaşım sistemi olan ACTV, ana karada otobüslerden, kanallarda vaporetti denen teknelerden oluşuyor. Özellikle Kanal’ın en başından sonuna kadar yavaş yavaş götürecek olan 1 numaralı hat, her durakta durduğu için tavsiye edilir. Ama ücreti çok ucuz değil.  bir bilet 7,50  euro ve 75 dakika geçerli. Bileti aldıktan sonra iskelelerde bulunan makinelerde onaylatmanız gerekli.  Venezia Unica kartı aldıysanız bu ücret daha da düşecek ama o başka bir yazının konusu… Ayrıca bu biletle hava alanına, 16 ile 19 hatlara ve Casino’ya gidemezsiniz. Ama  daha makulü, gezinizin süresini dikkate alarak günlük biletler almanız. Sınırsız ulaşım hakkı veren bu biletlerin fiyatı; günlük 20, 2 günlük 30, 3 günlük 40, 7 günlük 60 euro. 6-29 yaş arasındakiler içinse 72 saati 22 euro olan biletler de seçenekler arasında. Biletler, Venezia Unica bilet ofislerinden ve bazı iskelelerdeki satış ofislerinden alınabilir. Venezia Unica bilet ofisleri, şehrin belli başlı noktalarında bulunmakta, satış yerlerinin üzerinde ‘Venezia Unica’ yazıyor. Kanal boyunca bilet alabileceğiniz iskeleler ise; Piazzale Roma S.Chiara, Piazzale Roma Parisi, Ferovia-Scalzi, Ferrovia-S.Lucia, S.Marcuola, Ca’d’Oro, Rialto, S.Toma, Zattere, San Marco…  Genelde  iskelelerden aşağı(San Marco tarafı) ve yukarı (Piazzale Roma) yönlere gidiş aynı yerden yapılıyor. Ama Accademia, Ferrovia, Rialto gibi bazı noktaların yukarı ve aşağı yönlere gidiş durakları farklı yerlerde…

Kanal turunuz için başka seçenekler de var. Venedik yürüyerek gezmek için hem kolay hem de zor bir şehir. Mesafeler kısa ve hemen her şey birbirine yakın mesafelerde; bu kolay kısmı. Ama o çok yakın gördüğünüz yer ile sizin aranıza aniden bir kanal girince birdenbire yürümeniz gereken mesafe uzadıkça uzuyor. Zamanınız ve gücünüz varsa, harika. Tabii, Venedik’in fetiş simgesi gondollarla yapacağınız bir gezi çok şık olur ama saati 80 euro, bunun seyri var, seferi var, bir de gondolcuya şarkı söyletirseniz gideceğiniz mesafe pek fazla olmaz ama ödeyeceğiniz fiyat katlanarak artar; şıklığın da bir bedeli var. Bir de traghettolar var ki, bunlar da gondol ama dolmuş şeklinde işliyor ve kanalda karşıdan karşıya geçmek için  kullanılıyor; fiyatı 2 euro ama gondola bindiniz mi bindiniz, 2-3 dakika için olsa da… Tabii bir şık hareket de, kanal taksileri; taksiler gezilerinizde büyük esneklik sağlar ama bedeli 5 dakikalık yürüme mesafesi için 40-50 eurodan başlıyor.

3.8 kilometre uzunluğunda olan ama üzerinde orta çağdan bugüne uzanan köklü bir tarihe tanıklık eden Kanal boyunca yoğun bir gezi bizi bekliyor. Kanal, genel olarak 200 civarında malikane ve önemli kiliselere ev sahipliği yapmakta ama 13 yüzyıldan bugüne hala ayakta kalan  bu malikanelerin her birinin ayrı, birbirinden ilginç hikayeleri var, anlatsak ciltler tutar; İstanbul’da elçilik yapmış ama ne Osmanlı’ya ne Venedik’e yaranabilmiş elçilerden Kıbrıs Kraliçelerine, bestecilerden yazarlara, Tanrı yoluna adanmış hayatlardan akla ziyan sefahat alemlerine kadar hepsi Kanalın dalgaları arasında hala fısıldanıp durmakta. Ama ben bu yazıda Kanal boyunca gördüğüm ve mutlaka sizin de görmenizi tavsiye edeceğim yerleri esas aldım. Daha sonra ‘Meraklısına’ bölümünde bazı malikanelerden içeri uzanıp öykülerine kulak vereceğiz, ilginizi çekerse… O zaman Pizzale Roma’dan 1 numaralı vaporettoya binip San Marco’ya uzanan tekne tutumuza başlayalım.

Köprüler

Büyük Kanal üzerinde dört adet köprü bulunmakta…Güneyde San Marco’ya en yakın yerde Ponte dell Accedemia, ortada Rialto, kuzeyde tren istasyonu karşısında Ponte Scalzi bulunmakta. Kanalın kuzey ucunda tren istasyonunu Piazzale Roma’ya bağlayan bulunan Ponte della Costituzione köprüsü var.

Piazzale Roma’dan aşağı ilerlerken ilk karşılaşacağımız köprü Scalzi; eskiden burada bulunan dövme demirden yapılmış bir köprünün yerine 1934’te yapılmış. Daha sonra Venedik’in önemli simge yapılarından, Kanalın ilk köprüsü Rialto karşılar sizi. Burada 12 yüzyıldan beri yapılan-yıkılan-çöken muhtelif ahşap köprüler varmış. 1444 yılında, buradaki köprü, Ferrara Markizi’nin düğün törenini izleyen kalabalığın ağırlığına dayanamayıp çökmüş mesela.

Daha sonra bir taş köprü yapılmasına karar verilmiş ve Michelangelo, Andrea Palladio, Jacopo Sansovino gibi isimlerin arasından sıyrılan soyadı köprü anlamına gelen Antonio da Ponte adında biri köprüyü yapmış. Burası şehrin en canlı yerlerinden biri. Gerek köprü üstündeki gerek çevresindeki hediyelik dükkanlarda her kalitede hediyelik eşya bulmanız mümkün. Köprü üzerindeki ana geçiş yerinin iki yanında kemerli pencereler ile yan yürüyüş yolları mevcut; buralarda harika Kanal manzarası seyredebilirsiniz. Kanal üzerinde bizi bekleyen en son köprü Accademia Köprüsü; 19 yüzyılda yapılan demir köprü yerine 1932’de geçici inşa edilen ama istek üzerine öylece korunan bu ahşap köprü San Marco Meydanına en yakın köprü. Rialto’nun yeri ayrı; hem alışveriş hem eğlence hem turistik gezi bölgesi. İki tarafta da birbirinden eğlenceli barlar, türlü kalitede lokantalar, kafeler bulunmakta… San Marco Meydanı ile birlikte Venedik’in çekim merkezi…

Kiliseler

Kanal boyunca uzanan kiliselerden gördüklerim, gidip de giremediklerim sırasıyla….




San Simeone Piccolo Kilisesi

Kanalın sağ tarafında isminin (piccolo) aksine çok geniş bir kilise olan ve biraz Roma’daki Pantheon’dan biraz Bizans kiliselerinden esinlenilen bu Katolik kilisesi 1738’de Neo Klasik tarzda yapılmış. Girişte mermer rölyef Aziz Simon’un Şehitliği tablosu önemli. İşin açığı dış cephesi içinden daha etkileyici olan bir yer. Kiliseye giriş ücretsiz ama alt kattaki din adamlarının mezarlarına görmek için 1 Euro ödemek durumundasınız.

Mezarların görülecek bir tarafı yok, ortam eni konu bir korku filmi; elinize tutuşturulan mumun titrek ışığında aşağıya inip engebeli, karanlık bir labirentten geçerek lahitleri görüyorsunuz, mum söndü sönecek… Hiç gitmeyin diyeceğim ama görevli çok pis; içeri girince pat diye elektrikleri kapatıyor ve bir şey göremiyorsunuz, ancak mezarlık parasını öderseniz ışığı açıyor. Ferrovia iskelesi ile buraya ulaşabilirsiniz.

Santa Maria di Nazareth Kilisesi

Sol kıyıda, Scalzi olarak da bilinen bu görkemli  kilise 17 yüzyılda çıplak ayaklı (scalzi) Karmelitler tarafından yaptırılmış. Tasarımını Longhena’nın yaptığı geç barok tarzdaki bu kilisenin içindeki renkli mermer ve ahşap işlemeciliği yanında heykel ve resimleriyle de ziyarete değer. Özellikle mermer burgulu sütunlu altarı yanında  duvar resimleri büyüleyici. Orijinal tavan resmi ise 1915’teki bombardımanda hasar görünce yerine  1934’te Ettore Tito tarafından bugünkü resim yapılmış. Kilise’de Ruzzini ailesine ait bir şapel ile son dük Ludivico Manin’in mezarını bulunduğu Manin Şapeli  muhteşem resimleri, bronz heykelleri ile görsel bir şölen sunuyor…Ferrovia iskelesinin tam karşısında. Hergün 07.00-19.00 saatleri arası ücretsiz ziyaret edilebilir.

San Geremia Kilisesi

Yine sol kıyıda Grande Canal ile Canale di Cannaregio köşesinde San Geremia Kilisesi, 11 yüzyılda yapılmış, ancak bir çok kez elden geçirilmiş, dış cephesi en son 1861’de son halini almış. Azize Lucia’nın naaşına ev sahipliği yapmasından dolayı  önemli olan bu Katolik kilisesinin içi gayet sade… Aziz heykelleri ve freskleri ile süslenen kilisenin dış cephesi içinden çok daha göz alıcı. Ferrovia durağından buraya ulaşabilirsiniz; yol boyunca gayet hareketli bir alış veriş merkezi olan Rio Terra Lista di Spagna’dan geçeceksiniz… Ziyaret saatler ise; pazartesi-cumartesi 09.00-12.00 ile 16.30-18.30, pazar 09.30-12.15 ile 17.30-18.30 arası, giriş ücretsiz.

San Marcuola Kilisesi

Yine sol tarafta dümdüz bir duvar gibi duran San Marcuola Kilisesi  sanki tamamlanmamış gibi duran haliyle gözünüze çarpacak; 12 yüzyılda yapımına başlanan bu kilise 1736’da tamamlanmış ama dış cephesi bitirilememiş. Ben içini gezemedim ama Tintoretto’nun Son Akşam Yemeği görmeye değer deniliyor.

San Simone Profeta Kilisesi

Kanalın sağ tarafında ise  San Simone Profeta olarak da bilinen Neo Klasik San Simone Grande Kilisesi yer alıyor; tarihi 967’e kadar gidiyormuş ama 18 yüzyılda bugünkü halini almış. Göremediğim kiliselerden…

San Stae Kilisesi

Sağ kıyıda  süslemeleri, bezemeleri, heykelleri ile  San Stae Kilisesi’ni göreceksiniz ama muhtemelen siz de benim gibi gezemeyeceksiniz çünkü ne zaman gittiysem kapalıydı. 1678’de Aziz Eustace için yapılan Kilise’nin içinde Tiepolo, Piazzetta ve Ricci’nin eserleriyle gayet göz alıcıymış ama ben sadece mermer heykellerle süslü ön cephesini görebildim. Kilise pazar hariç her gün 10.00-17.00 saatlerinde gezilebilirmiş; yalan… Şansınızı denemek isterseniz yanında San Stae iskelesi var, giriş 3 euro.

Santa Maria della Salute Kilisesi

Eğer Kanal boyunca bir kilise gezeceğim diyorsanız o da Santa Maria della Salute Kilisesi olmalı. Bizim geliş yönümüze göre Kanal’ın sonunda sağda, Büyük Kanal ile Canale della Zattere arasında bir yarımadada bulunan kilise, Venedik manzaralarının da vazgeçilmez bir parçası. Venedik’in girişinde gelenleri selamlayan bu devasa Kilise, 1630’da veba salgınının sona ermesi adına şükran duygularının temsili olarak Hz Meryem’e adanmış bir kilise. Longhena’nın yapımına başladığı Barok şahikası bu Kilise, kendisinin ölümünden sonra tamamlanabilmiş. Oymalı taş işçiliğiyle ve heykellerle süslü Kilisenin içinde de birbirinden değerli resimler ve heykeller yer almakta; altardaki Venedik’i hastalıktan koruyan Meryem ve çocuk İsa tasviri ile Giusto le Corte heykelleri, Tiziano’nun muhteşem tavan resimleri Kabil ile Habil, İbrahim’in Kurbanı, Davud ile Goliath, ayrıca duvarlardaki Azizler Kosmos, Damianos ile Sebastianus, Makama Getirilen Aziz Markos ayrı ayrı görülmesi gereken eserler… 

Ayrıca vebadan kurtulmanın anısına her yıl 21 Kasım’da buradan başlayan bir tören de yapılmakta. Ziyaret saatleri her gün 09.00-12.00 ve 15.00-17.30 arası… Salute iskelesinde inerek ulaşabilirsiniz. Kilisenin hemen arkasında ise kulesinde Fortuna ile bronz atlas bulunan 15 yüzyılda gemilerin kontrolü için yapılmış ve bugün Pinault’nun çağdaş sanat koleksiyonuna ev sahipliği yapan bina yer almakta. Kilise’nin karşısında, ana karadan ayıran kanalın öbür yakasında ise 9 yüzyılda kurulup yüzyıllardır dini merkez olarak hizmet vermiş, bugünse Gotik havalı küçük bir kilisenin ve revağının kaldığı Abbazia San Gregorio’yu göreceksiniz; bina bugün büyük ölçekli tabloların yenilendiği bir atölye olarak kullanılmaktaymış.

Müzeler

Pizzale Roma’dan geliş yönü itibariyle Kanal’da bulunan müzeler… Venedik’te müzeler pahalı ancak neredeyse tüm önemli müzeleri kapsayan türlü promosyonlar var ama o diğer konularla birlikte başka bir yazının konusu…




Fondaco dei Turci-Türk Hanı

Türk Hanı olarak bilinen bu yapı, daha Venedik’e gitmeden dikkatimi çekmişti. 13 yüzyılda Giacomo Palmier tarafından yapılan yapı, 1381 yılında Venedik Cumhuriyeti tarafından satın alınıp Ferrara düküne tahsis edilmiş, daha sonra ise şehre gelen önemli kişiler için bir konuk evi halini almış. İsim Arapça konaklanacak yer anlamına gelen Funduk’tan Fondaco’ya dönüşmüş. Türk kısmı ise belki de taa 1573 Osmanlı Venedik savaşlarına kadar gitmekte… Özellikle 1571’deki İnebahtı Savaşı sonrası Venedik’te Türklerin kaldığı yerlere ‘Türklere ölüm’ diye yazmaya başlamışlar; artık ne demeli, tarih tekerrür etmiyor, olduğu yerde kımıldamadan duruyor… Neyse, 1621’de Venedik Senatosu, Osmanlı tüccarları korumak ve bir arada tutmak için bu binayı kendilerine tahsis etmiş. Amaç artık korumak mı, yoksa hepsini el altında tutmak mı diye düşünüyor insan ama Osmanlının o dönemdeki gücü düşünülürse bir ticari bağın kopmaması yönündeki çaba olarak görülebilir tabii. Böylece saray, Osmanlıların kaldığı, depo olduğu kullanıldığı bir yer haline dönmüş; hatta o dönemde içine mescid ve hamam bile yapılmış. Hatta rivayete göre, o dönem burası (Osmanlı toprakları hariç) Avrupa’da Müslümanların ibadet edebileceği tek yermiş.

Ama buranın da belli kuralları varmış; giriş geliş saatlerinden yanında kadın, silah getirmemeye kadar… 1797’de Venedik Cumhuriyeti’nin ortadan kalkmasıyla yapı da el değiştirip özel şahsa geçmiş, bu da binadaki Türk varlığının sonu olmuş. Gerçi Saraydan Türklerin tamamen çıkması 1838 yılını bulmuş ama bu arada yapı, neredeyse metruk hale gelmiş. Bu dönemde Saray restorasyona girmiş ama ne restorasyon… İnce sütunları, kemerli bağlantılarıyla Bizans ve Venedik Gotik’inden izler taşıyan binanın çatısına kubbeler, kuleler eklenmiş. Saray daha sonra Correr Müzesine ev sahipliği yapmış, 1923’den itibaren de Venedik Doğa Müzesi olarak ziyarete açılmış. Şimdi bir zamanlar Türklerin nefesinin hakim olduğu binada 700 milyon yıla yayılan bir dönemde dünyanın konuğu olmuş bitki, hayvan, envai çeşit canlı sergilenmekte… Tabii binanın içinde, eski dönemlerden eser kalmamış; onun yerine bazen tropik orman, bazen çöl havası taşıyan doğal ortamlar yaratılmış. Müzede doldurulmuş hayvanlar, fosiller, deniz kabukluları, kuşlar, ne ararsan var. 7 metre uzunluğundaki ouranosaurus nigeriensis ile timsahların atası olarak kabul edilen sarcouchus imperator’un iskeletleri özellikle dikkat çekici. Müze, kasım-mayıs aylarında salı-cuma 09.00-17.00, cumartesi-pazar 10.30-17.00; haziran-ekim aylarında salı-cuma 10.00-18.00, cumartesi-pazar 10.30-18.00 saatlerinde ziyaret edilebilir, pazartesileri kapalı. Giriş 8 euro. San Stae  durağından ulaşabilirsiniz.

Ca’Pesaro

Kanal’ın en göz alıcı binalarından olan çift sıra sütunlu mermer ön yüzüyle Ca’ Pesaro, Baldassarre Longhena tarafından tasarlanıp 1710’da Gian Antonio Gaspari tarafından tamamlanmış. Pesaro ailesine ait bu muhteşem barok şahikası yapı, Pesaro ailesinden sonra Gradenigo ailesine geçmiş, 1830’da ise Ermeni Mekhitaristler’in okulu olarak kullanılmış. Binanın Bevilacqua ailesine geçmesi ile kaderi değişmiş; düşes Felicita Bevilacqua Masa yapıyı 1898’de Modern Sanat Müzesi olarak kullanılmak üzere bağışlamış ve 1902’de  Venedik Biennali sırasında Modern Sanat Merkezi olarak kullanılmış. Bina kendi başına bir sanat eseri; mermer işlemeleri yanında, Bambini, Pittoni, Crosato, Trevisani, Brusaferro elinden çıkma tavan süslemeleri ve freskleri bile binayı görmek için ziyaret etmeye değer hale getiriyor. Pesaro ailesinin koleksiyonunu oluşturan Vivarini, Carpaccio, Bellini, Titian, Tintoretto, Giorgione gibi 17 ve 18 yüzyıl Venedikli ressamların eserleri de Sarayın değerleri arasında. Ayrıca 1950’lere kadar düzenlenen biennallerdeki eserler de burada sergilenmekte. Tabi Saray, bir modern sanat müzesi olarak çağdaş sanatçıların eserlerine de ev sahipliği yapmakta.

Venedik tarzı cam sanatı  ile 19 ve 20 yüzyıl İtalyan ressamları yanında Bonnard, Miro, Matisse, Klimt, Kandinsky, Klee gibi modern sanatın klasikleşmiş isimlerinin  eserleri görülebilir. Bunların yanında daha da modern bazı eserler var ki, onlar benim için çok fazla modernler, hele kadın partizan isimli çalışmayı görünce bizim yıllardır dilimizden düşmeyen ‘Chiao Bella’ bu muydu yani, diye düşünmedim değil.

Ca’ Pesaro ayrıca bir uzak doğu eserleri sergisini de barındırmakta. Saray’ın Museo Orientale kısmında Bardi Kontu’nun 19 yüzyılda Japonya ve Çin’e yaptığı seyahatlerde topladığı ve ince porselen işçiliğinden görkemli paravanlara, silahtan dokumaya kadar bir çok örneği içeren sergisi de görülmeye değer. Müze, kasım-mart 10.30-16.30, nisan-ekim 10.30-18.00 saatlerinde ziyaret edilebilir, pazartesileri kapalı, giriş 10 euro. Saraya gelmek için San Stae iskelesini kullanabilirsiniz

Palazzo Mocenigo

San Stae kanalının Büyük Kanala açılan köşesinde bulunan bu Saray, 1414-1778 yılları arasında içinden yedi dük çıkarmış olan Venedik’in en köklü ailelerinden Mocenigoların Sarayı… Gotik havalı bu yapı 17 yüzyılda yeniden yapılmış ve dışardan çok da gösterişli olmayan bugünkü halini almış. Ailenin son üyelerinden Alvise Nicolo 1945’te Sarayın bir sanat galerisi haline getirilmesi şartıyla Venedik şehrine bağışlamış, 1985’te ise burada tekstil-kostüm ve parfüm çalışmaları merkezi kurulmuş. 18 yüzyıldaki haliyle korunmuş Sarayı gezerken sanki dönem filmleri çekilen bir film platosunda dolaşıyormuş gibi oluyorsunuz. Eğer bu aile hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz tavanlardaki fresklere bakın çünkü aile bireyleri ile ilgili önemli anlar tasvir edilmekte. Saray, 18 yüzyıl aristokrat yaşamına ışık tutuyor; birbirine geçmeli odalardaki Venedik tabloları, yemek masası düzenlemeleri, parfüm şişeleri, biblolar, kristal avizeler, ahşap oymalı kapılar gerçekten etkileyici. Müze, pazartesi hariç her gün, kasım-mart aylarında 10.30-16.30, nisan-ekim aylarında 10.30-17.00 saatlerinde ziyaret edilebilir. Giriş 8 euro. San Stae durağında inerek ulaşabilirsiniz.

Ca’d’Oro

Venedik’te Gotik tarzdan Rönesans tarzına geçişin en iyi örneklerinden olan bu Saray, adeta taştan bir dantel gibi Kanalı süslemekte. İçinden 1043-1676 arasında 8 dük çıkarmış olan Containi ailesi tarafından 1428-1430 yılları arasında baba-oğul Bon’lara yaptırılan Saray, ön cephesindeki kaşkemerli pencereleri, İslam etkisi taşıyan yuvarlak kemerleri, ince mermer işçiliği ile Kanalın en ilgi çeken yapılarından.  Ön cephesindeki yaldızlı, kızıl-altın varakları nedeniyle altın ev olarak anılan Sarayın bir diğer adı da Palazzo Santa Sofia. Saray 1927’den beri Giorgio Franchetti’nin koleksiyonuna ev sahipliği yapan bir müze. Ama bundan önce, 1846’da Rus Prens Troubetzkoy tarafından alınıp balerin Marie Taglioni’ye hediye edilmiş ve o sırada Saray gitmiş gelmiş; artık balerinin kafasına ne estiyse, Gotik merdivenleri, taş işçilikleri, kuyu başı düzenlemesini ve bir sürü şeyi kaldırıp atmış.

Hadi biz sanatçı eserikliği diyelim ama  bazıları buna vandalizm diyor. Neyse ki 1894’te Baron Giorgio Franchetti satın almış ve Sarayın yaralarını sarıp aslına uygun restore ettirerek bir de harika bir müze haline getirmiş. Saray’ın girişindeki avlu bile başlı başına bir ziyaret nedeni. Tabanı kaplayan mozaikler, Bon’un oymalarla süslü kuyu başı insanı daha fazlasını görmeye davet ediyor. Birinci katta Venedikli ressamların eseri yanında heykeller de görülebilir. İkinci katta Tiziano’nun Venüs’ü, Guardi’nin Venedik resimleri yanında goblenler, seramik eşyalar da sizi bekliyor. Balkonunun kanal manzarası ise nefes kesici. Bu Sarayı ne yapın edin gezin; Ca’d’Oro iskelesinden ulaşabilirsiniz, pazarları kapalı ama salı-pazar 08.15-19.15, pazartesi 0.15-14.00 arası ziyaret edebilirsiniz ama 14 euro ödeyerek…

Ca’ Rezzonico

Büyük Kanalın bu görkemli Gotik Sarayı, 1934’ten bu yana ’18. yüzyıl Venediki’ konseptinde bir müze olarak kullanılıyor.  Bu sarayın yapımına, Venedik sanat tarihinde adını sık sık duyacağımız, Baldassare Longhena tasarımı esas alınarak Bon ailesi için 1667’de başlanmış ama Bon ailesinin serveti ancak ikinci kata kadar yetmiş. Daha sonra 1712’de Cenovalı Rezzonico ailesi tarafından satın alınıp Giorgio Massari’ye tamamlatılmış. Zamanının en şık baloları, şölenleri bu dönemde yaşanmış. Hatta 1888’de şair Robert Browning, oğlu Pen tarafından alınan yapının eğlence ve konforuna methiyeler düzmüş ama tadını pek çıkaramadan ölmüş. Ama Saray’dan ilham alan başka sanatçılar da var; Cole Porter 1926-1927’de burada kalmış.

Haliyle Sarayın en görkemli yeri Massari elinden çıkma büyük balo salonu. Devasa salonun tavan freskleri, ışıklar saçan avizeleri, oymalı mobilyaları Saray’ın şaşaalı geçmişini yansıtıyor gibi. Hoş, sarayın dekorasyonunda başka saraylardan getirilen eserler de kullanılmış. Salonda özellikle Tipolo’ların tavan  freskleri ile duvar resimleri dikkate değer. Ayrıca Saraydaki resimler arasında Longhi imzalı Venedik’in gündelik hayatına yer veren eserler ilginizi çekebilir. Venedik’in Avrupa’nın yıldızı olduğu dönemlere tekabül eden 18 yüzyılda, soyluların yaşamlarına tanık olmak isterseniz;  kasım-mart arası 10.30-16.30,nisan-ekim arası 10.30-17.30 saatlerinde 10 euro ödeyerek gezebilirsiniz, salı günleri ise Müze kapalı. Buraya ulaşmak için Ca Rezzonico durağında inmeniz gerekiyor.

Gallerie dell’ Accademia

Venedik’te, hele resim ile ilgiliyseniz, kaçırmamanız gereken bir yer de Accademia. Bizans dahil Ortaçağ sanatından başlayıp Rönesans ve Barok’a uzanan bir dönemin eserleri, sizi geçmişte bir yolculuğu çıkaracak, hem de o dönemlere ait bir yapı olan Scuola della Cartia’da…Bu koleksiyon Venedik Cumhuriyeti yönetimi tarafından yapılan bir düzenleme ile 1750’de ressam Giovanni Battista Piazzette tarafından Accademia di Belle Art di Venezia adıyla oluşturulmuş; resim okulu sanatçılarının eserleri o dönemde Fonteghetto della Farina’da sergilenmiş. 1807’de Napoleon  öneminde bu koleksiyon,  Scuola della Carita, Santa Maria della Carita Kilisesi ve Canonici Manastırına taşınmış. Koleksiyon, birçok kilise ve manastırlardan toplanan eserlerle zenginleştirilmiş. Bizans etkisindeki Venedik Okulu bölümünde Paolo Veneziano ile Michele Giambono’nun  ‘Kutsal Bakire’nin Taç Giymesi’  resimleri öne çıkıyor. Rönesans bölümünde ise Bellini ailesinin eserleri göz alıcı… Zaten Bellini’ler Venedik’te sık sık karşımıza çıkıyorlar.

Ayrıca Jacopo Tintoretto’nun ilk baş yapıtlarından ‘Kölenin Mucizesi’ önemli. Barok bölümde öne çıkanlar ise Bernardo Strozzi ile Giambattista Tiepolo… Ayrıca Venedik’in 16 yüzyıl sonlarındaki görünümü ve yaşantısıyla ilgili resim serisi de Galerinin önemli eserleri arasında. Öte yandan dönem heykelleri de burada görülebilir. Galeri’nin bulunduğu Scuola della Carita, Venedik’teki en eski altı  scuola’dan biri, 1260’da kurulmuş ama yapım tarihi 1343’e kadar gidiyor, ön yüzü ise 1441’de Bartolomeo Bon tarafından yapılmış. Scuola’lar Venedik’e özgü bir nevi vakıfmış; 13 yüzyıldan itibaren azınlıkların ve meslek kuruluşlarının birbirini desteklemek için kurdukları örgütlenmelermiş, aralarından bazıları parayı bol bulunca gösterişli binalardaki sanat merkezleri haline dönüşmüş. Söylemeye gerek yok; yapının duvar ve tavan resimleri, oymaları ayrıca göz alıcı. Bu muhteşem müzeye Accademia durağını kullanarak gelebilirsiniz; giriş 12 euro, salı pazar 08.15-19.15, pazartesi 08.12-14.00 arası ziyarete açık.

Peggy Guggenheim Müzesi

Dünyadaki diğer Guggenheim’lar ile aynı mantıkla bir modern sanat galerisi olan Müze, 18 yüzyıl tarihli Palazzo Venier dei Leoni’de yer almakta. Bu palazzo, dört katlı olarak planlanmış ancak sadece ilk katı tamamlanmış. 1949’da burayı satın alan  Peggy Guggemheim’ın koleksiyonu  çift kanatlı bu binada sergilenmekte. Modern sanat akımlarının her birinin nadide örneklerinin görülebildiği Müzede, bir oda, P.Guggenheim’ın keşfedip desteklediği Jackson Pollock’ın eserlerine ayrılmış.

Aynı zamanda kocası olan Max Ernst’ün eserleri yanında, Müzede Picasso, Miro, Magritte, Kandinsky, Mondrian, Malevich gibi ressamların resimleri de görülebilir. Ayrıca çağdaş heykel örnekleri de Müzenin koleksiyonları içinde; heykeller içinde  özellikle Marino Marini’nin Angelo della Citta’sı dikkatinizi çekecektir, artık ben anlatmayayım, şehrin meleğinin ne durumda olduğunu siz gidip görün…Guggenheim’a Accademia iskelesinden ulaşabilirsiniz; salı günleri kapalı, diğer günler 10.00-18.00 saatleri arasında ziyaret edebilirsiniz, giriş 15 Euro.

Diğer Yerler

Kanal boyunca genel olarak kiliseler, malikaneler arasından geçerek dolaşıyorsunuz, malikanelerin çoğu ziyarete açık değil, özel kullanımda; bunun dışında otel, bir kurumun idari merkezi ya da müze olarak kullanılanlar da var. Bunlar dışında kalan yerlere ise bu bölümde değindim.

San Giacomo di Rialto

Rialto köprüsünün sol ayağının bitiminde bulunan bu değişik görünümlü minik kilise, rivayete göre 421’de yapılmış ama  kayıtlara geçen tarihi 1152 imiş. Kendine has Gotik havaya sahip Kilisenin kulesindeki saat, zamanı kafasına göre gösteriyormuş. İnsanın bağrına basacağı bu sevimli, kendine has yapı  ve çevresindeki barlar da ayrı bir çekim merkezi.  Burası bir müzik müzesi olarak kullanılıyor ve ücretsiz gezilebiliyor.

Mercato del Pescheria

Rialto köprüsünün yanındaki pazar meydanı sebzeden balığa ne ararsanız bulabileceğiniz bir yer. 1250’lerden beri şehrin en canlı pazarı ama  erken saatlerde açılıp öğlene doğru kapanıyor, onun için erken davranmanız gerek… Erberia, sebze ve meyve pazarı; yanında da Pescheria denen balık pazarı var. Pazar günleri kapalı.  Daha taze, daha ucuz ve daha renkli… Zamanı uydurabilirseniz uğrayın.

Fondaco dei Tedeschi

Alman tacirlerin hem depo hem de konaklama ihtiyaçları için kullandıkları bina, hemen Rialto Köprüsünün sol tarafında yer almakta ve bugün sükseli bir mağazaya ev sahipliği yapmakta; şaraptan eşarpa herşey var ama bir şişe şarap 900 Euroydu, haberiniz olsun. Bina 1228 yılında yapılmış ama atlattığı yangın sonrası 1508’de Rönesans tarzda yeniden yapılmış. Şimdilerde pahalı markaların renklendirdiği bina, yıllar içinde Giorgione, Titian, Tintoretto gibi sanatçıların eserlerinin yok olmasıyla esas rengini kaybetmiş. Ama bizi ilgilendiren buranın terası… Teras manzarası bir harika, tüm kanala hakim bir noktada. Ama çıkmak için randevu almanız gerek, ya Mağazanın içindeki sistemden ya da internetten… Sadece 15 dakika o manzarayı yudumlamanıza izin var; size tavsiyen güneş batışı saatlerini tercih edin, günün kızıllığı Kanala vururken iyi ki şu geveze adamın yazdıklarını okumuşum diyeceksiniz…

Aklınızda Kanal’ın akşam manzarası, yüzünüzde Adriyatik esintisi, yavaş yavaş San Marco’ya ulaşıyoruz. Orası tamamen başka bir yazı konusu. Size tavsiyem bu tekne gezisini  bir gündüz bir de gece yapın; geceleyin özellikle dolunay varsa ay ışığının malikanelerin şık kristal avizelerinden yayılan ışıklara karışıp Kanal sularına oynaşmasını seyretmek, o ışık yanan pencerelerden eski günlerin şaşaasından bugüne kalan görkemi görmek ayrı bir deneyim… Artık tekneden inme vakti, bu yazımızın da sonu demek. Ama Kanal’ın öyküleri bitmiyor. Eğer o öykülere kulak vermek isterseniz ‘Meraklısına’ kısmına bir göz atın…

Meraklısına Kanal Öyküleri

Büyük Kanal aslında Venedik tarihinin bir özeti; bazı malikaneler şık, bakımlı, bazıları metruk ama hepsi gezilesi yerler… Bir Venedik gezisi, belki bu malikanelerin hepsini gezmemize yetmez, gerek de yok zaten ama tekne turu boyunca önünden geçtiğimiz yerler hakkında kısa bilgiler, oranın öyküleri ilginç olabilir belki… Rotamız 1 numaralı vaporetto hattı…




Vaporetto 1 Numaralı Hat Durakları

Bu hat Piazzale  Roma ile Lido arasında çalışmakta ama bizi ilgilendiren duraklar: P.Roma-Ferrovia-Riva de Biasio-San Marcuola(Casino)-San Stae-Ca’d’Oro-Rialto Mercato-Rialto-San Silvestro-San Angelo-San Toma-Ca’Rezzonico-Accademia-Giglio-Salute-San Marco… Bu duraklarlar Ferrovia, Rialto, Accademia duraklarında  yukarı ve aşağı yönler için birbirine yakın ama farklı duraklar bulunmakta, dikkat etmenizde fayda var, diğerleri aynı duraktan yukarı ve aşağı yönlere gidilebiliyor.

Büyük Kanal Üzerindeki Yapılar

Ponte della Liberta- Ponte della Costituzione- Palazzo Emo Diedo- San Simeon Piccolo Kilisesi- Palazzo Adoldo- PalazzoFoscari Contarini- Ponte degli Scalzi- Palazzo Dona Balbi- Palazzo  Marcello Toderini- Palazzo Giovanelli- Fondaco dei Turchi Battagia- Ca’ Tron- Palazzo Duodo- Palazzo Priuli Bon- San Stae Kilisesi- Palazzo Coccina Giunti Foscarini  Giovanelli- Ca’Pasero- Palazzo Dona- Palazzo Correggio- Ca della Regina- Ca’ Favretto- Palazzo Morosin  Brandolin- Palazzo Camerlenghi- Rialto- Palazzo dei Dieci- Palazzo Barzizza- Palazzo Giustinian Businello- Palazzo Papadopoli- Paşazzo Dona dalle Trezze- Palazzo Dona tella Madoneta- Palazzo Bernardo- Palazzo Querini Dubois- Palazzo Grimani Marcello- Ca’ Cappello-Palazzo Pisani Moretta- Palazzo Tiepolo- Palazzo Soranzo Pisani- Palazzo Tieplo- Palazzo Giustinian Persico- Palazzo Marcello dei Leoni- Palazzo Dolfin- Palazzo Dandolo Paolucci- palazzo Civran Grimani- Palazzo Caotorta Angaran- Ca’ Balbi- Ca’ Masieri- Ca’ Foscari- Palazzi Giustinian- Ca’ Bernardo- Palazzo Bernardo Nani- Ca’ Rezzonico- Palazzo Contarini Michiel- Palazetto Stern- Palazzo Moro- Palazzo Loredan dell’Ambasciatore- Casa Mainella- Palazzi Contarinidegli Scrigni- Palazzo Mocenigo Gambara- Palazzo Querini Vianello- Accademia-  Ponte della Accademia- Contarini Polignac- Palazzo Balbi Valier- Palazzo Loredan Cini- Palazzo Barbarigo- Palazzo Mula Morosini  Centani Morosini- Ca’ Biondetti- Palazzo Venier dei Leoni- Ca’ Dario- Palazzo Barbaro Wolkoff- Palazzo Salviati- Palazzo Orba- Palazzo Genovese- San Gregorio Manastırı- Santa Maria Salute Basilikası- Punta della Dogana

Santa Lucia İstasyonu-Santa Maria di Nazareth Kilisesi- Palazzo Calbo Crotta- Palazzo Flangini- San Geremia Kilisesi- Palazzo Labia- Palazzo Querini Papozze- Palazzo Correr Contarini Zorzi- Palazzo Gritti Dandolo- Palazzo Memo Mantinengo Mandelli- San Marcuola- Ca’ Vendramin Calergi- Palazzo Marcello- Palazzo Molin Erizzo- Palazzo Soranzo Piovene- Palazzo Emo alla Maddalena- Palazzo Molin Querini- Palazzo Gussoni Grimani della Vida- Palazzo da Lezze- Palazzo Boldu- Palazzo Giusti- Ca’d’Oro- Palazzo Giustinian Pesaro- Palazzo Morosini Sagredo- palazetto Foscari- Palazzo Michiel delle Colonne- Palazzo Michiel del Brusa- Palazzo Simth Mangili Valmarana- Ca’ da Mosto- Palazzo Bolani Erizzo- Palazzo Civran- Casa Perci- Palazzo Ruzzini- Fontego dei Tedeschi- Palazzo Dolfin Manin- Palazzo Bembo- Ca’ Loredan- Ca’ Farsetti- Palazzo Cavalli- Palazzo Grimani- Palazzo d’Anna Viaro Martinengo- Palazzo Querini Benzon- Palazzo Curti Valmarana- Palazzo Spinelli- Palazzo Garzoni- Palazzo Valfi- Palazzo Erizzo Nani Mocenigo- Pal azzo Moro Lin- Palazzo Grassi- San Samuel Kilisesi- Palazzo Malipiero- Ca’ del Duca- Palazzo Falier- Palazzo Giustinian Lolin- Palazzo Cavalli Franchetti- Palazzo Barbaro Granda- Palazzo Minotto Barbarigo- Palazzo Fero Fini- Palazzo Contarini Fasan- Ca’ Giustinian- Palazzo Treves de Bonfili- Harry’s Bar- Fonteghetto della  Farina

Palazzolardan Öyküler

Önce sağda Palazzo Diedo’yu göreceğiz; 18 yüzyıl sonuna ait bu Neo klasik malikanede, Venedik Cumhuriyeti’nin donanmasının son komutanı doğmuş. San Simone Piccolo Kilisesi’nin yanında ise 16 yüzyılda yapılmış Rönesans sarayı, Palazzo Foscari-Contarini  var; büyük dük Francesco Foscari’nin ait olduğu ailenin sonraki kuşaklarına ait bir saray. Francesco Foscari, 1450’lerde ki İtalya’da diğer şehirlerle savaşmaya kafayı takmış, İstanbul’un fethi bile onu bu saplantısından vazgeçirmemiş. Aynı sırada biraz ilerde ise Palazzo Gritti’yi göreceksiniz. Burası 16 yüzyılın entelektüel düklerinden  Andrea Gritti’nin üyesi olduğu ailenin malikanesi olarak 1525’te inşa edilmiş ama Andrea Gritti buranın keyfini süremeden ölmüş.  Andrea Gritti, 1497’de İstanbul’a Venedik elçisi olarak gelmiş ve Osmanlı Sarayı ile yakın ilişkiler kurmuş.  Bu ilişki çok da kolay bir ilişki olmamış galiba; Osmanlı topraklarında casus diye hapse de girmiş, Venedik’te ‘Osmanlı Yaltakçısı’ olarak da anılmış. Yine de İstanbul günleri renkli geçmişe benzer; üç kadınla yaşamış ve gayrimeşru oğulları İstanbul’un sefasını sürmeye devam etmişler. Scalzi Köprüsünün solunda Palazzo Calbo Ctotta’yı göreceksiniz; 14 yüzyılda Calbo ailesinin malikanesi olarak Gotik tarzda yapılıp 17 yüzyılda bugünkü Rönesans tarzındaki halini almış, bir çok kez el değiştirmiş, en son Ctotta ailesine geçmiş, halen özel daireler halinde kullanılmaktaymış. Yanında ise 17 yüzyılın önde gelen Sardi’nin eseri olan Palazzo Flangini görülebilir; bu barok yapı içerisinden kardinal çıkarmış olan Kıbrıslı Flangini ailesi için yapılmış. San Geremia Kilisesi’nin hemen yanında Canale di Cannaregio tarafında Palazzo Labia yer alıyor; 17-18 yüzyılda yapılan bu barok sarayın balo salonu freskleri göz alıcıymış ama ziyaret saatleri çok kısıtlı olduğu için ben göremedim. Bu arada Campo San Geremia bölgesi alış veriş için  çok uygun bir yer, aradığınız şeyleri daha ucuza burada bulabilirsiniz. Palazzo Labia’nın baktığı Canale di Cannaregio üzerinde, tam karşıda yer alan Palazzo Querini’nin ön cephesindeki aile arması dikkat çekici; Querini ailesinin koleksiyonları ise Fondazione Querini Stampalia’da sergilenmekte… Hemen yanında ise, aile armasındaki kalplerden dolayı Kalpler Evi olarak bilinen Ca dei Curoi bulunuyor. Karşıda sağ kıyıda ise Palazzo Dona Balbi’yi görebilirsiniz; sade görünüşlü bu 17 yüzyıl malikanesi, evlilikle birleşen iki büyük Venedik ailesinin ismini taşıyormuş. Türk Hanı’nın hemen yakınında Fondaco del Megio dikkatinizi çekecek. Tam taş surat bir bina; burası 13 yüzyılda tahıl ambarı olarak yapılmış, Venedik simgesi Aziz Markos Aslanı ise sonradan eklenmiş, şimdi ise ilk okul olarak kullanılmaktaymış. Buranın hemen yanında sivri kuleleriyle dikkatinizi çekecek Palazzio Belloni Battagia var; 17 yüzyılda Venedik aristokrasisine giren Belloniler için Longhena tarafından yapılmış, süslü ön cephe işçiliğiyle Barok’un hakkını veren bir malikane… Yanındaki Palazzo Tron ise 16 yüzyılda Tron ailesi için inşa edilmiş,  bugünse Üniversite bünyesinde kullanılmakta; aileden bir dük çıkmış ve bir çok da devlet adamı, Bavyera Elektörü Maximilian da 1684’te burada kalmış ama en çok 1775’te  İmparator Joseph II için verilen balo ile ünlüymüş. Karşıda sol kıyıda başka bir palazzo, Palazzo Vendramin Calergi mutlaka diğer binalar arasından sıyrılarak dikkatinizi çekecektir çünkü burası şehrin en sükseli kumarhanesi; Mauri Coducci’nin tasarladığı bu erken dönem Rönesans binası Loredan ailesi için yapılmış ama  el değiştirip en son Calergi ailesine oradan da Şehir Yönetimine geçmiş, binanın  kötü anlar barındırması normal, kumarhanede kaybedenlerin yürek acıları yeter ama hatırlanan en kötü anısı, Wagner’in burada ölmesi, hatta anısına 1995’te bina içinde küçük bir müze de açılmış ama buraya ulaşmak biraz sorunlu, normal iskeleden buraya gelemiyorsunuz, cebiniz dolu olarak  özel gondollarla ancak… Tesadüfe bakın ki hemen yanındaki Gotik tarzdaki 1485 yapımı Palazzo Marcello ise, bir başka bestecinin, Benedetto Marcello’nun doğduğu yermiş. Onun yanında içinden bir dük çıkarmış önemli aristokrat ailelerden Erizzo ailesi için yapılmış Barok görünüşlü Palazzo Erinzo,  bugün özel mülk ama içinde Osmanlılara karşı savaşan Paolo Erizzo’nun resimleri mevcutmuş. Sol kıyıdaki yanyana dizilen malikanelerden biri de Palazzo Emo 17 yüzyılda ünlü Venedikli generalin ailesi için yapılmış; hem Grande Canal hem Rio della Maddalena’ya cephesi olan sade bir yapı. Karşı kıyıda sağda ise, San Stae Kilisesi… Burada dikkati çeken bir yer de 15 yüzyılda yapılmış olan Gotik Ca’ Foscari… Gezimiz Ca Pesaro ile aynı sırada olan ve adını Kıbrıs Kraliçesi Caterina Cornora’dan alan Ca’ corner della Regina’nın önünden geçerek devam edecek. Kraliçe olmuş ama kaderi kötüymüş Caterina’nın; Kıbrıs Kralı II James’in eşi olan Caterina, evlendikten kısa süre sonra dul kalınca 1489’a kadar kraliçe olarak hüküm sürse de sonra  bir ‘Venedik kızı’ olarak adayı Venedik Cumhuriyetine vermeye mecbur bırakılmış, işte o kraliçe Barok tarzdaki bu malikanede yaşamış. Hemen yanında ise bugün Hotel Cassiano olarak kullanılan ressam Giacomo Favretto’nun evi Casa Favretto yer almakta. Buranın hemen karşısında ise yine bir otel olan 16 yüzyıl freskleri hala görünebilen Palazzo Barbarigo bulunuyor. Hemen yanında da Rönesans tarzındaki Palazzo Gussoni Grimani Della Vida; 16 yüzyıl ortalarında Gussoni ailesi için yapılan bu Saray en son Della Vida ailesi tarafından alınmış. Bir başka görkemli saray, Palazzo Fontana Rezzonico da hemen yanında yükselmekte; bu kırmızı renkli 17 yüzyıl binası Papa Clement XIII doğduğu yermiş. Yanındaki Neoklasik tarzdaki Palazzo Miani Coletti Giusti’yi geçince bence Kanal’ın en çarpıcı yapılarından biri olan Ca’d’Oro’ya varıyoruz. Gezimize devam ederken 14 yüzyıla ait Bizans-Gotik tarzındaki Palazzo Sagredo’yu göreceğiz, burası şimdi bir otel. Dük Marco Foscari’nin evi olan Palazzetto Foscari’yi geçtikten sonra Barok tarzındaki Palazzo Michiel dalle Colonne’yi görürüz; revaklarıyla dikkat çeken bu yapı bir çok kez el değiştirmiş ve 17 yüzyıldaki sahibi Mantova Dükü zamanında burası ahlaksızlık yuvası olarak anılır olmuş, tombul hanımlara olan düşkünlüğüyle zamanının din adamlarını çileden çıkarmış. Yanındaki aslında Gotik tarzda olan Palazzo Michiel del Brusa ise 1774’teki yangından sonra yeniden yapılmış, bugünse sanat sergilerine ev sahipliği yapmaktaymış. Yanında ise yine otele dönmüş bir malikane bulunmakta; 18 yüzyılda İngiltere’nin elçisi Joseph Smith için klasik tarzda yapılmış olan muhteşem Palazzo Mangili Valmarana. Hemen yanında da Kanalın belki en eski yapısı olan Ca’da Mosto;  13 yüzyılda Venedik-Bizans tarzında Mosto ailesi için yapılmış, Portekiz’e esir taşıyan ünlü denizci Alvise da Mosto burada doğmuş ve 16-18 yüzyıllarda otel olarak kullanılmış olan yapı halen boşmuş.  Karşısındaki Palazzo Mortosini Brandolin ise, soylulukları 9 yüzyıla kadar inen Morisine ailesine ait bir malikane… Yanındaki Tribunale Fabrika Nuove ise 1555’de Sansovino imzalı Pazar yeri olup bugün Mahkeme binası olarak kullanılmaktaymış. Yanındaki Rönesans tarzındaki Palazzo Grimani bugün temyiz mahkemesi olarak kullanılsa da, 1556’da Rönesans tarzında Vali Giramolo için yapılan bir yapıymış. Yanındaki 19 yüzyılda otele dönüştürülen Ca’Corner Martinengo Rava’ nın konukları arasında yazar James Fenimore Cooper’da varmış. Yanındaki ikili binalar Palazzo Farsetti ile Palazzo Loredan 12 yüzyılda inşa edilmiş, 18 yüzyılda birleştirilmiş, bugünse Şehir Meclisine ait; Venedik manzaraları ile ünlü Canova, zamanında buradaki okulda yetişmiş. Yanındaki Casetta Dandola 1192-1205 arasında Dük olan Enrico Dandolo’nun doğduğu yermiş. Sonra gelen Palazzo Bembo; 15 yüzyılda Gotik tarzda soylu Bembo ailesi için yapılan ama defalarca tadilattan geçen bir  malikaneymiş, Rönesans kardinali Pietro Bembo’nun da doğduğu yermiş, bugün çağdaş sanat sergileri yer almaktaymış. Bir 13 yüzyıl yapısı olan Palazzo Bolani, 16 yüzyılda şair Pietro Ariteno’nun yaşadığı yermiş. Rialto’ya gelmeden bu kıyıdaki son malikane ise Palazzo Manin-Dolfin, 1540’da Sansovino tarafından yapılmış ama bugüne sadece Klasik ön cephesi ulaşmış. Karşı kıyıdaki aynalı holüyle ünlü 1560 yapımı Rönesans tarzındaki Palazzo Papadopoli’nin yanında bulunan Palazzo Barzizza 13 yüzyıldan kalma ön cephesiyle bizi selamlamakta. Rialto’nun kıyısındaki köşeli yapı  Palazzo Camerlenghi ise 1488’de yapılmış, üstü maliye idaresi, altı ceza eviymiş. Rialto’dan sonra sağ kıyıda  11 yüzyıl yapısı olan Palazzo Capello Malipiero 1622 yılında yeniden inşa edilmiş ama hala odalarında genç Casanova’nın maceralarının fısıldandığı duyulabilirmiş, 15 yaşındaki Casanova renkli hayatının başlangıcını burada yapmış. Yanındaki Palazzo Grassi ise 1730’larda inşa edilmiş, 1984’te Fiat tarafından alınıp sanat galerisine dönüştürülmüş. 13 pencereli yer olarak bilinen Palazzo Moro Lin, 1670’de ressam Pietro Liberi için iki Gotik yapının birleştirilmesiyle oluşturulmuş. Aynı sıradaki Palazzo Mocenigo ise dört palazzodan oluşmuş, 1818’de Byron burada kalmış. Karşı kıyıda ise Palazzo Giustinian, 1858-1859’da Wagner’in kaldığı ve Tristan ve Isolde’yi yazdığı yermiş. Yanındaki Ca’ Foscari, 1437’de Dük Francesco Foscari için yapılan bina bugün Üniversite’ye aitmiş. Aynı sıradaki Palazzo Balbi’de ise Napoleon 1807’de şerefine düzenlenen yarışları buradan izlemiş. 17 yüzyıl başına ait Klasik bir yapı olan Palazzo Grimani’den sonra Rio San Polo’nun köşesindeki Rönesans havalı Palazzo Persico ise Lombarda usulü 16 yüzyıla ait bir malikaneymiş. Yanında bulunan 1560 yılında terası ile ünlü olan Palazzo Barbarigo della Terrazza’ daki Titian resimleri 1850’lerde Çara satılmış ve bugün Hermitage Müzesinde sergilenmekteymiş. Palazzo Capello Layard ise Ninova’yı bulan arkeolog Sir Austen Henry Layard’a aitmiş.  Karşısındaki Gotik Palazzo Garzoni ise bugün Üniversite’nin mülkiyetindeymiş. Aynı sıradaki Palazzo Corner Spinelli Mauro Coducci’nin eseri olup 16 yüzyıl başında yapılmış ve dönemin örnek yapılarından biri olarak gösterilmiş. Sonra gelen 15 yüzyıla ait Gotik  Palazzo Loredan, 1752-1762 arası Dük olan Loredan’ın eviymiş. Sonra da 1609 yapımı Palazzo degli Scrigni görülüyor; buranın konukları arasında Lady Diana da varmış Karşısındaki Palazzo Falier ise, 1355’te vatana ihanet suçundan dolayı başı kesilen Dük Marino Faliero’nun eviymiş; bazıları eşinin onurunu koruduğunu, bazıları rejim değiştirmeye çalıştığını iddia etmiş ve bu olay Byron ve Casimir Delavigne romanlarına, Donizetti operasına konu edilmiş. Aynı kıyıda Accademia’nın hemen yanındaki Palazzo Franchetti Cavalli ise, Avusturya Friedrich’in 1836’da öldüğü yer, 1565 yılında yapılan bu bina bugün Istituto Veneto di Scienze’ye ev sahipliği yapmakta… Yanındaki 1425’te yapılan Venedik Gotiği tarzındaki Palazzo Barbaro ise ağırladığı ünlülerle adından bahsettiriyormuş; Henry James Aspern’in Mektupları’nı burada yazmış, Monet ile Whistler burada resim yapmış. Aynı kıyıda Kanalın en küçük evlerinden Casetta della Rose , şair Gabriele d’ Annunzio’nın eviymiş.  Ca’ Grande ise Sansovino tarafından Kıbrıs Kraliçesi’nin yeğeni için tasarlanan Klasik bir yapıymış, içinde ise aile soy ağacının tasviri bulunmaktaymış, bu günse Eyalet İdaribinası olarak kullanılmaktaymış. Accademia tarafından ilerlerken Rönesans şahikası Palazzo Contarini del Zaffo’yu görürsünüz, 1400 sonlarına doğru Contarini ailesi için yapılmış.  Aynı sıradaki Palazzo Barbarigo ise mozaikleriyle gözünüze çarpacak. Guggenheim’dan sonra ön cephe süslemeleriyle dikkatinizi çekecek Palazzo Dario’nun esas ünü uğursuzluğu; 1479’da burayı yaptıran Giovanni Dario’dan sonra kızı Marietta, kocasının iflasından sonra intihar edince felaketler zinciri başlamış, sonraki sahibi Abdit Abdoll’un iflas etmiş, İtalyan tenor burayı almak üzereyken kaza geçirmiş, The Who grubunun menajeri Christopher Lambert artık lanetten m, aldığı haplardan mı bilinmez hortlaklar görüp evden kaçmış, sonraki sahibi Fabrizio Ferrari iflas etmiş, Raul Gardini iflas edip intihar etmiş, en son malikane bir Amerikan şirketine geçmiş, nefesimizi tuttuk, bu sefer ne olacak diye bekliyoruz… Neyse ki hemen yanındaki Palazzo Salviati, muhteşem cam mozaikli ön cephesiyle gözümüzü gönlümüzü açıyor, burası Salviati cam fabrikasının idari merkeziymiş. Yanındaki 1892’de çakma Gotik tarzda yapılmış Ca’ Genovese’yi görüp bakışlarımızı Santa Maria della Salute Basilikası’na kaydırıyoruz. Karşı kıyıda ise  14 yüzyıla ait Gotik Palazzo Gritti Pisani bugün lüks bir otel. Zarif süslemeli 15 yüzyıl yapımı Palazzo Contarini Fasan ise Shakespeare’in Othello’sunda Desdemona’nın evi olarak kabul ediliyormuş; bu işin kurgu kısmı, gerçekte ise 1550’lerde Osmanlılara karşı mücadele eden milli kahraman Nicola Contarini burada yaşamış. Rönesans tarzındaki Palazzo Tieplo’da bugün bir otel olarak kullanılmakta ama  1310’da başarısız bir ayaklanmaya karışan Tiepolaların malikanesiymiş. Ön cephesindeki resimler, heykeller, fresklerle göze çarpan Palazzo Treves Bonfili, Neoklasik tarzda 17 yüzyıl yapımı bir yapı. Bienal’ın yönetim merkezi olan Palazzo Giustinian, zamanında Verdi, Proust, Turner gibi sanatçıları ağırlayan bir otelmiş. San Marco Meydanını süsleyen binalara varmadan geniş bir yeşil alan gözünüze çarpacak; burası Napoleon’un yaptırdığı,  kraliyet bahçeleri olarak bilinen Giardinetti Reali, dinlenmek ve manzara seyretmek için harika bir park… Dinlenmek için bir seçenek de Harry’s Bar; Dünyanın ilk Harry’s Bar’ında bir dinlenme içkisi iyi gidebilir.

Böylece San Marco Meydanı’nı çevreleyen binalara ve Dükler Sarayı’na varıyoruz. Artık Venedik’in sokaklarına dalmak zamanı.

San Marco, Dükler Sarayı ve çevresindeki tarihi yapılar ve müzeleri gezmek isterseniz;

Venedik Gezi Rehberi I- San Marco Meydanı

Ayrıca benimle birlikte ünlü Venedik Karnavalı sırasında gezmek ve karnaval öyküsünü okumak isterseniz;

Venedik Karnavalı – Bir Maskeyi Sevmek

linklerinde yer alıyor.

Dünyanın en güzel bulvarını gezerken öykülerine de kulak verdik, bu arada belki bizim de bir öykümüz olmuştur dalgaların tanık olduğu… İyi gezmeler…

Yorumlarınızı Buraya Yazabilirsiniz