Valencia Gezi Rehberi – Akdeniz Kafası….

Valencia tam bir Akdeniz şehri ama yine de uzun yıllar denize mesafeli durmuş bir şehir.  Şöyle düşünün; İstanbul’un can damarının Karaköy-Eminönü /Boğaz değil de Maslak olması ya da İzmir’in ana noktasının Konak-Alsancak değil de Bornova olması gibi bir şey. Deniz şehri ama deniz kıyısında değil. Yine de havası, yaşantısı, alışkanlıkları tam bir Akdenizli.

Ben Mart 2018’de Valencia’ya gittim. Yol dahil 5 günlük bir geziydi ancak bana kalan 3 tam gün oldu. Bu yazı gezimden geri kalanlar. Kendi ilgi alanlarıma göre gittiğim yerleri sizlere aktarmanın yanında gitmediğim ama başkalarına ilginç gelebilecek yerleri de mümkün olduğunca  yazıya dahil ettim. Çektiğim resimleri kullandığım yerler, bizzat gittiğim yerler. Bu arada benim şansıma, gittiğim dönem Valencia’nın meşhur (gitmeden önce haberim yoktu) Fallas Festivaline denk geldi; bu durum gezimi daha da renklendirdi. Fallas Festivali için tıklayınız

Şehrin sokaklarına  dalmadan önce ilgilenenler için Valencia’nın tarihinden bahsedeyim biraz. Sizi Valencia ile tanıştırırken bir yandan da kulaklarınıza hitaben 1926 tarihli Paul Whiteman’ın Valencia şarkısının Placida Domingo versiyonunu koyalım; bir yandan Valencia tarihini okurken  bir yandan da şarkıyı dinlersiniz

Şehrin isminin orjinali Romalılardan geliyormuş; hem kale hem hayırlı alamet anlamına gelen Valentia… Romalılardan önce burada Yunan ve Kartacalılar da yerleşmiş ama şehrin tarihi MÖ 138’de Romalıların gelmesiyle değişmiş. Burası MS 3 yüzyılda hristiyanlaşmış ve bunun en ağır bedelini de Aziz Vincent Martyr ödemiş; bu nedenle kendisinin hatırasını sokak isimlerinde, anıtlarda görebilirsiniz. Vizigot akınlarından sonra MS 709’da şehir İslamla tanışmış ve ismi Balensiya olmuş.  MS 709’da Müslümanların El Cid dedikleri Rodrigo Diaz de Bivar 1094’te burayı fethetmiş (1099’da da Valensia’da ölmüş). Bu arada Mağribiler burayı tekrar ele geçirmişler. Şehir ancak Kral I Jaime/James tarafından Puig savaşından sonra 1238’de tam olarak Müslümanlardan geri alınmış. Bundan sonra şehrin Müslüman nüfusunun yerine Aragon ve Katalonyadan hristiyan aileler yerleştirilmiş. Böylece kurulan Valencia Krallığı ilk toplumsal kuralları, kanunları (fueros) düzenlemiş. 15.yüzyıl Valencia’nın genişlediği bir dönemmiş; özellikle Alphonse Magnanimous  zamanında Valencia Avrupa’nın en önemli şehirlerinden biri olmuş. 16 yüzyılda sel ve veba salgınları yanında bir de Germen tehditiyle sarsılan şehir, yine de Rönesansın ışıltısıyla parlamaya devam etmiş. 1700’de Charles II ölünce Valencia, Arşidük Avusturyalı Charles’ı desteklemiş ama Almansa Savaşı’nda Bourbonlar kazanınca Phillip V Valencia’nın bağımsızlığına son vermiş. 1808-1813 arasındaki Bağımsızlık Savaşında Valencia Fransızlara direnmiş. Daha sonra Ferdinand VII’nın kızı Isabella II yerine oğlu Don Carlos’u destekleyen gelenekselci Carlistlerin savaşında soyluların hakları kısıtlanmış ve bir çok manastır kapatılmış. 1900’lerde çevre şehirlerinde katılımıyla genişleyen Valensiya ressam Joaquin Sorolla, heykeltraş Mariano Benlliure, yazar Vicente Blasco Ibanez öncülüğünde entelektüel hayatın da merkezi olmuş. İspanya İç Savaşı çıktığında demokratik seçimle yönetime gelen İspanya hükümeti Valencia’ya taşınmış ve Kasım 1936’dan Ekim 1937’ye kadar burada kalmış. Franco’nun birlikleri ise 30 Mart 1939’da şehre girmiş. Bu dönem açlık ve kıtlık dönemleri olarak hatırlanıyormuş.  14 Ekim 1957’de Turia Nehrinin taşması sonucu büyük bir sel felaketi yaşanmış, ancak bu durum Şehrin çehresinin yenilenmesine neden olan bir dönüşüme yol açmış. 1960’lardaki ekonomik rahatlama ile birlikte şehir gelişmiş. İç Savaş sonrası demokrasiye dönülünce 29 Nisan 1982’den itibaren Valencia otonom  bir yönetime kavuşmuş. Bugün Valencia, 800.000 nüfuslu modern bir şehir; İspanya’nın üçüncü büyük şehri ve Valencia eyaletinin de başkenti…

Ulaşım

Valencia yürüyerek çoğu yerini görebileceğiniz bir şehir ama özellikle deniz kenarına gitmek isterseniz ya da Turia Nehir yatağında kurulan Bilim ve Sanat Şehrini gezmek isterseniz toplu taşımaya ihtiyacınız olabilir. Havaalanından başlayarak şehir ulaşımı hakkında size ip uçları vereyim. Ayrıca anlattığım her yer ile ilgili temel ulaşım bilgileri de yazıda o bölümde yer alacak.




Öncelikle size bir kıyak; Türkiye’den Valencia’ya giderken mümkünse uçağın sağ tarafında pencere kenarında bir yer alın; hava uygunsa, şehre yaklaşırken yukarıdan kuş bakışı olarak tüm şehri görebileceksiniz.  Böylece İstanbul’dan yaklaşık üç saatlik bir uçuş sonrası, pilotun da katkısıyla daha yere inmeden şehirle samimi bir selamlaşmanız olacak…

Şehrin 8 km uzağında olan havaalanından merkeze ulaşmak kolay; en pratiği havaalanı çıkışındaki metro ile 3 veya 5 numaralı hatlarla şehir merkezine (Xativa veya Colon) yaklaşık 20 dakikada gelebilirsiniz. Bedeli 3,90 Euro, 1 Euro da kart için veriyorsunuz. Onun için kartı saklayın, dönüşte de kullanacaksınız. Ayrıca metro çıkışlarında da  kartı tekrar okutmanız gerekiyor. Metro ile 5.30-24 arası şehir ulaşımı mümkün. Biletler gişelerden ya da makinelerden alınabiliyor. Metro olmazsa 150 numaralı otobüs ile de şehre ulaşabilirsiniz. Ücreti 1,45 Euro; 45 dakika süren bir yolculukla şehir merkezine ulaşabiliyorsunuz, saat 5.25-22 arası, 20 dakikada bir otobüsler faaliyette.

Şehir bölgelere ayrıldığı için metro ücretleri ona göre belirleniyor. Tek biniş birinci bölge 1,50, ikinci bölge 2.10, üçüncü bölge 2.80, dördüncü bölge 3.90 Euro olup 30 dakika geçerli. 10 binişlik metro kartı ise, yine bölgelere göre sırasıyla, 7.20, 10.40, 14 ve 20 Euro.

Eğer gezinizi tamamen toplu taşıma ile yapacaksanız o zaman Valencia Kart almanızda fayda var. İndirimsiz fiyatı 24 saatliği 15,  48 saatliği 20 ve 72 saatliği 25 Euro. Bedava toplu taşıma sağladığı gibi, bir çok müzeye ücretsiz giriş ve bazı tur, gezi otobüsleri ve park girişlerinde indirim de sağlamakta.

Ben şehri gezmek için gezi otobüslerini kullandım. Valencia’da iki gezi otobüsü var. Biri Tour por Valencia, diğeri de Bus Turistic Valencia. Aslında ikisinin de gezi rotaları aynı. İkisinin de tek ve iki günlük gezi seçenekleri var. Ve ikisinin de kalkış noktası Plaza del Reina. Her ikisinin de aynı iki gezi rotası var; A rotası tarihi merkezi, B rotası Ciudad de las Artes y las Ciences (sanat ve bilim şehri) ile deniz kenarını esas alıyor. Ben, sanki daha sık otobüs kaldıran Bus Turistic’i seçtim.  Bunun bir günlüğü 17, iki günlüğü 19 Euro. (Valencia kartınız varsa bir günlük bedeli 16 Euro oluyormuş ama tabii neredeyse her yeri yürüyerek gezilebilecek bir şehirde hem kart hem gezi otobüsü neden alınır, bilemedim). Eğer Albufera Gölü gezisini de eklerseniz hepsi birden 30 Euro. Ama sadece Albufera Gölü gezisini de alabilirsiniz, o da 17 Euro. (Tour por Valencia fiyatları günlük 16, iki günlük 18 Euro).

Turist Enformasyon Ofisleri ise, merkezde Plaza del Ayuntamiento (Belediye Binasının hemen yanı), Calle la Paz (Plaza del Reina’dan giden yolun sonunda). Havaalanında da bir danışma ofisi bulunmakta.

Gezelim Görelim

Valencia deniz kenarı ulaşımı dışında yürüyerek gezilebilecek bir yer. Belki Ciudad de las Artes y las Ciences ve Biopark’ı gezmek de yorucu olabilir ama tarihi kısımda her şey birbirine çok yakın. Turia nehir yatağı ile Estacion del Norte (Kuzey Tren İstasyonu) arasındaki Guillem de Castro, Blanquerias, Conde Trenor, Pintor Lopez, Colon ve Xativa ile çevrelenmiş, Ciutat Vella olarak geçen bu tarihi kısımda bizim için en önemli noktalar Plaza del Ayuntamiento ve Plaza de la Reina ile sırtını buraya yaslamış Plaza de la Virgin. Tabii şehrin Ortaçağ havasının soluklanacağı Plaza del Carmen ve civarındaki Carmen bölgesi de göz önünde tutacağımız ana noktalardan biri.  Gezimize Valencia’nın tarihi merkezi Ciutat Vella’dan başlayalım o zaman.

Cıutat De Vella 

Aslında tarihi Valencia ile ilgili görebileceğiniz her şey bu bölgede. Ben bu bölgede gezdiğim, gördüğüm ya da gittiğim ama açık rastlayamadığım için size bilgi derlediğim yerleri anlattım. Tarihi merkez dışında kalan ama Valencia’nın tarihi dokusu içinde ele alınabilecek yerleri de (bunu belirterek) buraya aldım. Ama yine de gezimize başlamadan bu bölgedeki müzelerin, tarihi yerlerin isimlerini sıralayayım ki benim gitmediğim ama ilgimizi çeken bir yer varsa bulabilesiniz.

Müzeler: Almudin, Casa Museo Benlliure, Casa de las Rocas,Casa Museo Concha Piquer, Centro Cultural Bancaja, Centro de Artesania Comunidad Valencia, Centre del Carme, Galeria del Tossal, IVAM, La Beneficencia (Museu de Prehistorica y de las Culturas de Valencia), L2Iber Museo Soldadito de Plomo, Museo de Ceramica Gonzales Marti, Museo de la Catedral, Museo de la Ciudad Palacio del Marqoues de Campo, Museo Historico Municipal (Ayuntamiento), Museo de la Seda, Museo Taurino, MUVIM, Museo Valenciano de Historia Natural, Muma Valencia, Palacio de Cervello

Anıtlar-Binalar: Ayuntamiento, Basilica de los Desamparados, Casa de San Vicente Ferrer, Correos, Conjunto Catedralicio, Cripta Arqueologica de S.Vicente Martir, El Patriarca, Iglesia de San Nicolas, Iglesia de San Agustin, La Lonja de la Seda, L’Almonia, Mercado Central, Miguelete, Palacio de Baylia, Palacio del Borgia, Palacio de Boil Arenos, Palau de la Generalitat, Palau del Marques de Scala(Diputacion Provincial), Palau de Tamarit, Plaza Redonda, Plaza de Toros, Portal de Valldigna, Torres de Quart, Torres de Serranos, Universidad de Valencia.

Gözünüz korkmasın, buralar birbirine yakın yerler; bazısı sadece göz atmalık ya da benim ilgim dışındaydı. Hem yorulursanız çevredeki Jardines del Turia ve Jardin Botanico’da gönlünüzce dinlenebilirsiniz. O zaman gezmeye başlayalım.

Plaza del Ayuntamiento ve Belediye Binası

Bu alanın bir zamanlar San Francisco Manastırı’nın bahçesi olduğunu düşünürseniz 20. yüzyılla beraber bölgenin geçirdiği değişimi daha iyi anlarsınız. Alan bugün şehrin ana kesişme noktası; belki düş bayıl bir güzelliği yok ama yine de çok etkileyici binalarla çevrilmiş, bir park ve havuzdan oluşan bir bölge. Tabii buradaki en kayda değer yapı Belediye Binası. Belediye binası ortada saat kulesinde birleşen iki ayrı bloktan oluşuyor. Bir taraf, 1854 yılına kadar eğitim birimi olarak görev yapan Casa de Ensenanza; 1906 ile 1930 arası elden geçirilmiş ve barok bir havaya büründürülmüş. Ayrıca mimarlar Francisco de Mora y Berenguer ve Carlos Carbonell Pañella tarafından ek bir bölüm de yapılmış. Sonuçta eklektik ama görkemli bir belediye binası çıkmış ortaya. Belediye binası Pazartesi-Cuma günleri arasında saat 10-13.30 arası ziyarete acık ama ben Fallas festivalinin gazabına uğradım, o dönemde ziyarete kapalıymış, en azından bana öyle dendi. Ama Fallas boyunca her gün saat 14 civarı yapılan masclete (gün içindeki havai fişek gösterileri) izlemek için harika bir yer.  Bunun dışında, mermer merdivenlerinin büyüleyici olduğu, toplantı salonunun görülmesi gerektiği, ayrıca için de Kral I James’in kılıcı, Senyera denen sancak gibi eserleri barındıran  Şehir Tarihi Müzesi bulunduğu belirtiliyor.

Meydan başka görkemli binalarla da çevrili. Örneğin 1915 yılı yapımı Postane bunlardan en göze çarpanı. Ayrıca ana yol üzerindeki  bazı yapıların teraslarından 2 Euro karşılığı şehir manzarasını seyredebilirsiniz. Alandaki havuz ve çiçekçiler de ayrıca buraya renk katmakta. Bu alan her ayın son pazarı trafiğe kapatılıyormuş.




Burası sadece alanı çevreleyen muhteşem binalar için değil, ilginizi çeken çoğu yere yakın olduğu, her zevke yatkın lokantaları, her keseye uygun otelleri ile de dikkatinizi çekecek bir yer. Ayrıca  Meydan’da, Ribera ve Passeig Russafa Sokağı çevresindeki trafiğe kapalı yollar, gezinmek, bir şeyler atıştırıp içmek, alışveriş yapmak için çok uygun bir alan. Futbolseverlerin ilgisini çekebilir; tam meydanda (Marques de Sotelo’nun köşesinde) Valencia futbol takımının mağazası var. Ayrıca Belediye Meclisi binasının hemen yanında turist enformasyon ofisi bulunuyor.

Burası şehrin en önemli merkezlerinden, kaldığınız yer uzaksa, buraya 6, 14 ve 35  numaralı otobüslerle ve 3 ile 5 numaralı metro (Xavita durağı) ile gelinebiliyor.

Plaza del Reina

Plaza del Ayuntamiento’dan San Vicente Martir caddesi ile 10 dakikada ulaşılabilen Plaza de la Reina, şehrin can damarı. Bir çok otobüs ve metro hattının kesişme noktası olan bu alan şehir gezi turlarının da başlangıç durağı. Şehrin en turistik bölgesi; lokantalar, kafeler, mağazalar da bu havada. Meydana açılan yan yollarda el sanatları ile uğraşan dükkanlara rastlayabilirsiniz. Ayrıca burası şehrin iş merkezi de… Bu Meydanın hemen arkasında (Katedralin öbür yüzü) bulunan Plaza de Virgen alanı da mutlaka yolunuzun düşeceği bir yer. Özellikle bu Meydandaki Neptün Çeşmesi’nin etrafındaki kafeler, Ortaçağ havasındaki bölgede gezmekten yorulanlar için harika bir dinlenme alanı. Ama bizi burada en çok ilgilendiren yer tabii ki katedral.

Valencia Katedrali (Seu)

Plaza de la Reina ve Plaza de la Virgen’e hakim bir konumda bulunan ve Valensia’nın simgelerinden biri olan temelde gotik tarzdaki bu Katedral, aslında yapıldığı 1262 yılından tamamlandığı 17/  yüzyıla kadar birçok mimari esintiyi içinde barındıran eklektik bir bina; gotik ağırlığının yanında rönesans, barok, neo klasik etkileri de içeren bu Roman Katolik Katedral bir camii üzerine yapılmış; hoş, o camii de bir Roma tapınağının üstüne yapılmışmış ya neyse… Katedralin değişik tarzları en iyi kapılarında görülmekte. 

Ana giriş Puerta de los Hierros barok, 1300’lere  ait Puerta de los Apostoles gotik ve Katedralin en eski kapısı olan 1260 yılına ait Puerta del Palau ise romanesk. Palau Kapısı’nın 14 kafadan oluşan kornişinin ise ilginç bir öyküsü varmış; bu kafalar I.James’in  yedi askerinin Lleida’dan gelen kızlarla şehrin nüfusunu çoğaltmak için evlenmelerine gönderme yapıyormuş, kapıdan girince Jose Vergara resimleri sizi karşılayacak. Palau Kapısı’nın yan tarafındaki 12 sütunun her birinde ikişer dini sahne betimlenmiş. Virgen Alanına açılan ve eskiden bir caminin girişi olan Havariler Kapısı’ndaki gotik vitray süsleme ile Vincente Ingles eserlerine göz atın; kapının din adamlarını betimleyen taş işçiliği de gözünüze çarpacaktır. Hierros Kapısı girişinde Valensiya başpiskoposu St.Thomas Villanueva’nın gerçek boyuttaki heykeli ve muhtelif dini karakterlere ait heykeller göreceksiniz; kapıdan girdiğinizde de, Franszico Vergara’ya ait eserler görülebilir. Sebastian Şapeli tarafında ise Blas del Pradonun resmi yer almakta.

Sekizgen olan 50,85 metre yüksekliğindeki barok  çan kulesinin  (Miquelete) yapımına 1381’de  Andreu Julia tarafından başlanmış ve 15 yüzyılda Pere  Balaguen tarafından tamamlanmış. 207 basamağı göze alıp tırmanırsanız şehrin manzarası sizi bekliyor olacak. 1356 yılına tarihlenen Santo Caliz Şapeli ise önceden rahip evi olarak kullanılmaktaymış, 12 havari ve Hazreti Meryem’in taçlandırılması sahneleriyle ünlü bu Şapel’de  rivayet odur ki, Hazreti İsa’nın son akşam yemeğindeki kadehi saklanmaktaymış; Kutsal Kase Şapeli’nde önemli dini kişilerin vücut parçaları da görülebilir, Kutsal Kase de alabaster bir muhafaza içinde yer almakta. Katedral içinde otuza yakın şapel bulunmakta ve hepsinde muhteşem resimler ve heykeller var. Barok  etkili ana cephe Els Ferrors 1703 yılında yapılmış, 1744 ‘te mimar Antonio Gilabert Fornes cephede  değişiklikler yapmış.

Katedral Müzesinde Almedina, Joannes, Goya, Jacomart, Orrente resimleri yanında bazı dini kişiliklerin kemik parçaları da bulunmakta. Bir ilginç nokta, Peuerta de los Apostoles (Havariler Kapısı) önünde her Perşembe Su Mahkemesi (Tribunal de las Aguas) kurulması. 10 yüzyıldan kalma uygulamaya göre iki yıl için seçilen sekiz kişi, Tuera nehrinin sularının kullanımından doğan sorunları çözmek için her Perşembe toplanıyormuş; gelenek hala sürdürülmekte Katedralin içindeki Rönesans freskoları da dikkat çekici.

Katedralin Müzesi (Diocesan) , Santo Caliz Şapelinde yer almakta ve Goya’nın 1799 tarihli San Francisco de Boria resmi ile 15 ile 16 yüzyıldan Rodrigo de Osona, Yanez de la Almedina, Juan de Juanes’in resimlerini barındırmakta. Ayrıca Havariler Kapısının 14 yüzyıldan kalma parçaları ile Cano’nun İsa heykeli ve değerli taşlarla süslü dini  objeleri görebilirsiniz.

Katedral Pazar günleri hariç Kasım-Mart arasında Pazar hariç her gün 10-17.30 Pazarları ise 14-17, Nisan-Ekim arası Pazar hariç her gün 10-18.30, Pazarları 14-18.30 saatlerinde ziyarete açık. Önceden randevuyla rehberli tur ayarlanabilmekte. Bu saatlerde Katedral müzesi de gezilebilmekte ancak Kasım-Mart arası Pazarları müze kapalı. Giriş ise 3 Euro.

Basilica Virgen de los Desamparados

Şehrin sembolü olan Düşkünlerin Koruyucu Azizesine adanan bu Kilise dörtgen bir yapı üstüne oval kubbeden oluşmakta. 1652 ve 1667 yılları arasında Diego Martinez Ponce de Urrana tarafından yapılan bu kilise bölgenin  ilk barok yapılarındanmış.  İçinde barok şapeller ve Azizenin mezarı bulunmakta.  Azizenin gotik tarzdaki ahşap heykelinin süslemeleri sonradan eklenmiş. Bazilikanın kubbesi Antonio Palomino tarafından yapılmış ve 18 yüzyıl İspanyol baroğunun en iyi örneklerinden kabul ediliyormuş. Bazilika, Katedrale 1659 ‘da Arco Novo adıyla anılan bir üst geçit ile bağlanmış. Alana bakan iki kapısı daha olan Kilisenin yerinin önceden Roma forumu alanı olduğuna dair tespitler bulunmaktaymış.

Palau de La Generalitat

Plaza de La Virgen manzaralı bu gotik bina, 1421 yılında idarecilerin toplantılarını yürütebilmek için kiralanan yerde Joan Corbera, Pere Compte, Gaspar Gregori tarafından 1482-1579 yıllarında gotik tarzda inşa edilmiş. 1521‘de ana yapısı tamamlanmış. 1982’de şehir özerk bir vilayet olunca Valencia Hükümet Binası olarak kullanılmaya başlamış.

Rönesans tarzı kulesinin ikizi daha sonra yapılmış. Binanın kulesi Torre Vella, şehrin geleneksel siluetinin bir parçası. Sarayda görkemli odalar taş bir verandayı çevrelemekte; asma kattaki Salas Doradas (Altın Odalar) tavanındaki panolar ve yerdeki seramik döşemeler dikkat çekici. Ortaçağ’ın tipik yapılarından, Valencia birliğinin sembolü olan taş işçiliğiyle göz dolduran bu yapının bazı odaları ve bahçesi ücretsiz gezilebiliyor ancak randevu alınması gerek ya da gezi saatlerine denk gelmeniz lazım. Ben denk gelemedim doğrusu.

Centre Arqueologic de L’Almoni

Bu yeraltı müzesinde Valencia’nın tarihine doğru bir yolculuk yapabilirsiniz. 2005 yılına kadar  arkeolojik bir kazı alanıyken daha sonra cam ile üstü kapatılarak müze haline getirilmiş bu yerde Valencia’nın ilk kuruluş izlerine kadar inilebiliyor, bizi MS 2. yüzyıla götürüyor. Romalılardan, Vizigotlardan, Müslümanlardan kalanlar üst üste yan yana kendilerine yer bulmuşlar. Tarihi merkezdeki Plaza de la Almonia’da yer alan bu müze, Vizigot Şapeli, cami ve kilisenin bulunduğu 2500 m2’lik bir alan.   Sizi şehrin ilk kuruluşundan Ortaçağ’a kadar bir zaman yolculuğuna çıkaran bu Müzedeki kalıntılar arasındaki kilise bir zamanlar hapishane olarak da kullanılmış.

Müze Pazartesi- Cumartesi 10-19, Pazarları 10-13 arası ziyaret edilebilir, girişi 2 Euro. 4,6,8,9,11,16,28,36,70,71 numaralı otobüslerle ile buraya gidebilirsiniz, metro için 3 numaralı hattı kullanacaksınız.

Museo Nacional de Ceramica Gonzales Marti  (Milli Seramik Müzesi)

Calle Poeta Querol  üzerindeki Palacio de los Marqueses de Dos Aquas içinde yer alan müze, cephesindeki abartılı süslemelerle mutlaka dikkatinizi çekecektir. Aslında 14 yüzyılda gotik tarzda yapılan bina  1740’da Hipolito Rovira tarafından   muhteşem alabaster girişiyle rokoko tarzında yenilenmiş. Rabassa de Perellos ailesinin malikanesi olan binaya 1850’lerde de eklemeler yapılmış.

1949’da Gonzales Marti’nin bağışladığı kolleksiyonla müzeye dönüşen malikanede 19 yüzyıla ait orijinal eşyaları, 18 yüzyıl arabaları, Ortaçağ seramikleri ve Alcora, Manises ve Paterna seramikleri görülebilir. Müzede ayrıca tarih öncesinden Roma, Arap dönemine oradan günümüze uzanan bir koleksiyon da mevcut. 18 yüzyıla ait bu rokoko havalı malikanenin en göze çarpıcı yanı girişi kapısı; Hazreti Meryem heykeli ve Jucar ve Turia nehirlerini temsil eden içeren taş işçiliği tasvirler parmak ısırtan cinsten.

Müze Salı Cumartesi 10-14 ve 16-20, Pazarları 10-14 arası ziyaret edilebilir. Giriş 3 Euro. Plaza de la Reina’ya 500 metre mesafede ama Müzeye 3 ve 5 metro hatlarıyla gelebilirsiniz, 6,8,9,10,11,27,31,70,71 no’lu otobüsler de Müze önünden ya da yakınından geçmekte.

Museo Del Patriarca

Patriark alanı içindeki Corpus Christi Koleji ve Kiliseden oluşan manastırdan dönüştürülmüş bu Müze 1583 yılında San Juan de Ribera tarafından yapılmış. Duvar ve tavan Bartolome Matarana’nın freskoları ile süslü.

Büyük bir Rönesans manastırı etrafında bir çok odadan oluşan yapıda Juan de Juannes, El Greco ve erken Flemenk ressamların tabloları sergilenmekte. Bunlardan biri de Ribera’nın Ecce Homo resmi… Kilisenin ana sunağındaki Ribalta’nın Son Akşam yemeği tablosu ve Felemenk duvar goblenleri de göz alıcı.

Bina İtalyan rönesansının İspanya’daki etkilerinin hissedildiği bir yer. Müze de bir şapel ve kilise de bulunmakta. Kısa süreler için açık olan yapıya giriş ücreti 2 Euro.  Bunu söyleme nedenim; Müzenin resmi ziyaret saatleri 11-13.30 arası ancak ben göremediğim yerleri gidip gelip kontrol ettiğim için birden saat 17’de kendimi Müzenin ve Şapelin içinde buldum. Müzenin sitesinde Pazar hariç her gün 10.30, 11.30, 12.30, 16.30, 17.30 ve 18.30 da rehberli turlar olduğu yazılı, belki onlardan birine denk geldim. Kilise ziyareti ise akşam 19’da ama o da her zaman değil. Yani görmek istiyorsanız deneyeceksiniz. Ama kesinlikle denemeye değer.

Lonja de la Seda (Lonja delos Mercaderes)

Burası 1482-1533 arasında Pere Compte tarafından yapılmış, Ortaçağ kaleleri gibi duran gotik bir yapı. Ortaçağ’da zenginleşen Valencia ticaretinin şekil aldığı yerlerden biri.

Lonja de la Seda, ipek kumaşının 14 ve 18 yüzyıllarda İspanya’da ana sanayi olmasından dolayı verilmiş bir isim. 2000 m2 lik bir alana yayılan bina dört kısımdan oluşmakta; kule, Consulat de Mar (Deniz Konsolosluğu), Patio de los Naranjos (portakal bahçesi) ve Sala de Contratacion veya Salon Columnario (Sütunlu salon)… Sütunlu salon bir tür görüşme, iş bağlama, iş alma bölümüymüş; gemi halatı gibi uzanan 17 metrelik sütunlarla süslenmiş salon Rönesansa geçişin de izlerini taşımakta.

Kulenin altında küçük bir şapel, üstünde ticari görüşmelerin yapıldığı salon var. Deniz Konsolosluğu ise, 1498’den beri Akdeniz’den ve ticaretten kaynaklanan sorunların ele alındığı bir jüri  makamı; tavanının ahşap işçiliğine göz atmayı unutmayın.  Çatı 28 adet çörten ve groteks figürlerle bezeli, su oluklarını çevreleyen çörtenler binanın gotik havasını artırmakta. Burası için en iyi korunmuş gotik bina deniliyor ama işin açığı sadece iç kısım orjinalmiş, dış cephe 1879’da neoklasik tarzda elden geçirilmiş. 

1996’da Unesco tarafından Dünya Mirası listesine alınan yapı Pazartesi Cumartesi arası 10-14 ile 16.30-20.30, Pazarları 10-15 saatlerinde gezilebilir ve giriş 2 Euro, Cumartesi ve Pazarları giriş ücretsiz.  Ayuntamiento ve Reina meydanlarına çok yakın ama 5b, 7, 27, 28, 60, 62, 81 numaralı otobüsler buraya gelmekte.

Mercado Central

Bu Pazar alanı, Lonja de la Seda’nın tam karşısı. Buranın geçmişi İslam dönemine kadar gidiyormuş; ticaret yanında boğa güreşleri, kutlamalar, hatta idamlar bile yapılmış bu alanda.

Mercado Central ise Plaza del Mercado’da daha önce aynı yerde 1839 yılına ait bir binanın yerine  Alejandro Soler March ve Francisco Guardia Vial tarafından 1910-1928 arası Art Nouveau tarzında yapılmış.   Mercado Central 8000 m2 alanı, eğimli çatısı ve seramik döşemeleriyle turistik bir çekim merkezi oluşturmuş.  Peynirden kurutulmuş ahtapota her türlü yiyeceği bulabileceğiniz bu alan pazarları hariç her gün sabahtan akşama hizmet vermekte. Pazar günleri de Plaza del Mercado’da bu Pazar alanının önünde ikinci el pazarı kuruluyor; denk gelirseniz göz atın, magnetler 1 Euro… Mercado Central’in bir benzeri de Colon’da bulunmakta. Calle del Conde de Salvatierra’da bulunan Mercado de Colon, Francisco Mora Berenguer tarafından tasarlanmış ve 1942’de tamamlanmış. Aynı şekilde Rufaza semtinde de Mercado de Rufaza olarak bilinen bir market bulunmakta.

Estacion del Norte (Kuzey Tren İstasyonu)

Treni kullanmanız gerekmez, şehrin tarihi merkezinin alt ucunda yer alan bu yapıyı, şehrin önemli bir anıtı olarak da görmeniz de fayda var. Calle Xavita üzerinde 1906-1917 yıllarında Demetrio Ribes tasarımıyla yapılan art nouvea tarzındaki bu görkemli istasyonun Jose Mongrelle yapımı giriş mozaikleri özellikle dikkati çekiyor. Dış cephe portakal ve portakal çiçeği desenleriyle bezeli. Boğa güreş arenasının hemen yanında yer alan İstasyon 3,5,7,9 sayılı metrolar buradan geçmekte.

Plaza de Toros

Kuzey Tren İstasyonunun hemen yanında yer alan, 1859’da açılışı yapılan Sabestian Monleon Estelles tarafından tasarlanan boğa güreşi alanı Roma mimarisinden esinlenilerek neo klasik tarzda düzenlenmiş.  17 metre yüksekliğinde, 52 metre çapındaki bu alan İspanyadaki en büyük boğa güreşi alanıymış. En önemli gösteriler Fallas ve Temmuz festivalleri sırasında olmaktaymış. Yanında da boğa güreşleri ile ilgili bir müzesi var (Museo Taurino). Burası şehrin merkezi sayılır, Xativa metro durağının ise hemen yanı. 3,5,7,9 numaralı metro da buradan geçmekte.

Torres de Serrano

Tarihi kısmın kuzey ucunda yer alıp Şehrin kuzey girişinin bir parçası olan ve bir zafer takı olarak düşünülen bu kule, 1398 yılında Pere Balaguer tarafından yapılmış. Askeri gotik mimarinin iyi örneklerinden biri olan kule epey bir elden geçirilmiş ama yine de genel havası  gotik… Savunma unsurları ve süslemelerin bir arada görüldüğü yapının tepesinde siperler yapılmış kuleler gotik havayı artırmakta.

Ayrıca kuleye tırmandığınızda Turia nehir yatağının manzarası gözler önüne serilmekte. Bu Kule, her yıl Fallas Festivalinin başlangıcının bildirildiği yer aynı zamanda. Kule Salıdan Cumartesi 10-14 ve 16.30-20.30, Pazarları 10-15 arası ziyaret edilebilir. Giriş 2 Euro. Aslında Plaza de la Virgen’e çok yakın ama yürümek istemezseniz buraya metro ile Torres de Serrano durağında inerek ulaşabilirsiniz. Ayrıca 2,5, 11,26,28,29,80,95 numaralı otobüslerle de gelebilirsiniz.

Torres de Quart 

Calle Quart’ın sonunda şehri çevreleyen ve 14 yüzyıla ait surların bir parçası, ancak bu kule 1441-1460 arasında gotik tarzda Francesc Baldomar tarafından yapılmış. Dış cephesinde 1808’deki Fransız kuşatmasının anıları olan kurşun ve bomba izlerini görebilirsiniz. Burası kadın hapishanesi ve askeri ceza evi olarak da kullanılmış. Şehri çevreleyen surlar üzerinde şehrin kapısı da olan 12 adet kule varmış ancak 1865’de şehrin valisi Ciril Amoros  tarafından surlar yıktırılınca geriye Quart ve Serrano kuleleri kalmış. Kule Salı Cumartesi 10-14 ve 16.30-20.30, Pazarları 10-15 arası ziyaret edilebilir. Giriş ücretsiz. Aslında Plaza del Mercado’ya yakın ama yürümek istemezseniz buraya metro ile Torres de Quart durağında inerek ya da 5 numaralı otobüs ile ulaşabilirsiniz.

Museo De Bella Artes San Pio V (Güzel Sanatlar Müzesi)

Aslında Müze, Turia nehir yatağının öbür tarafında, tarihi merkezin hemen dışında ama nehir yatağının atmosferinden ziyade tarihi şehrin havasına yakın bir yer olduğu için bu bölümde ele aldım. 1683-1744 arasında barok tarzda inşa edilen ve bir zamanlar papaz okulu olarak kullanılan Müze, ne yazık ki tadilatta, onun için sadece 14-15 yüzyıl eserlerinden oluşan küçük bir koleksiyonu gezebiliyorsunuz.  Ne zaman açılacağı da belli değil; bana söylenen bu. Ancak öğrendiğime göre, 14-19 yüzyıl arasına yayılan Bosch, Valezquez, El Greco, Murillo, Ribalta, VanDyck, Juan de Juanes, Goya’nın bulunduğu bir çok sanatçının 2000 kadar resim ve heykel eserleri mevcutmuş. Müze, İspanya’nın ikinci büyük sanat koleksiyonuna sahipmiş . Binada çok güzel bir kafe de mevcut. Müze 10-20 saatleri arasında açık.

Giriş 2 Euro.  Buraya metro ile Alameda ve Pont de Fusta duraklarını kullanarak gelebilirsiniz. Ayrıca 1-6-11-16-26-28-29-36-79-95 numaralı otobüslerle de gelinebilir.

Instituto Valenciano de Arte Moderno (IVAM)

IVAM, 1989’da açılmış 18000 m2lik bir modern sanat müzesi. İki bölümden oluşuyor. Biri Calle Guillem de Castro’daki Julio Gonzales Merkezi, diğeri ise Carmen Merkezi. Ben Julio Gonzales kısmını gezebildim; burası çoğunlukla ressam, teknik ressam ve heykeltraş Julio Gonzales’in eserlerinin sergilendiği bir yer. Julio Gonzales’in geometrik desenleri ile bütün bir odayı kaplayan deniz altı resimleri çok ilginç.

Buranın esas sürprizi Gülsün Karamustafa’nın resimlerine rastlamak oldu. Ama öyle çalışmalar var ki, insanın nutku tutuluyor. Burası Salı Pazar 10-19, Cumaları ise 10-21 arası ziyaret edilebiliyor. Giriş 6 Euro ama Cuma 19-21, Cumartesi 15-19 ve Pazarları giriş ücretsiz. Tarihi merkezin kuzey batı ucunda, Blanquerias’ta yer alan Müze, merkeze yürüme mesafesinde ama 5 ve 95 numaralı otobüslerle gelebilirsiniz.

Bu noktada belirtmeden geçemeyeceğim bir husus da, özellikle IVAM çevresindeki graffitiler. Acaba burada güzel sanat okullarında öğrencilere bitirme tezi olarak duvar resmi mi yaptırıyorlar diye düşünmedim değil. Gerçekten çok güzel duvar resimleri, bu bölgenin duvarlarına hayat vermiş.

Museu de Prehistorica y de las Culturas de Valencia

Burası IVAM’ın hemen yanında olan ve  La Bene de denen yapı, 1841 yapımı Casa de Beneficiencia olarak bilinen yetimhane binasına kurulmuş ve 1982 yılından beri, muhtelif arkeolojik kazı alanlarında ele geçen eserlerden oluşan bir müze. Etnografya Müzesi ile iç içe geçmiş durumda.

İlk kat paleolitik, neolitik ve bronz çağına ayrılmış, ikinci kat ise İber ve Roma kültüründen seçme objelere yer verilmiş; paleolitikten vizigotlara kadar uzanan bir dönemi kapsayan bir müze. Etnografya kısmında da Valencia’nın gündelik hayatından seçme eşyalar var ama öyle bölümleri var ki acaba modern sanatlar müzesine mi geldim acaba dedirtiyor insana.

Hem Valensiya’nın geçmişi hem kültürü hakkında bilgi edinmek için bu tarih ve etnografya müzesi şehirde gelinebilecek en iyi yer.  Salı Pazar 10-20 arası açık olan müzeye giriş 2 Euro. 5 numaralı otobüs ile buranın tam önüne kadar gelebilirsiniz.

Casa Museo Jose Benlliure

Calle de Blanquerias üzerinde Serranos kulesinin yakınında bulunan bu ev ressam Benlliure’in iç dünyasını tanıtmakla kalmıyor 19 yüzyıl sonu 20 yüzyıl başında Valensiyalı bir burjuva ailesinin yaşamına da göz atmamızı sağlıyor. Jose Benlliure ve oğlu Pepino’nun eserleri, çalışma aletleri, kıyafetleri yanında bahçesi ve ek binasıyla dönem hakkında bilgi almamızı da sağlayan ilginç bir müze. Blanquerias’ta  ana cadde üzerindeki bu Müze, salı cumartesi 10-14 ve 16.30-20.30 arası, pazarları 10-15 arası ziyaret edilebilir. Giriş 2 Euro.

Palau de la Marqoues de Campo- Museu de la Ciutat/Şehir Müzesi

Tarihi merkezde yer alan ve 1840’da dönemin belediye başkanı Jose Campo tarafından satın alınıp yeniden yapılan bu malikane kendisinin adıyla anılan bir müzeye dönüştürülmüş ancak içindeki eşyaların hiç biri o malikanede kullanılmış orijinal eşyalar değil.

Binanın cephesi klasik tarzda ve bir avluya açılmakta.  Malikanenin odaları  Roma, Vizigot, Mağribi dönemlerinden kalma objelerden, gravürlerden ağırlık ölçülerine kadar değişen türlü konularda eşyalara ev sahipliği yapmakta. Ayrıca 13-14 yüzyıllardaki Hristiyan Valencia isimli bir bölüm de sergilenmekte. Salı Cumartesi 10-19, Pazarları 10-14 arası ziyaret edilebilir. Giriş 2 Euro.

Museo de Historia de Valencia

Aslında burası şehrin tarihi merkezinin dışında Bioparc’a yakın bir yerde ancak konusu itibariyle burada değinmekte fayda gördüm.

Burası bir zamanlar şehrin su ihtiyacını karşılayan 1850 yılına ait 250 direkli bir su deposu yüzyıla ait bir sarnıcın üzerine yapılmış. Valensia tarihinin özetine göz atabileceğim bir müze beklemiştim ama özetin de özeti çıktı karşıma. İnteraktif ve daha çok canlandırmalara dayalı bir müze burası. Öyle ki çoğu bölüm de sadece skeçler yer alıyor; bir ekran ve oraya yüklü 5-6 öykü var, o zamanın giysileri içindeki oyuncular gündelik hayattan, dönemin kültürü ve geleneklerini içeren, ayrıca önemli olayları da temel alan kesitler sunuyorlar. Bu güya zaman makinesiymiş ve bizleri o günlere götürüyormuş ama beni sadece Müzenin dışına götürdü.

Valencia’nın tarihi dönemlerini temsilen sergilenen objeler çok fazla yer tutmuyor, daha çok muhabbet var. Ama arşiv ve dökümantasyonu zengin bir yer. Bana çok yakın bir müzecilik anlayışı değil ama ilginizi çekerse, buyrun… Buraya 3 numaralı metro hattı (Nou d’octubre durağı) ve 3,29,70,81,95 numaralı otobüslerle gelebilirsiniz. Parc de Capçalera’nın hemen yanı ve Biopark ile ortak plan yapabileceğiniz kadar birbirine yakın mesafede. Salı Cumartesi 10-19, Pazarları 10-14 arası ziyaret edilebilir. Giriş 2 Euro.

Palacio  de Justica

Günümüzün Adalet Sarayı olan bina, 18 yüzyılda neoklasik tarzda yapılmış ve gümrük işleri için kullanılmış, daha sonra tütün fabrikası olmuş. Özellikle merdivenleri dikkat çekici. Pazartesi cuma 9-15 arası açık. Binanın tam karşısında 1850 civarında yapılan Parterre parkı bulunmakta. İçinde I James heykeli olan park, her 9 Ekimde krala saygılarını sunmak için gelen insanlarla doluyormuş. Şehrin genişlemesi sırasında buradaki manolya ağaçlarının çoğu yok olmuş, ancak bu park o günlerin anısını bir parça da olsa yaşatıyormuş.

Almudin 

Eski bir İslam sarayının üstüne 1307’de yapılan ve 1517’de restore edilen bu üç kemerli bina, buğday deposu ve satışı amacıyla yapılmış  taş bir bina. Ben içini gezmedim ama şimdilerde geçici sergilere ev sahipliği yapmaktaymış. Burası Salı-Cumartesi arası 10.00-14.00 ve 16.30-20.00 saatleri, Pazarları 10.00-15.00 arası ziyaret edilebilir, giriş 2 Euro.

Palacio de Cervello

Bir zamanlar Cervello ailesinin malikanesi olan ve dış cephesi orijinal haliyle kalan bu yapı, bugün Belediye Arşiv binasıymış. Ben gitmedim ama Salı-Cumartesi 10.00-14.00, 16.30-20.30, Pazarları 10.00-15.00 arası açık olan Müzeye giriş 2 Euro. Hemen yanında Palacio Cervello metro durağı bulunmakta.

Palau des Borja

Valencia Parlamentosunun  şu anki yeri olan bu Saray, 15 yüzyıl sonu 16 yüzyıl başına tarihlenen gotik bir yapı. Üyelerinden iki papa çıkarmış ünlü Borges ailesinin malikanesi olan bu yapı, Ortaçağ Valencia soylularının yaşam alanları hakkında da bilgi vermekte.

Bombas Gens

Gitmediğim bir müze. Modern Sanat Müzesi olarak geçen bu galeri, Çarşamba Cumartesi 10-14, 16-20 Pazar 11-15 arası ve ücretsiz gezilebiliyormuş; yalnız Çarşamba sabahları sadece öğrenci grupları kabul ediliyormuş. Metro 1,2 numaralı hatlarla, otobüsle 1, 29,60, 64, 79, 80, 89, 90 numaralı otobüslerle buraya gelinebiliyormuş.

Museo Historico Militar

Çeşitli dönemlere ait silahlar, askeri merasimlerde kullanılan objeleri barındıran bu Müze’nin önünden geçmekle yetindim ama  Pazartesi hariç Salı Cumartesi 10-14,16-20 Pazarları 10-14 arası ücretsiz ziyaret edilebiliyor.  Carrer del General Gil Dolz’daki bu müze, Turia Nehrindeki Bilim Müzesinin arkasına düşüyor.

Llardo Porselen Müzesi

Şehrin merkezinin dışındaki Llardo Porselen Fabrikasının müzesine ben gitmedim. Zaten Güzel bir seramik müzesi vardı programında; ayrıca şehirde sonra değineceğim üzere Llardo’nun satış mağazası da var. Llardo’nun koleksiyonlarını görmek için daha çok zaman ayırmak istemedim. Ama isterseniz kırmızı metro hattına binip Alboraya’da indikten sonra 10 dakikalık bir yürüyüşle Müzeye varabilirsiniz. Merkezden Müze, taksi ile de 10 Euro civarında tutuyormuş. Giriş ücretsiz ancak Pazartesi Perşembe 9-14 ve 15-18, Cuma 9-14 arası ziyaret edilebiliyormuş.

Museo de Ciencias Naturales

Turia’nın öbür yakasında Real Bahçelerine yakın ve Jardines de Viveros’ta yer alan bu Müzede teknoloji ve bilim, paleontolojik koleksiyon, evrim tarihi, Conchiologica Koleksiyonu ve La Albuferayı da kapsayan Valensiya ekosistemlerini içeren beş bölümden oluşmaktaymış. Gitmediğim bu Müze, Salı Pazar 10-19 arası 2 Euroya ziyaret edilebilir. Cumartesi ve Pazarlar ücretsizmiş.

Kiliseler

Ben bir şehirdeki dini yapılarının o şehrin tarihini anlamak için mutlaka görülmesi gereken yerler olduğunu düşündüğümden gittiğim yerlerde mümkün olduğunca eski ibadet yerlerini ziyaret ederim. Valencia’da da önemli kilise, manastırlara gittim. Valencia Katedrali ile Basilica Virgen de los Desamparados birbirine bağlı ve şehrin temel tarihi mekanı olduğu için orayı önceki bölümde ele aldım. Burası daha çok ‘Meraklısına’ gibi bir bölüm. Yalnız Valencia’da kiliseleri gezmenin bir zorluğu var; ne zaman açık olacaklarına dair genel bir uygulama yok, bazısının ziyaret saatleri varken, bazısı sadece dini merasim sırasında açılıyor, bazısını ise hiç açık görmedim. Onun için burada yer alan kiliselerin bazılarının içini görebildim, bazılarının ise dışardan binasını gördüm. Bu bölümdeki ilk üç kilise, eğer Valencia Katedrali ile Basilica Virgen de los Desamparados yanında başka kiliseleri de görmeye karar verirseniz size öncelikle önereceğim kiliselerdir.

Iglesia San Nicolas

Valencia’nın Sistine şapeli olarak kabul edilen San Nicolas Kilisesi, tavanı kaplayan freskolarıyla gerçekten muhteşem bir görsel şölen sunmakta. Aslında Roman-İspanyol bir kilisenin üstüne kurulan caminin bulunduğu alan Kral I James tarafından Dominikyenlere verilmiş ve  1242 civarında yapılan bu Kilise Aziz Nicholas’a atfedilmiş. Mimarı Juan Bautista Castiel’miş. 15 yüzyıl ortalarındaki gotik tarz ile bugün ki havasına kavuşmuş ancak 17 yüzyıl sonlarında Juan Bautista Perez tarafından barok etkisini taşıyan eklemeler de yapılmış 1697-1700 arası 2000m2 lik tavan Dionis Vidal eseri freskolarla donatılmış. Bu muhteşem freskolar şehrin azizleriyle ilgili dini hikayeleri esas almış. Özellikle sol taraf Aziz Nicholas, sağ taraf ise Aziz Peter ile ilgili öyküler, mucizeler resmedilmiş. Her iki tarafın son freskosuda ise bu azizlerin ölüm sahneleri bulunuyor. Bu arada Aziz Nicholas ile bir ‘toprağım’ muhabbeti de kurabiliriz; kendisi 4 yüzyılda Demre Piskoposuymuş, Osmanlıların fethinden sonra mezarı İtalya’da Bari’ye taşınmış. Kilisede bir çok şapel de yer almakta, buralarda da harika resimler ve heykeller dikkatinizi çekecektir. Bir dikkati çekecek kısımda vitraylar. Pazartesi Cuma 10.30-19, cumartesi 11-18.30, Pazar 13-19 arası ziyaret edilebilen bu Kiliseye giriş 5 Euro. Buraya gelmek için 4,8,9,11,1628,70,71 (Plaza de la Reina durağı), 5,28,47,95 (Parada Torres de serranos durağı) numaralı otobüslerle ve 3 ve 5 numaralı metro ile Colon durağında inerek ulaşabilirsiniz. Plaza de la Reina’daki Katedral ve Santa Catalina kilisesi dışında bir kiliseyi daha programınıza ekleyecekseniz, orası bu Kilise olmalı.

Iglesia de los Santos Juannes

Plaza del Mercado’da, La Lonja’nın karşısında bulunan  bu kilise 1245 yılında eski bir caminin üstüne yapılmış. Gotik tarzdaki Kilise 1592’deki yangından sonra neredeyse tamamen elden geçirilmiş. Kilisenin Meydana bakan barok tarzın şahikası niteliğindeki girişi ve çatısı zaten gözünüzden kaçmayacaktır. Özellikle çatıdaki saat kulesi, taş oymalı Hazreti Meryem heykeli ve yanlardaki Aziz John heykelleri büyüleyici. Meydana bakan bu şaşaalı giriş, kilisenin diğer yanlarında gotik bir sadeliğe dönüşse de Kilisenin içi  yine barok tarzın keyfini çıkaracak derecede zengin işlemeli.

Iglesia Y Torre de Santa Catalina

Plaza del Reina ‘da Katedrale varmadan La Paz sokağında muhteşem barok havalı kulesi ile Santa Catalina kilisesini mutlaka göreceksiniz. Barok görüntüsünün ardında içeride tamamen gotik bir hava hakim. Eski bir caminin yerinde yer alan ve 1245 yılına tarihlenen bu kilise, 1548’deki yangından sonra yeniden yapılmış. Altıgen olan barok kulesi ise 17 yüzyılın eseri. Bu kule Katedralin kulesi Miguelete ile birlikte Reina Meydanı süslemekte ve  Valencialıların inanışına göre bu iki kule, karı kocaymış; ne diyelim, bir yastıkta kocasınlar…

Iglesia Parroguial de San Martin Obispo y San Abad

Genelde San Martin olarak bilinen Kilise, şehrin en eskilerinden; 14 yüzyılda bir caminin kalıntıları üzerine yapılmış, ancak son halini 18 yüzyılda almış. Dışarıdan bakılınca gotik aslından pek bir iz kalmamış, barok tarz Kiliseye hakim olmuş. İçerideki barok süslemeler de beyaz ve altın renkleri hakim. Ama sunağın üstündeki 164 adet alçı İncildeki olayları işleyen oymacılık işi, görkemi artırıyor. Dış kapı alınlığında bir fakirle paltosunu paylaşan San Martin heykeli de Kilisenin alameti farikası. Kilise hergün 10.30-11.30 ve 12.30-13.30 arası ziyaret edilebiliyor.Gerçi bu Kilise Ayuntamiento’yu Reina’ya bağlayan San Vincent Martir Caddesi üzerinde ve ne zaman bu yoldan geçsem bu Kilise açıktı.

Iglesia de Santo Tomas Y San Felipe Neri

1725’de yapılan bina sadeliğiyle dikkat çekiyor. Roma’daki Gisu Kilisesinden esinlenilen yapı, 18 yüzyılda baya tepkilere neden olmuş. Barok tarzda olan ve Plaza de San Vincente Ferrere Meydanında bulunan  Kilise 1982 yılında Ulusal Tarihi ve Sanatsal Değerler olarak belirlenmiş; sadece dini merasim sırasında ziyaret edilebiliyor. Ben denk geldim.

Iglesia de San Agustin

Kuzey Tren istasyonuna yakın olan bu Kilise, 14 yüzyılda yapılmış olup gotik tarzda ancak değişik kulesiyle dikkati çekiyor. Valensia’nın en eklektik kiliselerinden kabul edilen bu yapı, bunu biraz da İspanya bağımsızlık savaşının yarattığı hasarın onarılması sırasındaki anlayışa borçlu.

Iglesia de San Juan de la Cruz

González Martí Seramik Müzesinin yanındaki bu Rönesans tarzdaki Kilise, bir cami alanının üstüne gotik tarzda yapılmış; daha sonra 1648 yılında tekrar yapılan kilisenin içinde Balıkçılar Loncası Şapeli öne çıkıyor. Kilisenin girişindeki barok süslemeler ise iki salomonik sütun üzerinde elinde balık ve kitap tutar halde Aziz Andrew heykeli dikkat çekici.

Santurio Montiolivete

Monte Olivete bakiresine adanan neoklasik tazrdaki bu küçük kilise Opera binasının karşısında yer almakta. 1771 yılında tamamlanan bu sade kilisenin yanındaki rahip odaları binası daha sonra Fallas Müzesine dönüştürülmüştür.

Iglesia de San Juan del Hospital

1261 yılına ait bu kilise Valensiya’nın en eski kiliselerinden. Arazisi Kral Jaimes I tarafından bağışlanan ve Hospitalier Şövalyeleri tarafından kurulan bu kilisenin romanesk bir girişi ve gotik tarzda Aziz Barbara Şapeli var.

Iglesia del Carmen

Carmelite Manastırının bir bölümü olan bu Kilisenin görkemli girişi dikkatinizden kaçmayacaktır. 1281 yapımı olan bu Kilise, Carmen bölgesinin en dikkate değer yapılarından. Gotik, Rönesans ve barok tarzların bir derlemesinden oluşan bina artık bir müze.  Pazartesi hariç her gün 10-20 arası açık olduğu belirtildiği halde ben bu saatlerde gittiğimde içeri giremedim. Siz deneyebilirsiniz.

Convento de Santo Domingo

Kral James I tarafından Dominikyenlere verilen kışla binasına daha sonra sınıflar ve muhtelif şapeller eklenmiş; Kral James I için yapılan şapel de bunlardan biri. 12 yüzyıla tarihlenen bina gotik, rönesans ve neo klasik tarzları birden barındırıyormuş. 19 yüzyılda devlete devredilen yapı askeri bir birim olarak kullanılmakta. Bazı bölümlerinin ziyarete kapalı olduğu binayı görmek için randevu alınması gerekiyor.

Iglesia de San Lorenzo

Eski bir caminin üzerine 1238’de yapılmış, daha sonra 1684 yılında gotik havasını kazandıran onarımdan geçmiş. 1746’da 43 metre yükseklikteki çan kulesi eklenmiş. Kilise içindeki tablo ve heykellerle birlikte Aziz Rita ve Aziz Joseph Şapelleri göze çarpan bölümleri.

Iglesia de Santa Ursula

Burası da asla açık yakalayamadığım kiliselerden biri. 1605 ‘te barok tarzda yapılan ama 1960’da mimar Luis Gay Ramos tarafından tamamen yeniden elden geçirilmiş. Burası dünyanın nimetlerine kendini fazlaca kaptıran hanımlarımızın özellikle Corpus Festivali sırasında hizaya getirildiği yermiş. Ayrıca İç savaş sırasında işkence yeri olarak da kullanılmış. Pek hayırlı bir yer değil anlaşılan.

Iglesia del Salvador

Eski bir cami üzerine kurulan 1549 yapımı gotik kilise, 1666’da barok tarzda yenilenmiş, 1829’da son neoklasik halini almış. Sunaktaki çarmıha gerilmiş İsa’nın dramatik betimlemesi çarpıcı. Beş bölümü olan Kilisedeki tablolar ve heykeller etkileyici.

Iglesia Santa Maria del Mar

Şehrin kıyıya yakın Grao semtinde yer alan  Kilise, 15 yüzyılda gelen Grao meshine atfen 17 yüzyılda yapılmış, çan kulesi 19 yüzyılda eklenmiş. İçini göremedim.

İsanın Kutsal Kalbi Kilisesi

La Lonjanın hemen arkasındaki 1886 yapımı üç kemerli kapısıyla dikkati çeken bu Kiliseyi hiçbir zaman açık göremedim. Aynı şekilde Lope de Vega meydanındaki gotik havalı küçük Santa Catalina Kilisesini de hiç açık görmedim.

Ermita de Santa Lucia ve Antik Park

Kuzey Tren İstasyonunun önünden geçen Angel Guimere Caddesine yolunuz düşerse, (Mango’nun outlet’i de orada; belki bu nedenle gidersiniz) Plaza Pilar’da bulunan bir küçük gotik kilise, yanındaki arkeolojik park, parkın içindeki Augusto Anıtı ve Capitulet şapeli ve kiliseden dönüştürülmüş kütüphaneye bir göz atın. Ayrıca burada eski bir kiliseden dönüştürülmüş Centro de Carme, ipeğin sanat haline getirilişinin öyküsünü izleyebileceğiniz Museo de la Seda ve geçici sergilerin yer aldığı MUVIM yer almakta.

Iglesia de San Esteban

Katedral yakınlarındaki bu küçük kilise, daha çok tanık olduğu tarihi olaylardan dolayı önem taşıyor. Aziz Vicente Ferrer burada takdis olmuş ve efsanevi asker El Cid Campeador kızlarını burada evlendirmiş.

Monasterio de la Santisima Trinidad

Viveros Bahçelerinin yakınında, Güzel Sanatlar Müzesinin karşısında yer alan bu manastır, şehrin en eski manastırlarından. 1446’da yapılan bu Manastır, dönemin yeni tekniklerine göre yapılmış bir binaymış. Rivayete göre kocası kral Alfonso V Aragon’un sadakatsizliğinden sonra buraya kapanan Kraliçe Maria de Castilla tarafından kurulan bu Manastırda kendisinin mezarı da bulunmaktaymış. 15 ev 16 yüzyılda kültürel ve dini merkezi olan Manastırda, kral Ferdinand’ın kızı Maria de Aragon’un mezarı da bulunmaktaymış. Dışarıdan gotik tarzındaki görkemli kapısı ve zar zor görülen çatısıyla dikkati çeken Manastıra ziyarete izin verilmiyor. Burası ancak rehberli turlara kayıt yaptırılarak gezilebilen bir yermiş.  Hemen karşı tarafta da hala Valensia’nın girişi olarak kabul edilen Puerte de la Trinidad köprüsü bulunmakta. O kadar çevresinde dolandım, bırakın gezmeyi, duvarları o kadar yüksek ki, doğru düzgün resim bile çekemedim.

Monasterio de San Miguel de los Reyes

1999 yılından beri kütüphane olan bu Manastır, 11 yüzyılda İslam dönemine ait bir çiftlik evi ken 14 yüzyılda bir Sistersiyen  Manastırı, 16 yüzyılda Hieronmite tarikatı manastırı, 19 yüzyılda ise hapishane olarak görev yapmış. Hafta içi 9-20.30, cumartesileri 9-13.30 arası açık olan bu kütüphane Rascanya’da; buraya  11,16,36 numaralı otobüslerle ulaşabilirsiniz.

Casa de San Ferrer

İnanışa göre Aziz Vincent Ferrer’in doğduğu bu evde mucizelerine inanılan bir çeşme de bulunmakta. Rivayete göre, 1854’teki kolera salgınında bu çeşmeden akan su hastalara şifa olmuş.

Turia Nehir Yatağı ve Deniz Kıyısı

Valencia şehrinin yanından geçen Turia Nehrinin 1957 yılında taşması ve 60 kişinin bu selde hayatını kaybetmesi doğal bir felaket olarak kabul edilmiş ama sonucunda şehircilik açısından çok farklı pencereler açan bir olaya dönüştürülmüş. Nehrin yatağının değiştirilerek Akdeniz’e limanın alt tarafından dökülmesini sağlayan Plan Sur projesi 1969’da tamamlandığında nehirin eski yatağı, şehre bambaşka bir renk katan Jardin del Turia parkına dönüştürülmüş. Bu alan 18 bölgeye ayrılmış, her bölgenin planlaması farklıymış. Genel olarak parklar Ricardo Bofill tarafından 1986, Bilim ve Sanat Merkezi Calatrava tarafından 1998, Header Park Eduardo de Miguel Rabones, Blake Munoz Criadı tarafından 2004 yılında tamamlanmış. Haritada bu bölgeye baktığınızda bir ucunda Biopark bir ucunda Citat de les Arts i les Ciences olan yemyeşil bir alan görürsünüz ve bu alan üzerinde modern Valensia’nın simgesi olan görkemli binalar dikkatinizi çeker.

Binalar

Kuzey ucundaki Bioparkı bir tarafa bırakırsak nehir yatağında ilerlediğimizde muhteşem parkların arasında önce Palau de la Musica’yı görürüz. İspanya’nın önemli konser salonlarını barındıran bu bina Jose Maria de Paredes tarafından tasarlanmış ve 1987 yılında yapılmış. İçinde 1800 kişilik bir senfoni odası, yanında birkaç küçük oda müziği yapmaya salon da bulunan bu bina  ışık, su ve bitkilerle harmanlanmış bir yapı. Özellikle yere kadar inen cam kubbesinin havuz suyu ve bahçedeki yeşilliklerle birlikte görüntüsü muhteşem. 3 ve 5 numaralı metrolarla La Alamada durağında inerek buraya ulaşabilirsiniz.

Daha sonra ise Citat de les Arts i les Ciences (Bilim ve Sanat Şehri)’a ulaşacaksınız.  Hepsi  farklı bir estetik kaygıyla planlanmış, muhteşem bir havuz boyunca birbirine geçişli gayet modern yapılardan oluşan Valensiya’nın modern yüzünü temsil eden 350.000 m2’lik bir alan burası.  Valensiyalı mimar Santiago Calatrava’nın eseri olan bölgede kayıtsız kalamayacağınız eserler mevcut: El Palau de les Arts Reina Sofia opera binası, L’Umbracle Imax bir sinema salonu, El museu de les Ceencies Principe Felipe bilim müzesi, Oceanografif  akvaryum, agora gösteri ve toplantıların yapıldığı anıtsal bir alan olarak görmeniz gereken yerlerin başında gelmekte.

Bu binalar arasında da 24.000 m2 lik muhteşem havuzlu bir park ve yürüyüş yolu bulunmakta. Ben bu binalardan  El Palau de les Arts Reine Sofia olarak bilinen opera binasını gezdim. Santiago Calatrava tasarısını artık bir Roma askeri miğferine mi benzetirsiniz, der top olmuş bir hayvana mı; ama havuzlar içindeki beyaz çimento, seramik ve metal ağırlıklı bu bina, özellikle mimariye ilgisi olanların planlamalarına alması gereken bir yer. Teraslara açılan konser salonları, yeşillendirilmiş  kulisler, açılıp kapanır cam tavanlar sizi büyüleyecek. Beyazın hakim olduğu ve seramik parçalarıyla ışığın beyazı parlattığı bu binada 4 salon var. 1412 koltukla sala principal denen büyük salon genelde bale gibi gösteriler için. 1490 koltuklu Auditorio, sinema ve video enstelasyonları için düşünülmüş bir salon. 378 koltuklu Aula Magistal daha küçük çaplı müzik olayları, resitaller, eğitim çalışmaları için yapılmış. 400 koltuklu Teatre Martin i Soler ise orta ölçekli operaların sergilendiği bir yer.2005 yılında yapılan bu binayı, rehberli turlarla gezebilirsiniz, girişi 10 Euro ve 1 saat sürüyor.

Yanındaki Hemisperic, Santiago Calatrava tasarımı olan ve tasarımında görme teması üzerine durulan bu yapı, göz kırpmasını temsil ediyor ve  planetaryum, lazer gösteri yeri  ile  Imax sinema salonundan oluşuyor. 900 m2’lik dev ekranında türlü maceralara üç boyutlu olarak atılabileceğiniz yapıya giriş 8,80 Euro.

Hemen yanında bir balina iskeletine benzeyen ve yine Santiago Calatrava imzalı 2000 yılında tamamlanan 80 metre uzunluğu, 55 metre genişliği, 220 metre yüksekliği olan 40.000 m2’lik El Museo de les Ciencies Principe Felipe (Bilim Müzesi), çocuklara yönelik dokunarak öğrenme bölümleriyle bilim dünyasını sevimli hale getiren bir yer. Kromozomlardan dinazorlara gezip görsel materyallerle öğrenmeyi kolaylaştıran bu Müze, kışın 10-19 ve yazın 10-21 saatleri arasında 8 Euro giriş ücretiyle gezilebilir.

2000 yılında tamamlanan L’Umbracle, muhtelif bitkilerle süslenmiş bir devasa parabolik bir pergola. İçindeki heykellerle bir açık hava sanat galerisi gibi olan yer 18 metre yükseklikte ve 320 metre uzunluğunda.

Santiago Calatrava eseri olan ve 2009’da tamamlanan Agora, 5000 m2 alanı 70 metre yüksekliğiyle türlü faaliyetlerin, gösterilerin düzenlenmesi için düşünülmüş bir yer. Ben oradayken tadilattaydı.

L’Oceanografic ise bizi deniz altı dünyasına götürüyor. 2002 yılında tamamlanan ve her gün 10 da açılan, kışın 20, yazın 24’te kapanan bu akvaryum 110.000 m2’lik bir alanı kaplıyor. İçinde Kızıldeniz’den Antartika’ya kadar dünyanın türlü yerlerinden 500 farklı cinsten 45000 adet deniz canlısı etrafımızda dolanıyor, yüzüyor; tabii kişi başı 27.90 Euro verirseniz.

Turia Nehir yatağında olmamakla birlikte modern Valencia’nın dikkat çeken bir binası da Kongre salonu (Palau de Congressos). 1998 yılında açılan bu bina gemi pruvası şeklinde olup çatısı  farklı uzunluktaki desteklenmekte. Toplam 2000 den fazla kişiyi konuk edebilen bu binada 3 salon bulunmakta. Ayrıca modern Valensia’nın dikkat çekici yapılarından Valencia CF Futbol takımının yeni stadyumu Mestella’da özellikle futbol severlerin görmek isteyeceği yerlerden. Buraya 32, 115 E ve 115F otobüsleriyle gelebileceğiniz gibi metro ile Mestella durağında inerek de ulaşabilirsiniz.

Köprüler

Turia denince köprülerine de değinmekte fayda var. Puente del Mar, 1591’deki selin burada bulunan ahşap köprüyü yıkmasından sonra yapılan yeni köprü Plaza de America’da bulunuyor; 10 sivri uçlu kemeri bulunan köprünün üstünde taş işlemeli bir çıkmada Meryem Ana ve San Pascual Bailon heykelleri dikkat çekici. Santiago Calatrava eseri Puente de la Exposicion 1995 yılında yapılmış ve 130 metre uzunluğunda, en yüksek noktası 14 metre olan bir yaydan oluşan köprüye Valencialılar La Peineta/Süslü Tarak diyorlarmış. Alamenda metro durağı hemen köprünün altında.

Puente del Real 1595’de gotik tarzda yapılmış. Bir bölme içinde  San Vincente Martir ve San Vicente Ferrer heykelleriyle dikkati çeken ve Plaza de Real’de bulunan Köprü, ismini bahçe anlamına gelen Arapça keline Rahal’dan almaktaymış.  Burası Palacio del Real ile şehir duvarlarını bağlamaktaymış ancak 19 yüzyılda Napolyon orduları şehri bombalamak için Sarayı kullanamasınlar diye bizzat Valencialılar tarafından bu saray yıkılmış. Dokuz sivri uçlu tüneli olan Köprünün açılışı , Kral Felipe III ile Kraliçe Margarita’nın evliliğine denk gelmiş. Puente del Trinidad buradaki en eski köprü. 1402’de gotk tarzda Pedro Vines tarafından yapılan 10 kemerli köprünün üzerinde Ponzanelli’nin barok tarzda yaptığı San Luis Beltran ve Santa Tomas de Villanueva’nın heykelleri bulunmakta. Burası Museu de Belles Artes e Valencia müzesinin hemen önünde yer alıyor.

Puente del Serranos 1518’de gotik tarzda yapılmış. Serranos kulesinin hemen önünde olan köprü, adeta kule ile birlikte bir Ortaçağ havası yaratmakta. Puenta del Artes, 1998’de Sir Norman Foster tarafından yapılmış modern tarzda bir köprü. İki ayrı yolu tek bir sütunla taşıyan bu köprü, etrafındaki tarihi köprüler arasında modernitenin simgesi gibi duruyor. Burası IVAM müzesine yakın bir köprü. Puente de San Jose, gotik tarzda 1604 yılında San Jose Manastırının önüne yapılmış. 1517’deki selin ahşap köprüyü yıkmasından sonra yapılan köprü, Blanquerias’da Zaidia ve Marchalenes ‘i birbirine bağlıyor ve üzerinde 18 yüzyılda İtalyan heykeltraş Ponzanelli tarafından yontulan San Tomas de Villanueva ve San Luis Beltran heykelleri bulunmakta. Puente de las Flores 2002’de yapılmış ve 27000 çiçekle süslenmiş; Plaza de America’da bulunan bu köprü şehrin denize açılan tarafında. Santiago Calatrava tarafından 1995 ‘de yapılan yapılan Assut de l’Or köprüsü ise en ilginç köprülerden; Serreria’da denilen bu köprü, yine Calatrava’nın Puente de la Exposicion köprüsü ile benzeşiyor, en önemli farkları ölçekleri. Yine bir yaydan oluşan bu köprü, büyük bir arpa benziyor. 118 metre yüksekliği olan köprünün eni 40 metreye yakın.

Parklar ve Bahçeler

Turia bölgesinin gösterişli ve modern binalarının yanında bol yeşilliği ve parkları da var. Tuira nehir yatağının özellikle  Astilleros köprüsü civarındaki kısım  park haline getirilmiş. Burada park yanında spor faaliyetleri için alanlar, Gulliver Parkı gibi değişik kayakları olan bir oyun parkını da içermekte. Ama Header bu bölgedeki parkların başında geliyor. Seyir terası, yapım aşamasındaki lunapark, Ribera ormanı yanında en önemli kısmı Bioparc. Turia nehir yatağının kuzeyinde Parque de Cabecera’daki alan hayvanların doğadan koparılmadığı iddiasındaki bu hayvanat bahçesine ben gitmedim.

100.000 m2’lik alana yayılan bu bahçede dünyanın türlü iklimlerinden bir çok hayvan kendi ortamlarında yaşıyorlarmış. Sabah 10’da açılıp mevsimine göre 18’den 21’e kadar değişen bir kapanış saati olan parka giriş 23,80 Euro. 3,5,9 metro hatlarıyla Nou d’Octubre durağında ulaşabileceğiniz Park’a 98-99 numaralı otobüslerle de ulaşabilirsiniz.

Parklar konusunda Valencia çok zengin bir şehir; Museo de Belles Artes Müzesine yakın olan Jardins del Reial (Viveros), aslında şehrin islam döneminde kalma bir yermiş. Granadadaki generallife benzeri bir yer yaptırmak isteyen hükümdar saraylı bahçeli bir alan yaptırmış, Hristyan dönemde de çeşitli hanedanlar tarafından  buraya eklemeler yapılmış. Yukarıda da anlatıldığı üzere 19 yüzyılda Fransa’nın saldırıları sonucu saray yıkılmış. Bugün hala eski günlerin anısına soyluluğuyla gündeme gelen parkın havuzları, heykelleri ile başka bir havası olan bir yer. Yine  Plaza del Real‘daki küçük ama muhteşem neo klasik Jardins de Monforte’de bir çiftlikten 1870’lerde parka dönüştürülmüş bir yer. Şehrin merkezine yakın La Glorieta Bahçeleri ve El Parterre ise rokoko tarzda Triton çeşmesini ve Agapito Vallmitjana’nın James I heykeline de ev sahipliği yapmaktalar. Botanik bahçesi ise 18 yüzyılda Calle Beato Gaspar Bono civarında 3000’e yakın bitki türünü barındıran bir alan. Kongre merkezi yanındaki Jardin de Polifilo ise Carmen Anon tarafından Francesco de Coloma’nın Hypnerotomachia Poliphili’nin Bir Rüyadaki Aşk mücadelesi isimli kitabından esinlenilerek yaratılmış rüya gibi bir park.

Deniz Kıyısı

Valencia’nın deniz kıyısı daha çok sayfiye alanı gibi. Gideyim deniz kenarında oturayım derseniz şehir merkezinden eni konu bir yolculuk yapmanız gerekmekte. Valencia 18 yüzyıldan itibaren denizi günlük hayatına sokmuş ancak buralara yerleşim çok sınırlı tutulmuş. 18 yüzyılda Avenida del Puerto’nun açılmasıyla kuzeyde Liman Alboraia şehrine güneyde ise harika lokantaları olan Pinedo sahiline bağlandı. Ancak şehrin denizle iç içe olması 2007’deki Amerika Kupası için seçilen ilk Avrupa şehri olmasından sonra hızlanmış. Böylece Liman bölgesi hızla elden geçirilmiş; sadece yat limanı ve diğer deniz araçları için kolaylıklar değil Veles e Vents gibi eğlence mekanları da görülmeye başlamış. Bu arada Art Nouveau örneklerinden olan; 1914 yapımı zarif saat kulesiyle dikkat çeken Rıhtım Karakolu ve  1910 yapımı ile özellikle vitraylarıyla dikkat çeken tersane onarılmış.

Yazın limandan körfez turu yapan tekneler var; 1 saatlikten 1 günlüğe uzanan zaman dilimlerinde 15 Euroda 45 Euroya kadar bedelle sahilleri tekneyle de gezebilirsiniz. Liman, şehrin yeni bir bölümü olarak gezmeye değer. Tabii limandan daha akıl çeleni, hemen limanın sağından ve solundan başlayan plajları.

Limanın kuzeyinde sırasıyla Las Arenas, Malvarrosa ve Patacona plajları yer almaktadır. Geniş kum sahasının ardından denize ulaşılan bu plajlar kuzeye gittikçe daha tenha ve sessizleşiyormuş. Bu plajlardan en canlısı Limana en yakın olan Las Arenas. Lokantalar, barlar, cafelerle şenlenen plajda kum heykeller, ufak spor karşılaşmaları da yapılıyormuş. Haliyle daha turistik olan bu bölge biraz daha da pahalı. Malvarrosa ise Valensiyalılar için bir dinlenme yeri. Liman güneyinde ise daha doğal olan Pinedo, El Saler, La Devasa, Recati plajları bulunmakta. El Saler, Las Arenas gibi popüler ve kafeleri, lokantaları olan bir yer. Ama diğerlerinde de çıplaklar kısmı gibi kısımlar varmış. Eğer gezinizi yazın yapıyorsanız ve zamanınız varsa Valencia plajlarına göz atın derim. 

Güney plajlarına 25 numaralı otobüsle ulaşabilirsiniz. Liman bölgesi ve plajlara ise 5,6,7,8 numaralı metrolarla gelebilirsiniz; 2,3,4,19,23,30,N8,N9 numaralı otobüslerle de ulaşabilirsiniz.

Deniz tarafında iki müze var. Biri Reales Atarazanas, limana yakın. Plaza Juan Antonio Benlliure’de bulunan bu Deniz Müzesi, 14 yüzyıla tarihlenen gotik yapı beş kemerli girişi olan birbirine paralel bölümlerden oluşuyor. Yapıldığında deniz kenarında olan bu yapı, zamanında tersaneymiş. Ben gittiğimde kapalıydı ama gezmek isterseniz Salı-Cumartesi 10-14, 15-19, Pazarları 10-15 arası gitmenizde fayda var.

Giriş 2 Euro. Buraya gitmek için 2,3,4,19,20,22,23 ve N1 otobüs hatları ile 5 ve 6 metro hattını kullanabilirsiniz. Ayrıca Malvarossa Plajında da yazar Blasc Ibanez’in yaşadığı evden oluşturulmuş müze Casa Museo de Blasco Ibanez var. Bu bölgede ayrıca Casa Museo Semana Santa Marinera, Museo del Arroz, Casa de la Copa da bulunmakta.

Albufera Gölü

Valencia’da bir çok park ve bahçe var, hatta Bioparc ve Oceonografi gibi Valencia’nın ortasına Afrika’yı ya da Kutupları taşıdığını iddia eden parklar bile var.

Ama bölgedeki gerçek milli park denilecek doğa hazinesi şehrin güneyinde, 10 km uzaklıktaki Albufera Gölü. Arapça al-buhayra sözünden türetilmiş ismi olan ve ortalama 1 metre derinliğindeki 2837 hektarlık göl alanı, 21000 hektarlık ıslak alanı olan bu doğal park, ayrıca meşhur paellaların pirincinin de elde edildiği ana yerlerden biri. Göl, İspanya pirincinin üçte birini karşılayan çeltik alanları ile çevrelenmiş durumda.  Göldeki matas denilen sazlıkların arasında 250 cins kuşun yaşadığı belirlenmiş. Göl kenarında yaşayanlar barraca denilen aynı tip tek katlı evlerde yaşıyorlar. Gölde gezi yapmanız da mümkün. Şehirden buraya 25 numaralı otobüsle gelebilirsiniz.

Yiyelim, İçelim, Alışveriş Yapalım

Valencia, sosyal hayatı zengin bir şehir, insanlar sokakta yaşıyor. Sabahın erken saatlerinden gece yarısına kadar sokaklar, kafeler, barlar, lokantalar gayet canlı. Tabii Akdeniz’in meşhur öğle tatillerini saymazsak. Gün içinde 14-16 arası hayat biraz duruyor ama insanlar durmuyor, onlar hep dışarda. Ben de, dahil olabildiğim kadarıyla, bu akışın içinden geriye kalanları paylaşacağım burada.

Nerede Kaldım

Valencia gayet turistik bir şehir olduğu için her zevke, her bütçeye uygun oteller mevcut ama eğer şehri yürüyerek gezecekseniz size tavsiyem şehrin merkezinde bir otelde kalmanız, örneğin Ayuntamiento Meydanı civarında… İlgili bölümde bahsettiğim yaya bölgesi, bu açıdan çok uygun. Her zaman canlı, ulaşımı kolay, alışveriş ve yeme içme konusunda sıkıntısı olmayan bir bölge. Ben bu semtteki bir ara sokak olan Carrer de Mossen Femades’teki Otel Alcazar’da kaldım. Merkezde olmasına rağmen gürültüden uzakta, uygun fiyatlı, temiz, vasat altı kahvaltısı olan bir yerdi. Rahatına çok düşkünler için uygun olmayabilir ama temiz ve güvenilir olsun ama ucuz da olsun diyorsanız, çok şey beklemezseniz tavsiye edeceğim bir yer.

Ne Yedim, Ne İçtim

Valencia gastronomik açıdan da çok zengin bir yer. Ayuntamiento ve Reina meydanlarında bir sürü lokanta var. Ama tabii Valencia denince akla ilk paella geliyor. Tek kişiyseniz doğru düzgün bir paella yemeniz büyük şans çünkü genelde çift kişilik hazırlanıyor. Tek kişilik paellaların genelde dondurulmuş olduğuna dair bir rivayet var. Ayrıca turistik lokantalarının önünde gözünüze soka soka resimlerini koydukları da dondurulmuş paellalarmış genelde. Ben doğru düzgün bir şey olsun diye iyice bir lokantada tek başıma çift kişilik paella istedim, o da benim sonum oluyordu. Sanki müthiş bir damak zevkim varmış gibi yaptığım bu hareketi canımla ödüyordum neredeyse.

Geleneksel paellalar tavşan ve tavuk etiyle yapılıyormuş ama Valencia’ da tabii deniz ürünlüler revaşta. İki kişilik paellalar 15-18 Euro civarında ama bu kişi başı fiyat. Donuk monuk, tek kişilik paella isterseniz, Reina Meydanına giden San Vincent Martir üstündeki  ‘es.paella’ gibi yerler mevcut.

Bir tavsiyem, özellikle deniz ürünleri yiyecekseniz mahalle aralarındaki tapas barlarını tercih edin. Lokantalar biraz şıklaşınca olay da karışıyor; bir kere karışık deniz ürünleri isteseniz yine 3-4 kişilik gruplar için ve çok pahalıya yapılıyor. Ya da tek porsiyon alacaksınız; o da sadece bir üründen oluşacak. Örneğin karides 100 gramı 11-16 Euro arasında sunuluyor ve haşlanmış 3 tane karidesi önünüze koyuveriyorlar. Tapas yerlerinde ise minik minik bir sürü şey deniyorsunuz. Ben birkaç tane denedim, en kolay tarif edebileceğim, yine  Reina Meydanına giden San Vincent Martir üstündeki Sagardi… Ekmek üstünde servis edilen çeşitli tapasların her biri 2.10 Euro. Mahalle aralarında bu fiyat daha da düşüyor. Bu arada Valencia’nın yükselen yıldızı Kuzey Tren İstasyonunun altına düşen Rufaza semti.  Hem alışveriş hem daha bohem havasında dolayı burayı keşfederken mahalle tapasçılarına şans verin derim…Tabii tarihi kısım El Carmen, özellikle Calle des Cavallers hem yemek yemek hem eğlenmek hem de sokak aralarındaki galerileri gezmek için tercih edeceğiniz bir bölge. Elbette Mercado Central civarında da bir çok tapas seçeneği var, aklınızda bulunsun, sokaklara girip çıktıkça aklınıza yatan bir yer bulabilirsiniz. Özellikle Calle Bolseria size çeşitli seçenekler sunacaktır. Deniz kenarındaki lokantalar biraz pahalı ama orada bir şeyler yemenin de ayrı bir zevki var tabii. Bir de Flamenko gösterisi ile birlikte içki, tapas, yemek seçenekleri sunan restorantlar da var. La Buleria bunlardan biri; sadece gösteri ve içki 27 Euro, tapas menüsü ile birlikte 40, paella ile birlikte 45 Euro.

Ama illa şıklık ve ispatlı lezzet istiyorsanız; Correos’daki El Poblet  ve Almirante’deki Sucede Michelin yıldızları ve kabarık hesap pusulasıyla sizi bekliyor. Diğer bir değerlendirme sistemi, Sol Repsol unvanı taşıyan lokantalara ise Q Tomas, Canalla Bistro, Dos Lunas, Askua, Apicius gibi yerler sahip.

Bir de Valencia’da churros denilen bizim hani tulumba tatlısının ince, uzunu olup da acaip bir ismi olan hamur tatlımızın şerbetsiz hali şeklindeki bir tatlıları var, bunu sıcak çikolataya batırılıp yiyorlar. Santa Catalina’nın karşısındaki dükkan bu konuda iddialı, 5.10 Euroya deneyebilirsiniz. Aynı yerde yazın da, yer fıstığından yapılan sütümsü horchatayı deneyebilirsiniz.

Alışveriş 

Almayı planladığınız şeyler et, peynir vb gibi ürünlerse, zaten yazıda da sık sık bahsedildiği üzere Mercado Central en iyi yer. Özellikle İberian ham denilen et ürünü alacaksanız buradan alabilirsiniz. Buranın önünde her pazar bit pazarı kuruluyor, denk gelirseniz beğendiğiniz parçalar çıkabilir.  Bu marketin benzerinin Colon ve Rufaza’da da olduğunu anlatmıştım. Ancak sokaklarda da et ürünü satan dükkanlar var.  Tüm İspanya’da olduğu gibi Valencia’da da El Corte Ingles mağazaları yaygın. Xativa- Colon arasında üç tane El Corte Ingles var mesela; biri giyim, biri elektronik biri hiper mağaza olmak üzere. Ünlü giyim markalarından mutfak eşyalarına kadar her şeyi bulabilirsiniz. Bu bölge moda tasarım ve mücevherat almak isterseniz de göz atmanız gereken yerler.

Ayrıca modern Valencia’nın ana damarı konumundaki Grand Via, hem şehrin geçirdiği mimari değişimi gözlemlemek hem de alış veriş için gitmeniz gereken noktalardan biri.

Valencia’dan alacağınız şeylerin başında seramik ve porselen gelebilir. Bu konunun şahikası olan Llardo’nun Milli Seramik Müzesi’nin olduğu yerdeki  Calle Poetaquero’da satış yeri bulunmakta. Ayrıca havaalanı yakınlarındaki Manises’de yerel seramik eşyalar satılmakta.  Poerta Querol, Don Juan de Austri, Jorge Juan, Crilo Amoros ve La Paz civarında dünyaca ünlü markaların mağazaları bulunmakta.  Rufaza’da ise daha butik, Valensiya’ya özgü eşyalar bulabilirsiniz. Ayrıca Plaza del Reina arkasına düşen ve mutlaka görülmesi gereken otantik Plaza Redondo’da bir çok  el yapımı ürün bulabilirsiniz, özellikle seramik eşyalar açısından burasını kaçırmayın. Aynı şekilde Plaza del Ayuntamiento civarındaki Calle de las Cestas’da deri, cam, seramik, yelpaze gibi otantik eşya arayanların mutlaka görmeleri gereken bir yer.

Veda

Valencia çok renkli, hareketli, eğlenceli bir şehir; yalnız giderseniz bile sıkılmazsınız. Ben Valensia’dayken Fallas Festivali başlamıştı, bu durum şehri daha da renklendirdi haliyle. Bu yazıda Fallas Festivali ve bu festivalle ilgili Falero Müzesi yok. Bunun yanında yine Valensiya için önemli bir dönem olan Corpus Christi Günü ve bu günle ilgili Museu del Corpus (Museu de las Rokas) bu yazıda yer almadı. Onlar başka bir yazının konusu. Valencia’nın sanki her zevke, her yaşa, her beklentiye bir cevabı var, Akdeniz sıcaklığı ve hoşgörüsüyle gelenleri kucaklıyor. Rahat, güvenli, lezzetli bir tatil yaşamak isterseniz Valencia aklınıza gelecek ilk yerlerden biri. Ben bir daha gelir miyim; Valensia’nın neredeyse her tarafını gezdim, gördüm ama Valencia çok eğlenceli bir yer, gerçi biraz kuzeyde daha eğlenceli Barselona bulunmakta, hoş festivallerini falan düşünürsek Valencia’nın kendine özgü eğlenceleri de çekici…En iyisi, uçakta sol taraftan seçtiğim pencere kenarı koltukta, şehre veda ederken, bu konuyu bir daha düşüneyim…

One thought on “Valencia Gezi Rehberi – Akdeniz Kafası….

Yorumlarınızı Buraya Yazabilirsiniz