Tiflis Gezi Rehberi

Tiflis sınır komşumuz Gürcistan’ın başkenti, en büyük şehri ve kültür, sanat ve sanayi kenti. Son yıllarda Türk turistler için de popüler destinasyonlar arasında. En güzel yönü de bu ülkeye gitmek için bir yıla kadar kalışlarda vize ile uğraşmanız gerekmediği gibi pasaportunuzu bile yanınıza almanız gerekmiyor. Nüfus cüzdanı ile komşu ülkeye giriş yapmanın keyfini yaşıyorsunuz. 

 

Genel Bilgi

Gürcistan Doğu Karadeniz’de, Güney Kafkaslar bölgesinde yer almaktadır. Türkiye’nin Kuzeydoğu’dan sınır komşusu. diğer komşuları ise Rusya, Azerbeycan ve Ermenistandır.

Ülke 19.yy’a kadar zaman zaman Osmanlı İmparatorluğu ve Pers İmparatorluklarının hakimiyetinde kalmış. 19.yy’da Rus İmparatorluğu’nun topraklarına katılmış, daha sonra da SSCB’nin Federe  Devletleri arasında yer almış. Ülke 1991 yılında bağımsızlığına kavuşmuştur. 

Gürcistan SSCB döneminde güçlü bir ekonomiye sahip iken, dağılmanın ardında yaşanan bağımsızlık ile ekonomik olarak zayıflamış ve istikrarsızlık yaşamış. 

Gürcistan 4.385.000 nüfusu ile kalabalık olmayan bir ülke. Kişi başına milli geliri 2015 yılında 3.789 $ ile oldukça düşük olup ve işsizlik oranı da yüksek. 

Para Birimi: Gürcistan Larisi ,  döviz kuru 1 TL= 0,70 Lari  (Temmuz  2017).


Ulaşım
İstanbul’dan Tiflis’e THY, Pegasus ve Atlas Global Havayolları’nın direk uçuşları ile  2,5 saatlik bir yolculukla ulaşabilirsiniz. Karayolu ile de ulaşım mümkün, araba veya otobüs ile Sarp sınır kapısından geçerek  önce Batum sonra Tiflis gezisi de yapılabilir. 
Gezilecek Yerler
İstanbul’dan saat 23.00 dolaylarında bindiğim Atlas Global Havayolları’na ait uçak gece  2,5’ta Tiflis’e indi. Geç saatte bilmediğim bir ülkede olacağım için önceden kalacağım pansiyondan transfer hizmeti istemiştim. Havaalanında beni almaya gelen yaşlıca bey ailenin babasıymış, çok iyi olmayan İngilizcesiyle yol boyunca çevreyi tanıtmaya çalıştı. miras kalan ve büyük bir konağın bir katında yer alan dairelerini pansiyon olarak kullandıklarını anlattı. Pansiyon eski Tiflis bölgesindeydi, bu bölgedeki evlerin yıkılmasını önlemek için her tarafına destekler atılmıştı. Muhtemelen burayı restore edecek yeterli kaynak bulamayınca böyle geçici bir çözüm üretilmiş.

Tiflis’te dört gece kaldım. İki tam günü şehir merkezinde geçirdim. Diğer iki günde çevreyi kapsayan iki ayrı tura katıldım. Yazıda önce şehir merkezinde görülecek yerleri  daha sonra turları ayrı ayrı aktarmaya çalıştım. 

Şehir Merkezi 
Sabah pansiyondan çıkıp kısa bir yol gidince hemen büyük bir kiliseyle burun buruna geldim. Buranın Jvaris Mama Kilisesi olduğunu daha sonra araştırınca öğrendim. Ana kilise kullanılmıyordu ve iç kısmı harabe gibiydi. Yan tarafındaki sanırım manastır kısmı çok güzel bir şekilde dizayn edilmişti. Bahçesi de oldukça bakımlıydı ve bir süs havuzunun etrafına banklar yerleştirmişlerdi.
Kilisenin önündeki caddeden biraz yürüyerek Özgürlük Meydanına ulaştım. Daha çok erken olduğu için dükkanlar açılmamıştı ve insanlar işlerine yetişme telaşı içinde sağa sola koşturuyorlardı.
Şimdiki adı Özgürlük Meydanı (Tavisuplebis Moedani) olan bu meydanın adı Çarlık Döneminde Erivan Meydanı, Sovyet döneminde ise ortasına Lenin’in bir heykeli de konularak Lenin Meydanı olarak isimlendirilmiş. 2006 yılında ise meydanın ortasına Hıristiyan tarihinde önemli bir yeri olan asker-aziz St. George‘un bir dragonu mızrakla öldürmesinin sahnelendiği 50 metrelik bir kaide üzerinde duran, altın renginde bir heykel yapılmış. 
Burası Gürcistan yakın tarihinde önemli olayların geçtiği bir yer olarak biliniyormuş. Lenin’in heykeli 1991′de  yıkılmış ve bağımsızlığın ilanının ardından bu meydan Özgürlük Meydanı olarak bilinmeye başlanmış. Aynı zamanda 2003 yılındaki Gül Devrimi’nde protestocuların parlamentoyu basmadan önce toplanıp harekete geçtikleri alanmış.  




Bağımsızlık kutlamaları her zaman bu meydanda yapılıyormuş. Meydanın etrafını çevreleyen güzel binalardan birisi şehrin en lüks otellerinden olan “Marriott International”, diğeri ise Belediye Binasıymış. Bu meydandan Tiflis’in en önemli caddesi olan Rustaveli caddesine çıkılıyordu. Ben bu caddeye gitmek yerine yokuş aşağı biraz yürüyerek nehrin paralelindeki caddeye çıktım. Buradan da geldiğim istikamete doğru yürüdüğümde ön bahçesinde çok güzel heykeller bulunan Ambassador Otelini gördüm. 
Otelin yanından biraz yürüyünce küçük ama çok sevimli Gabriadze Theatre adında bir tiyatro binası bulunuyor. Bu tiyatro, yetenekli olan ve bütün dünyada tanınan Rezo Gabriadze tarafından 1981 yılında kurulmuş. Burada Gabriadze tarafından yazılmış ve sahneye konulmuş pek çok oyun sergilenmiş. Tiyatronun altında bir de küçük cafe vardı. Burada her gün bir kahve çekirdeği kavrularak aromasının bütün tiyatroya yayılması sağlanmak istenmiş.
Tiyatro binasının hemen yanında çok güzel ve farklı bir mimari stili olan bir saat kulesi yükseliyordu. 
Bu saat kulesinin biraz ilerisinde ise çok eski olduğu belli olan bir kilise vardı. Anchiskhati Basilica adındaki bu kilise 4.yüzyıldan kalmaymış. 
İlk yapıldığında St. Mary adını taşıyan Bazilika antik Filistin mimarisine göre inşa edilmiş. 17. yüzyılda Anchi Katedralinden büyük ikonanın getirilmesinden sonra kilisenin ismi bugünkü halini almış. Gürcistan’ın en büyük miraslarından birisi olan Kurtarıcının Vernikli İkonası bugün Güzel Sanatlar Müzesinde sergilenmekteymiş. Müzeye gezemedim ancak kilisenin içine bakmayı ihmal etmedim. 

Kiliseden sonra yürümeye devam edince bir süre sonra Barış Köprüsünü görünüyordu.

Resmi olarak 2010 yılında açılan Barış Köprüsü, Mtkvari (Kura) Nehrinin üzerinde çelik ve camdan yapılmış yuvarlatılmış hatları olan modern bir köprü. İtalya’dan getirilen 200 farklı parçanın birleştirilmesi ile inşa edilmiş. Köprü, 156 metre uzunluğundaymış ve güneşin batmasından önce 90 dakika boyunca 10.000 LED ampul kullanılarak aydınlatma yapılıyormuş. Bu aydınlatma ile Mors alfabesi kullanılarak Mendeleev’in periyodik tablosundaki kimyasal elementlerin insan vücudunu oluşturduğu mesajı veriliyormuş. Köprünün dizaynını yapan İtalyan Michele De Lucchi böylece “insanlar ve uluslar arasındaki hayat ve barışın marşı” mesajını yaymaya çalışmış.

Köprü modern Tiflis şehrinin sembollerinden birisi olup Rike Park ile şehrin eski bölgesini birbirine bağlıyor. Daha sonraki bir gece kendimde şahit olduğum üzere buradaki manzara güneş batımında ve gece muhteşem oluyor. 2012 yılında bu Köprü dünyadaki en ilginç 13 köprüden birisi seçilmiş. 

Rike Parka doğru yürüyerek ne yapacağıma karar vermeye çalıştım. Biraz ileride teleferik için sıra bekleyenleri görünce o tarafa yöneldim. Çok uzun olan kuyruğun sonuna takıldım. Hava çok sıcaktı. Yaklaşık yarım saat kadar bekledim. En sonunda gişenin önüne ulaşıp bir ulaşım kartı ve tek biniş için 4,50 Lari ödeyerek teleferiğe bindim. Aerial Cable Car dedikleri teleferik Narikala Kalesi ile Rike Park alanını birbirine bağlıyor. Burası 2012 yılında hizmete açılmış ve teleferik kabinlerinin dört tarafı da cam olduğundan eşsiz bir manzara sağlıyordu.
 
İstenilirse teleferiğe binmeden de Narikala Kalesine çıkmak mümkün. Ancak tepeye doğru oldukça dik ve dolambaçlı bir yol olduğundan böyle sıcak günlerde yürümek yerine benim gibi teleferikle çıkılması uygun olur. Dönerken yokuş aşağı yürüyerek inmeyi düşündüğümden biletimi de tek yön olarak almıştım. Yolculuk çok uzun sürmüyor zaten, sadece birkaç dakika.Tepeden görünen manzara da müthiş.
Teleferikten inince Heykel tarafına doğru yürümeye başladım. Bu kadar yüksekten şehir manzarası da nefes kesiciydi. Özellikle gece müthiş olmalıydı ama ben ne yazık ki bir daha buraya gelemedim. Kartlis Deda (Mother of a Georgian) heykeli  şehrin sembolü olarak biliniyor. Heykel, Tiflis’in 1500. yıldönümü kutlaması için 1958 yılında Sololaki tepesine dikilmiş. Ünlü Gürcü heykeltraş Elguja Amashukeli Gürcü ulusal kıyafetlerine bürünmüş 20 metrelik alüminyum bir kadın figürü dizayn etmiş. Bu kadın Gürcistan’ın ulusal karakterini sembolize ediyormuş. Sol elinde tuttuğu şarap kadehiyle dostlarına misafirperver olduklarını, sağ elinde tuttuğu kılıç ise düşmanlarına saldırıyla cevap vereceğini göstermekteymiş. 

Heykeli yakından gördükten sonra rotamı Narikala Kalesine çevirdim. Bu Kale Tiflis’in antik kalıntıları arasında en bilineni ve en eski yapısıymış. Hatta kent halkı için burası “şehrin kalbi ve ruhu” ymuş.

Kalenin yapımı 4. yüzyıla kadar gidiyormuş. Bu yıldan sonra kale giderek genişlemiş. 7 ve 8. yüzyıllarda Araplar tarafından işgal edilmekle birlikte kale modern görüntüsüne o zaman kavuşmuş. Araplar, kale duvarları içine “Emir Sarayı” inşa etmişler. 11 ve 12. yüzyıllarda bu defa Moğol istilasına uğramış. Daha önce ismi İmrenilen Kale “Shuris-tsikhe” iken Moğol istilasından sonra Narin Kala (küçük kale)’ye dönüşmüş. Kale, 1827 yılında bir depremle tahrip olmuş ve restorasyonlarla bugüne kadar sadece dış duvarları ayakta kalabilmeyi başarmış.

Kalenin gece ışıklarıyla görüntüsü muhteşem oluyor ve bunu Tiflis’de kaldığım her gece keyifle seyrettim

Kalenin içinde bulunan St. Nicolas Kilisesine doğru gittim. Ortodoks olan bu kiliselere girişte kıyafet zorunluluğu bulunuyor. Kesinlikle şortla, mini etekle ve askılı bluzlarla giremiyorsunuz. Kiliselerin pek çoğunun giriş kısmına örtüler konularak turistlerin girmelerini kolaylaştırmışlar. Bu zorunluluğu bildiğimden yanımda uzun bir etek ve şal götürmüştüm. 
St. Nicolas Kilisesi 12. yüzyılda inşa edilmiş ve bir yangın sonrasında tamamen yok olmuş. 1996 yılında kalenin mimari yapısına uygun bir şekilde yeniden yapılmış. Haç şeklinde inşa edilen kilisenin üç tarafında kapı bulunuyormuş. İç kısmında ise İncil ve Gürcistan tarihindeki çeşitli olayları gösteren freskler kullanılmış. Kilisenin ön tarafında bulunan mezarları ve surlarda bulunan çanları da inceledim. Bunların mutlaka bir hikayeleri vardır ama benim araştıracak zamanım yoktu.

Artık dönüş zamanı gelmişti ve yokuş aşağı fazla zorlanmadan inmeye başladım. İnerken yolumun üzerinde büyük bir katedral gördüm. St. George Ermeni Katedrali olduğunu öğrendiğim büyük binaya hemen daldım. Kilisenin özellikle tavan işlemelerine hayran kaldım.

13. yüzyılda ana malzeme olarak tuğlayla inşa edilen Katedral daha yakın tarihlerde restore edilmiş ve bugün Tiflis’de halen ibadet yapılan 2 Ermeni kilisesinden birisiymiş. Bahçesinde şair ve ressamların da gömülü olduğu eski mezarlar varmış. Biraz dinlendikten sonra yürümeye devam ettim ve kendimi Gorgasalis Meydanında buldum. Buradan da Metekhi Köprüsüne doğru yürüdüm.

Tiflis’deki en eski köprü olan Metekhi Köprüsü ilk olarak 1821 yılında ahşap malzeme ile inşa edilmiş. Bu ahşap köprü yerine 1870 yılında metal bir köprü yapılmış. Günümüzde halen kullanılan köprü ise 1950 yılında inşa edilmiş. Öyle çok mimari özelliği olan bir köprü değildi. Köprüden nehrin diğer tarafına geçerken tam karşıda Tiflis’in sembolü olan Metekhi Kilisesi ve onun bahçesinde bulunan Kral Vakhtang Gorgasali’nin heykelini görünüyor.

Kura Nehrinin kayalık bir kısmında yükselen kilise ve çevresi beşinci yüzyıla dayanan tarihiyle Tiflis’teki en eski yerleşim bölgesi olarak kabul edilmekteymiş. Biraz yokuş olan yolu tırmanarak önce Kilisenin bahçesine ve heykelin yakınına gittim.

Heykel, Tiflis şehrinin kurucusu olan Kral Vakhtang Gorgasali’nin ata binmiş, modern, bronz bir anıtıydı. Bu heykel 1961 yılında, heykeltıraş Amashukeli tarafından yapılmış. 

“Metekhi”nin  kelime anlamı “saray çevresi” demekmiş. Bu bölgede ilk Kilisenin Kraliçe Tamara zamanında yapıldığı söyleniyor. 1289 yılında Kral 2. Demetre’nin emriyle inşa edilen Metekhi Kilisesiyle birlikte bu bölge hem dinsel yönü bulunan hem de Gürcistan krallarının yaşadığı bir bölge olmuş. Metekhi tapınağının yeraltı mezarında ilk Gürcistan şehidi olan Aziz Shushanik’in naaşı bulunmaktaymış. 

Metekhi ismine ilk 13.yüzyıl kayıtlarında rastlanmış. Burası defalarca yıkılmış ve yeniden yapılmış. Özellikle de 1235 yılındaki Moğol istilasından sonra yerle bir olmuş. Yeniden yapılan kilise bu defa da 15. yüzyılda Persler tarafından tahrip edilmiş. Gürcü kralları 16 ve 17. yüzyıllarda tekrar inşa etmişler. 1988 yılında Sovyetler döneminde bu defa kilise yakılmak istenmiş, ancak büyük bir halk direnişiyle karşılaşınca bundan vazgeçilmiş. Bir süre hapishane olarak kullanılan kilise bir süre de tiyatro olarak kullanılmış. Gürcistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra orijinal amacına dönmüş. 

Kilise, ortasında kubbesiyle çok yüksek tuğla bir yapıya sahip olup yuvarlak bir de kulesi bulunmaktadır. Bugün halen faaliyet gösteren bir Ortodoks kilisesidir.
Burayı gezdikten sonra geldiğim istikamete geri yürüyerek Gorgasalis Meydanını gezmek istedim. Bu sırada merdivenlerle inilen Meidan Bazaar adındaki tarihi bir yeraltı çarşısını gezme fırsatı buldum. Çarşıda Gürcistan el sanatlarını ve çeşit çeşit hediyelik eşyaları bulabiliyorsunuz.
Çarşıdan çıkınca günün her saati hareketli olan bu meydandan ara bir sokağa daldım. Biraz ileri gitmiştim ki bir Sinegog binası gördüm. Hayatımda ilk kez 2 ay önce Ukrayna’nın Lviv şehrinde bir sinegogun içini görme fırsatı bulmuştum. Merdivenlerle çıkılan Sinegog’un içine girip fotoğraf çekmeye başladım. Sinegog görevlisi bana hangi ülkeden olduğumu sordu. Türk olduğumu öğrenince sanırım bundan pek hoşlanmadı ya da ben öyle hissettim. Birazdan kapatacaklarını ve acele etmemi söyledi. Çok fazla inceleme fırsatı bulamadan dışarı çıkmak zorunda kaldım.
Gürcistan Sinegogu aynı zamanda Büyük Sinegog olarak da biliniyormuş. Burası Ahıska’dan gelerek Tiflis’e yerleşen yahudiler tarafından 1895 ve 1903 yılları arasında inşa edilmiş. Bitişikte ise Şinval yahudileri tarafından yapılmış bir diğer ibadet evi bulunuyormuş.
Sinegog, Tiflis’deki pek çok bina gibi tuğladan ve eklektik bir tarzda inşa edilmiş. Binanın tepesinde bir kubbe ve ışık girmesi için bir kule de binaya eklenmiş. İki katlı binada iki de ibadet salonu bulunuyormuş. Ben sadece Davut yıldızıyla dekore edilen giriş katındaki salonu görebildim. 
Sinegog’un hemen yanında da yahudilerin iç rahatlığıyla yiyip içmeleri için bir kosher restorant bulunuyordu. Şehirde gezdiğim zaman da bu kosher restorantları gördüğüme göre Tiflis’de yaşayan pek çok yahudi olmalı.
Sinegog’dan çıkınca tam karşısına düşen bir parka doğru yürüdüm. İnsanlar banklara oturmuş sohbet ederken çocuklar da oynuyordu. Parkta çok güzel heykeller vardı.

Burada oyalanmadan yürürken Tiflis Tarih Müzesinin önünden geçtim.

Biraz ilerlemiştim ki uzaktan bir başka katedral gözüme çarptı. Burası da meşhur Sioni Katedraliymiş. Katedralin inşasına İberya Kralı Guaram’ın döneminde 500 yılında başlanmış. 620 yılında Kral I. Adarnese zamanında ancak tamamlanabilmiş. Katedral tarih boyunca defalarca zarar görmüş ve yıkılmış. Mevcut yapısının genel hatları 13. yüzyılda Gürcistan’ın altın çağında çizilmiş. Her restorasyonda eski haline getirmeye çalışırlarken binaya yeni unsurlar eklenmiş.

19. yüzyılda Grigory Gagarin’in dizaynları kullanılarak bütün kilise yeni baştan boyanmış. Bugün katedralin tavanında Gagarin’in freskleri görülebiliyormuş. Yan duvarlarda ise sanatçı Levan Tsutskiridze’nin 1989 yılında tamamlanan daha modern freskleri bulunmaktaymış. Katedraldeki bütün ikonalar Gürcistan’a ait ikonalarmış. Bu katedrali önemli kılan bir diğer özelliği ise Azize Nino’nun kutsal haçına ev sahipliği yapmasıymış. Efsaneye göre bu haç, azizenin asma dallarını kendi saçıyla bağlayarak yaptığı iki ucu aşağıya doğru eğik bir haçmış. Bu haçın bir replikası, bronz bir kafesin arkasında  kilisede sergileniyormuş ama nerelere sakladılarsa ben göremedim. Gerçek haç ise bu kilisede güvenli bir şekilde  ve gözlerden uzakta saklanmaktaymış. Bu Azizenin Anadolu’da Kapadokya’da yaşamış olduğunu söylemeliyim. Bunu ertesi gün gittiğim turdaki rehberimiz anlattığından yeri gelince daha detaylı olarak bahsedeceğim.

Katedral’in önünden yürümeye devam edip merdivenleri çıkınca yol boyunca satış yapan tezgahları gördüm. Artık akşam olmak üzereydi ve bu nedenle çok fazla canlılık yoktu. Burada yağlı boya resim, deri giyim ve süs eşyası, yapma çiçek, çanta, tişört gibi çoğu Gürcistan’a ait el sanatı olan çeşit çeşit ürün satılmaktaydı. Hatıra olması için keçeden yapılmış küçük bir cüzdanı Türklerin milli sporu olan sıkı bir pazarlıkla 5 Lari’ye aldım. 

 Artık akşam olmaya başlamıştı ve yemek için uygun bir yer aramaya başladım. Küçük ve şirin bir parkta bulunan bir cafeye oturdum. Açık havada yemek yemeyi özellikle tercih etmiştim. Gelen geçeni de seyrederek sipariş ettiğim kebabı yedim ve 2 içecekle birlikte bu yemek için 15 Lari ödedim.
  Akşamın ışıklarıyla Narikala Kalesi ve Metekhi Kilisesi çok güzel görünüyordu.

Şehrin görmediğim kısımlarını keşfetmek amacıyla Narikala Kalesinden yokuş aşağı inerken gördüğüm Sülfür Hamamlarına doğru yürüdüm.

Bu hamamlara Erekle’nin hamamları da deniyormuş. Tarihçiler genellikle bu hamamların Arap döneminde 7 ve 8.yüzyıllarda yapıldığını söylüyorlarmış. Altın Çağ boyunca burada neredeyse 68 hamam varken 17. yüzyılda şehrin sürekli işgal edilmesi ve bu nedenle hamamların tahrip olması yüzünden sayı sadece 6’ya düşmüş. Caddenin sonuna kadar yürüdüm ve su kenarına yapılan yürüyüş yolundan daha ileriye gitmeye çalıştım. Akan suda cirit atan kurbağaların sesini duydum. Yukarılarda bir yerde Kalenin de bulunduğu kayalıklardan sular akıyordu. Geri dönerken caddenin sonunda gördüğüm mozaik duvarı yakından görmek istedim. İslam mimarisiyle yapılmış bu çok güzel bina Orbeliani Hamamıymış. Bu gördüğüm mozaik de şehirdeki İslam etkisini gösteren tahrip olmamış son örnekmiş.Bu hamam 17. yüzyılın sonlarında yapılmış ancak 19 ve 20. yüzyıllarda önemli bir şekilde restore edilmiş.
Merkezde geçirdiğim ikinci gün sabah erkenden dışarı çıkıp çok sessiz ve sakin olan cadde ve sokaklarda yürüyerek Rustaveli Bulvarına gittim. Burası ismini ünlü Gürcü Şair Shota Rustaveli’den alıyormuş ve Özgürlük Meydanından başlayarak 1,5 km boyunca şehrin bazı resmi kurumlarıyla müzelerinin sıralandığı önemli bir uğrak noktasıymış. Biraz yürür yürümez hemen Parlamento Binasını gördüm. Yolun sonuna kadar yürüdüğümde Gürcistan Ulusal Müzesini, Tiflis Opera ve Bale Salonunu, Rustaveli Devlet Tiyatrosunu, Kashveti Kilisesini, Gürcistan Bilimler Akademisini ve Sovyet İşgali Müzesini dışarıdan görmüş oldum.

Sovyet mimarisine uygun olarak yapılan eski Parlamento Binasının önünden rahatça yürüyüp geçiyorsunuz. Bu bina ve önündeki meydan tarihte birçok önemli ana tanıklık etmiş. 1989 yılında ölenlerin anısına binanın ön kısmına bir de anıt dikilmiş. 

Yol boyunca kaldırıma yerleştirilen küçük ve sevimli heykelleri görmek de mümkün.

Ulusal Galeri binasını dışarıdan görmüş oldum.

Rustaveli Bulvarından bir görüntü.

Bu güzel binanın ne olduğunu çözemedim. Muhtemelen Güzel Sanatlar Akademisi olabilir.

Rustaveli Tiyatrosunun yolun karşısından görünümü.

Paliashvili Opera ve Bale Tiyatrosu da yıllar önce yanmış ve aslına uygun olarak restore edilmiş.
Hızlıca pansiyona dönerken Kuru Köprü Pazarı (Dry Bridge) olarak bilinen antika pazarına da uğramak istedim. Nehir kenarında ve sadece güzel havalarda kurulan bu pazarda birçok sanatçı kendi yaptığı tabloları sattığı gibi antika değerindeki eşyalar ve diğer hediyelik eşyalar satılıyormuş. Benim gördüklerim antikadan çok döküntü eşyalardı.
Gürcistan gezisinde sadece Tiflis ;ehir merkezi ile sınırlı kalmak istemedim ve  iki ayrı gün iki ayrı tura katıldım. Sırada Tiflis çevre gezileri var. 
Mtskheta Turu
Bir gün önce tur biletimi aldığım Georgian Tour adlı seyahat acentasına sabah 9’da ulaştım.Gidilecek yerlere göre bizi gruplandırdılar ve acentanın adı bulunan birer boyun askılığı verdiler. Gruplar teker teker binip gittiler ve kala kala biz kaldık. Toplam 6 kişiydik ama acenta sayımız az diye turu iptal etmedi rehberimizle birlikte yola koyulduk. İşin tuhafı 3 kişi Rusya’dan gelmiş ve sadece Rusça konuşabiliyordu. Bir Amerikalı kız ve bir de Rusça ile İngilizce bilen Endonezya’lı bir genç vardı. Rehberimiz tur boyunca helak oldu zavallı. Gittiğimiz yerlerle ilgili bilgileri 3 kişiye Rusça anlatıyordu ve bu arada biz de anlamadığımız için sağa sola dağılıyorduk. Sonra bizi toplayıp aynı şeyleri dönüp bir de İngilizce anlatıyordu.
 
Tur minibüsü de konforlu sayılırdı ama nedense çok fazla klimasını kullanmıyorlardı. Çok güzel manzaralar eşliğinde kıvrım kıvrım dolanarak çok yüksek bir noktada bulunan Jvari Manastırına ulaştık.

Bu Manastır erken Ortaçağ Döneminin en önde gelen eseri sayılıyormuş. Antik şehir olan Mtskheta’nın tam karşısında bir dağın tepesinde bulunuyor.  6 – 7. yüzyıllarda inşa edilen manastırın  isminin kelime anlamı “Haç Manastırı” imiş ve aynı adı taşıyan bir diğer Gürcü manastırı da Kudüs şehrinde bulunmaktaymış. İşte Azize Nino burada da karşımıza çıkıyor. Azize Nino ilk tahta haçı bu bölgede yapmış. Kilisenin ortasında bunun ana kaidesi hala görülebiliyormuş. Minyatür büyüklüğüyle klasik dört ucu olan bu örnek bütünselliği ve güzelliğiyle izleyenleri büyülüyormuş.

Yeri gelmişken biraz da Azize Nino’dan bahsedeyim. M.S. 280-332 yılları arasında yaşayan ve Gürcü Ortodokslarının en büyük azizesi olan Azize Nino’nun Kapadokya bölgesinde Ortahisar’da yaşamış olduğu söyleniyor. Burada hıristiyanlığı yaymaya çalıştıktan sonra kiliselerde fresk ve ikonaların yasaklanmasının ardından küçük bir İncili saçlarının arasına saklayarak kaçtığı ve Gürcistan’a yerleştiği rivayet ediliyor.
 
O zaman aya, güneşe ve yıldızlara tapan Gürcistan halkına hıristiyan öğretilerini anlatarak halkın hıristiyanlaşmasını sağlamış. Ayrıca rivayet şudur ki çeşitli mucizelerle hastaları da iyileştirmiş. Bunlar abartılarak ve üstüne eklemeler yapılarak nesilden nesile aktarılmış hikayeler olsa gerek.
Kilisenin bir zamanlar mozaiklerle dekore edilen iç kısmı ise şimdi oldukça çıplak durumda. Ancak Kilisenin içinden çok dışından gördüğümüz manzara mükemmel ötesi denebilecek güzellikte. Çok yüksekte olduğumuz için her yer ayaklarımızın altında gibiydi. Kuzeyden gelen Mtkvari Nehri, kent içinde Aragvi Nehri ile birleşiyor. 
Doyasıya manzara seyredip fotoğraf çektikten sonra rehberimizin uyarısıyla hepimiz minibüse döndük.
Sonraki durağımız yükseklerden gördüğümüz Mtskheta oluyor. Tiflis şehir merkezinin yaklaşık 20 km. kuzeyinde olan bu şehre Gürcistan’ın ruhani merkezi, hatta ikinci Kudüs diyorlarmış. Bu bölge 1994 yılında UNESCO tarafından “Dünya Kültür Mirası Listesi”ne dahil edilerek koruma altına alınmış. 

Minibüsten iner inmez hemen Svetitskhoveli Kilisesine doğru yürüdük. Rehberimiz bu bölgenin tamamen restore edildiğini ve şehrin turizme açıldığını söyledi. Gerçekten evler çok bakımlı ve mimari olarak da çok güzel gözüküyordu. Kilisenin kapısına gelince giriş ücreti olarak kişi başı sanırım 5 Lari toplanarak biletlerimiz alındı.

İçeri girdiğimizde oldukça büyük bir bahçesi olan büyük bir kiliseyle karşılaştık. 

Svetitskhoveli Katedrali ve Jvari Manastırı’nda Gürcü alfabesinin erken dönem örnekleri bulunmaktaymış. Uzun yıllar, burası Gürcüler tarafından baş kilise olarak kabul edilmiş ve en saygı duyulan ibadet yerlerinden biri olmuş. 1994 yılından beri UNESCO Dünya Mirası listesinde. Devasa Katedral binasının içerisinde, çok daha eski küçük dini yapılar da bulunuyormuş. 14. yüzyılda Moğol yıkımından da nasibini almış ama buna rağmen yine de ülkenin en güzel dini yapılarından birisi olagelmiş. Yerde, azizlere ait mezarlar da bulunuyor. Oldukça yüksek tavanı, üç yana açılan kapısı, dev kolonları ile gerçekten büyük ve etkileyici bir bina. 
 
Güya İsa’nın gömleği Kartli’nin başkenti Mtskheta’da gömülüymüş. Bu gömleği buraya İsa’nın çarmıha gerilmesi sırasında Kudüs’te bulunan Mtskhetalı bir Yahudi olan Elioz getirmiş. Azize Nino işte burada da karşımıza çıkıyor. Kral Mirian’ın emriyle, Azize Nino’nun belirlediği bir yerde bir kilise yapımına başlanmış. Azize Nino’da, üzerinde çok büyük bir ladin ağacı büyüyen İsa’nın gömleğinin gömülü olduğu yeri seçmiş. Kilise yapılırken bu ladin ağacını kesmişler ve bundan bir sütun yontmuşlar. Bu sütunu kilisenin yükseleceği yere dikmek istemişler ama bir türlü başaramamışlar. Akşam olunca Azize Nino burada kalmış ve bütün gece dua etmiş. Sabah olduğunda bir mucize gerçekleşmiş. Gökyüzünden ışıkla inen bir genç sütunu alıp göğe yükselmiş ve sonra sütun kendiliğinden istenilen yere dikilmiş. Yeni yapılan kiliseye bundan dolayı Svetitskhoveli (Yaşayan Sütun) ya da Tsotshali Sveti (Canlı Sütun) adı verilmiş.
Bu kilise ilk defa 4. yüzyılda ahşaptan inşa edilmiş ve bu ilk kilisenin bazı nüveleri halen korunuyormuş. Gürcü Rönesans mimarisinin en parlak örneği olan halihazırdaki bu kilise ise mimar Arsukidze tarafından 1010-1023 yıllarında yenilenmiş.

Kilisenin içinde de rehberimiz önemli olan yerleri bize anlattı ama nedense bunların hiçbirisi kalıcı olmuyor.

Zaten artık kilise gezmek de çok enteresan gelmemeye başladı. Hepsi birbirine çok benziyor. Burada çok ilginç bir hadise başıma geldi. Önünde çok büyük bir kalabalık olan bir kapı görünce çok merak ederek kalabalığı yardım ve içeri girdim. Renkli giysiler içindeki papazlar ilahiler eşliğinde kuyruğa girmiş insanlara sanırım şaraba bandırılmış ekmek yediriyorlardı. Hep filmlerde gördüğümüz bu sahnenin cep telefonumla fotoğrafını çekmek istedim. Ancak yaptığım salaklığı o anda kendim de fark ederek telefonu hızla aşağı indirirken telefonun çekme sesi ortalığı deyim yerindeyse inletti ve flaş da bu ibadet yapan topluluğun üzerinde patladı. Din adamı hemen bana doğru bakıp anlamadığım sözlerle bir şeyler söyleyerek elini sallayıp dışarı çıkmamı istedi. Madem çekeceksin sessize al ve flaşı kapat bari değil mi! Fotoğrafı çekemediğime mi yanayım kovulduğuma mı bilemedim. Sonradan araştırınca 15.yüzyılda Kudüsteki kutsal mezarın bir replikasının bu katedral içinde yapılan bir şapelde bulunduğunu öğrendim. Kovulduğum şapel muhtemelen burası olsa gerek. Katedralin içinde ayrıca pek çok kralın ve Gürcü asilzadesinin mezarları bulunuyormuş.

Kiliseyi gezip dışarı çıktıktan sonra bir sokak boyunca kurulmuş olan hediyelik eşya standlarına bakmaya başladık. Kimsenin bir şey alacağı yoktu ama boş boş bakındık durduk.

Sonra tekrar minibüse binip sonraki durağımız olan Samtavro Kilisesi’ne gittik. Gördüğünüz gibi hepsi artık birbirine benzemeye başladı. Yine de Samtavro Kilisesi’nin pencere kenarlarındaki taş işçiliğinin muhteşem gözüktüğünü itiraf etmeliyim. 
Samtavro Manastır kompleksi 1130 yılında Kral Miryan ve karısı Nana tarafından yaşam alanı olarak yaptırılmış ve öldükten sonra kilise bahçesinin güneybatısına gömülmüşler. Daha sonra burası Gürcü kraliyet ailesinin mezarlığı ve cenaze törenlerinin yapıldığı bir yer olmuş. Kilisede ve bahçede pek çok mezar bulunuyor.
Bahçede adı Azize Nino olan ve 4. yüzyılda yapılmış küçücük bir kilise bulunuyor.

Kuzeybatı tarafında 13.yüzyıldan kalma 3 katlı çok güzel bir çan kulesi bulunuyor.

Güneybatısındaki binalar ise hem rahibelerin yaşadığı hem de dini seminerlerin verildiği bir yermiş. Rehberimiz buranın bahçesinin ve çiçeklerinin meşhur olduğunu söyledi. Zaten kimseler giremesin diye bahçeyi kapatmışlar. 
Rehberimiz gitme vaktinin geldiğini söyleyerek bizleri toparladı ve minibüse binerek Gori’ye doğru yola koyulduk. Gori, Gürcistan’ın iç kısmında kalan küçük bir şehir. Gori’nin kelime anlamı Gürcü dilinde tepe imiş. Eskiden çok daha kalabalık olan şehir nüfusu bugünlerde 50.000 civarındaymış. Önemli olmasının en önemli nedeni Sovyet liderlerinden Stalin’in doğum yeri olması ve Stalin için oluşturulan Müze ile doğduğu evin ziyaret edilebilmesi. Babası kunduracı olan ve 1879 yılında doğan Stalin’in asıl adı Joseph Vissarionovich Jughashvili’ymiş. Yakın Rus tarihine damgasını vurmuş önemli kişiler arasında olan ve daha çocuk yaştayken devrimci eylemlere katılan Stalin kimilerine göre bir katil kimilerine göre ise bir kahraman. Tarihi bir kişilik olması nedeniyle özellikle ona ait eşyaların ve belgelerin sergilendiği müze tüm turistlerin ilgisini çekiyormuş. 

Stalin Caddesi’nde bulunan Stalin Müzesi’ne giriş 10 Lari, tren vagonunu da görmek isterseniz ayrıca 5 Lari ödüyorsunuz. Treni dışından gördüğüm için varsın içini de görmeyeyim diyerek sadece Müze bileti aldım. Müzede Stalin’e ait pek çok eşya, portreleri, fotoğrafları, hayatıyla ilgili belgeler, verilen hediyeler belli bir sistematik içinde sergilenmekteydi. Stalin öldüğünde yüzünden kalıp alınan alçı maske de burada sergileniyormuş. Oldukça da büyük bir müzeydi ve sergilenen bu kadar çok malzemeyi görünce Rusya’da Stalin’e ait hiçbir şey kalmadığından kuşkulandım.

Rehberimiz saat verip bizi serbest bırakmıştı. Çabucak Müzeyi gezip dışarı çıktım. Müzenin kapısında fotoğraf çektirirken bir genç espri olsun diye fotoğrafımda yer almak istedi.

Müzenin bulunduğu geniş alanda Stalin’in doğduğu evi de görebiliyordunuz. Müzenin önündeki bahçede üzeri kapatılarak koruma altına alınmış ve ahşap sütunlarla desteklenmiş küçük evi buldum. Ancak ev kapalı olduğundan ne yazık ki içini göremedim.

Daha sonra Stalin’in pek çok seyahatini gerçekleştirdiği özel vagonun dışından fotoğrafını çektim.
Gezimiz tamamlanınca Gori’de bir restoranta gittik. Bu tür turlar başka ülkelerden gelen insanları tanımak için de son derece faydalı oluyor. Grup olarak sohbet ederek lezzetli yemeklerimiz yedik.  İçinde sığır eti olan Bozbaşı adında bir yemek sipariş ettim. Gele gele içine kemikli bir parça et konulan çorba gibi bir yemek geldi. Turistik bir restoran olduğundan fiyatlar da çok yüksekti.  Ödeme sırasında sıkıntı yaşadım ve garson para üstünü epeyce bir tutar eksik getirince hesaba itiraz ettim. Belki de kalabalıktan istifade edip böyle yaparak turistleri kazıklıyorlardır. Onun için turistik seyahatlerinizde hesabı ve verdiğiniz parayı kontrol etmek gerek.
Yemek sonrası minibüse bindik ve son gezi noktamız olan Uplistsikhe adlı bizim Kapadokya’yı andıran antik kayalık yerleşim bölgesine gittik. Giriş ücreti olarak 5 Lari ödedik.
Uplistsikhe kelimesi “Tanrı’nın Kalesi” anlamına geliyormuş. 1. yüzyılın ilk yarısından kalan bu antik mağaralar önemli ticaret rotalarının kesiştiği bir yerde bulunuyormuş. Pagan dininin merkezi olan 4 hektarlık bu bölgede mağaralar, tiyatrolar, altarlar, pagan tapınakları, gizli tüneller, hapishaneler, eczane, fırın, geçitler, caddeler hep taşlar oyularak yapılmış. Bölge, Kartli krallarının da yaşadığı bir yer olmuş.
En zengin olduğu yıllarda burada yaşayan nüfusun yaklaşık 20.000 kişi olduğu tahmin ediliyormuş. Hıristiyanlığın bu bölgeyi de etkisi altına almasından sonra 9 ve 10. yüzyıllarda buraya 3 odalı bir de bazilika (Three Nave Bazilika) inşa edilmiş.

Daha sonra yapılan kiliseyi ise kapalı olduğundan gezme fırsatı bulamadık.

Birçok Gürcü şehrinin Moğollar tarafından istila edilmesi ile burası da önemini kaybetmiş ve insanlar burayı terketmiş. Buradan arkeologlar tarafından çıkarılan altın, gümüş ve metal bir çok materyal Tiflis’deki Ulusal Müzede sergileniyormuş. Bu bölge de UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine girmek üzere aday listede yer alıyormuş. Kayalardan hoplaya zıplaya ve biraz zorlanarak çevreyi gezdik.

 

 

 

Kilisenin duvarları ve kapıları çok şık bir şekilde dekore edilmiş.

Bu kompleks meşhur Gürcistan Askeri Otoyolu üzerinde bulunduğundan Gürcistan’ın kuzey sınırında bir gardiyan gibi de işlev görmüş. Tarihi yapıların ve kilisenin içine girip gezdik ama beni en çok etkileyen kaleden bakıldığında görünen muhteşem manzara oldu. Hava da şansımıza pırıl pırıldı.

Kalenin önünde birçok stand kurulmuştu. Turistlere yerel ürünleri ve çeşitli hediyelik eşyaları satıyorlardı. Aslında çok güzel doğal bal vardı ancak benim gezim daha 10 gün süreceği için taşımak istemiyordum. Bunun yerine tadına bakarak karar verdiğim nar rengindeki cevizli sucuklardan 3 Lari ödeyerek aldım.

Rehberimizin verdiği saate göre gezimizi tamamladık ve herkes zamanında minibüsteki yerini aldı. Bir süre gittikten sonra tekrar nehir kenarında durarak siyah-beyaz nehri izledik. İlginç bir şekilde 2 koldan akan su tam önümüzde birleşiyor ama sular birbirine karışmadığından bir kısmı siyah ve bir kısmı beyaz olarak akıyordu. Oldukça değişik bir görüntüydü.

Kafkaslardan beslenen Aragvi Nehri pek çok kola sahipmiş. Mtiuleti yani Beyaz Aragvi ile Gudamakari yani Siyah Aragvi kolları bulunduğumuz Pasanauri noktasında birleşip Zhinvali barajına kadar akıyormuş. Burada da epeyce fotoğraf çektikten sonra yola devam ettik.

Yola devam ettik ve bu sırada Gudauri kayak bölgesinden geçtik. Uzaktan kışın kayak yapılan dağları ve tepeleri görüyorduk. Bu mevsimde bile bazılarının üstü karlarla kaplıydı.

Sırada traverten benzeri bir kayalık vardı. Rengi bizim Pamukkale travertenleri gibi beyaz değil ve daha sarımtrak bir rengi vardı. Kafkaslarda birçok maden ve mineral yatakları bulunduğundan bu bölgede de sülfür bulunmaktaymış. Zaten kayalığın adı da Sülfür Kayasıydı. Rehberimiz tehlikeli olmadığını tırmanıp yakından bakabileceğimizi söyleyince herkes sağa sola dağıldı.

Yol boyunca belirli aralarla yapılmış tüneller vardı. Bu bölgede kar çok yağdığından yollar kapanmasın diye böyle bir çözüm bulunmuş.

En sonunda Stepantsminda denilen küçük bir kasabaya geldik. Aslında bu kasaba daha çok Kazbegi ismiyle biliniyormuş ve burası Rus sınırına çok yakınmış. Burada konaklamak için pek çok seçenek bulunuyor. Muhteşem bir manzarası ve yaz ayında olmamıza rağmen titreten bir havası var. 

 
Burada tur minibüsünden inerek yedi yolcunun binebildiği küçük Mitsubishi jiplere bindik. İşte ondan sonra hayatımın en sarsıcı yolculuğunu yaptım. Hoplata zıplata, daracık ve virajlı yollardan son sürat giden jipte farklı duyguların etkisi altında kaldım. Yan tarafı uçurum olan yolda en küçük hatada düşme tehlikesi olduğundan büyük bir korkunun pençesinde kıvranırken diğer tarafta gördüğüm muhteşem ve eşsiz manzaranın sarhoşluğunda adeta büyülenmiş gibiydim. Şoförler karşı taraftan araç geldiğinde iyice yan tarafa yanaşıyorlar ve hızlarını azaltmadan devam ediyorlardı. Bu yolu yürüyerek çıkanlar da vardı ama çok uzun ve dik olduğundan yürünecek gibi değil. Yaklaşık üç saat sürüyormuş. Atla da gidilebiliyormuş ancak çok iyi bir at sürücüsü olmak lazım. En sonunda Kazbegi Kasabasındayken uzaktan çok küçük gördüğümüz Gergeti Trinity Kilisesine ulaştık.

Aracımız yeşil bir alanda park ettikten sonra herkes gezmek için dağıldı. Gergeti Trinity başka bir adla Kutsal Trinity Kilisesi Khevi bölgesinde 13-14. yüzyılda inşa edilen tek kubbeli kiliseymiş. Kiliseden ayrı olarak bir de çan kulesi bulunuyor.

Kafkasların en yüksek ve en güzel tepe noktasında 2170 metre yüksekliğinde bulunan Kilise Gürcü Ortodoksları için çok büyük önem taşıyormuş. 8. yüzyılda Tiflis Persler tarafından işgal edilince başta Azize Nino’nun haçı olmak üzere değerli miraslar korunmak için Mtskheta’dan buraya getirilmiş. Sovyetler döneminde de bütün dini hizmetler yasaklanmasına rağmen burası popüler bir uğrak noktası olmuş.

Kilisenin içine girdim ve sağa sola bakınırken kapının yanındaki rahiple gözgöze geldim. Bana işaretle dışarı çıkmamı söyledi. Elimle bermuda eşofmanı gösterip bu yüzden mi diye sordum. Maalesef bu kilisede Tiflis’de gittiğim bütün kiliselerde olduğu gibi kapı önüne örtüler konulmamıştı. Ben de buna güvenip yanıma etek almamıştım. Benim arkamdan bizim gruptaki başka bir kadına da aynı şeyi söyledi. Zaten kiliseler hep aynıydı ve gördüğüm kadarıyla da çok fazla bir şey kaybettiğimi söyleyemeyeceğim. 

Kiliseden çok buranın manzarası beni daha çok etkiledi. Çok yükseklerde olduğumuzdan Kafkasların karlı tepelerini ve Kazbegi Kasabasıyla birlikte yemyeşil bir ovayı görebiliyordum. Burası kesinlikle doğaseverlerin kaçırmaması gereken bir yer. Hatta belki bir kaç gün kalıp yürüyüş yapılarak fotoğraf çekilebilir. Bu bölgenin doğası bizim Doğu Karadeniz bölgesine benziyor.
Bu Kazbegi Dağıyla ilgili bir de mitolojik bir hikaye bulunuyormuş. Amirani isimli bir kahraman ölümlülere hediye etmek için tanrıların elinden ateşi çalmış. Prometheus’a benzer şekilde ceza olarak tanrılar onu Kazbegi Dağı’nın çok yüksek bir noktasına zincirlemişler. Bu hapsin Dağın 13.000 feet yüksekliğinde bulunan Bethlemi Mağarasında olduğu şeklinde bir rivayet bulunuyor. 

Bu alana turistlere yönelik olarak atlar da getirilmiş ve isterseniz sizi bindirip yavaş adımlarla etrafı gezdirebiliyorlar.

Zamanımız dolduktan sonra herkes geldiği jiplere bindi ve geri dönmeye başladık. Artık bu kadar geziden sonra yavaş yavaş acıkmaya başlamıştık. Jiplere bindiğimiz yerde inerek tekrar tur minibüsüne geçtik ve o da bizi bu kasabadaki yerel bir evin önüne götürdü. Başka bir tur minibüsü de geldi. Evin büyük bir bahçesi vardı ve uzun masalar hazırlanmıştı. Her tur grubu ayrı bir masaya yerleşti ve şenlik başladı. Aman Allahım o ne yiyeceklerdi öyle! Bir tabak yeni bir yemek önümüze konuyor daha onu bitirmeden başka bir yemek geliyordu. Gürcü mutfağının meşhur yiyecekleri Khinkali yani mantı ve Haçapuri yani farklı iç malzemeyle hazırlanmış börekleri soframızın baş konuklarıydı. Yediğim tavuk budu bile sanırım organik olduğundan çok lezzetliydi. O kadar çok yiyecek geldi ki çoğu yemeği bitiremedik bile.

Yemek sonrasında tekrar minibüse binerek dönüş yoluna geçtik. Rehberimiz bu dağlarda parasailing yapıldığını ve istersek gerekli hazırlıkları yaptırmak için ona söylememizi istedi. Gruptan sadece Hintli karı-koca olarak katılmak istedi. Bizi Gürcistan-Rusya Dostluk Anıtının bulunduğu alana bırakan minibüs bu çifti parasailing için etkinlik bölgesine götürdü.

Bu Anıt, Georgievsk Anlaşmasının ikiyüzüncü yıldönümünü ve Rusya ile Gürcistan’ın devam eden dostluğunu kutlamak amacıyla 1983 yılında inşa edilmiş. Oldukça renkli olan Anıt aynı zamanda muhteşem bir manzarayı gözlemlemek için bir platform görevi görüyordu.

Burada uzun süre geçirdikten sonra Hintli kadını getiren minibüse binerek adamı paraşütle indiği yerden almak için yola koyulduk. Adamı aldığımızda bir ayağında ayakkabı bulunmadığını gördük. Meğer havalanırken bir ayakkabısı platformda kalmış. Adamın ayağına bakıp bakıp herkes gülüyordu. Havada uçacaksın madem insan ayakkabısını sağlam bir şekilde  bağlar.

Tiflis’e girişte çok güzel bir heykel vardı ve arabadan çekmeye çalıştım.

Tiflis’e dönüşümüzde akşam yine sokaklarda dolaşıp insanların çoşkusunu seyrettim. Parkta gezip Barış köprüsünün renkli halini gördüm.

Yeme İçme 

Gezdiğim  ülkelerde özel bir mutfak bulunuyorsa bunu mutlaka denemek isterim. Gürcistan’ın zengin bir mutfağı var ve damak tadı da Türk Mutfağına oldukça benziyor. Şimdi gelelim bu lezzetleri tanıtmaya. Aslında yazıda yeri geldikçe tatdığım lezzetleri resimleri ile anlattım. Özetlemek gerekirse;

Benim favorim bizim Karadeniz pidesine benzeyen ve çeşit çeşit iç malzeme konularak yapılan Haçapuriler. Gürcistan’a özel olan Sulguni ve Imerulitan peynirleri kullanılarak yapılanlar bence en lezzetlisi. Bunun dışında patateslisi, etlisi, kabaklısı ve hatta fasulyelisi bile var.

Bir diğer lezzet ise bizim mantımıza benzeyen ancak büyük bir bohça kıvamında olan Khinkali yani hıngal. Anadolu’nun bazı şehirlerinde bizim küçücük mantılarımız yerine hingel adı verilen ve biraz daha büyük olup içine et, peynir ve patates konularak yapılan yemekler olduğunu biliyorum. Aynı coğrafyada yaşayan halkların yemek kültürlerinin de birbirine benzemesi kaçınılmaz. Khinkali’nin içine de değişik malzemeler konulabiliyor. Rehberimizin anlattığına göre özgün hali kıymalı olanmış ancak gelen turistlerin talebi doğrultusunda mantar, peynir gibi diğer iç malzemeler de konulmaya başlanmış. Öyle çatalla bıçakla yenmiyor özel bir yeme şekli var. Hamuru sap kısmından elle tutarak tepesinden önce küçük bir ısırık alınıyor ve açılan bu küçük delikten hamurun içindeki su içiliyor. Sonra da sapı dışında kalan mantı bir güzel yeniyor. Sap kısmındaki hamur çok kalın olduğundan iyi pişmiyormuş ve bu yüzden yenmezmiş.

Harço çorbası et ve pirinçle yapılan Gürcistan Mutfağına ait geleneksel bir çorba. Tavuk yemekleri de sanırım organik olduklarından çok lezzetli.

Mtsvadi ya da diğer adıyla Şaşlık ise bir kebap çeşidi. Kuzu şiş olarak da bilinen bu kebap, kuzu, dana veya domuz eti kullanılarak yapılıyor.  Gürcülerin sosları bir harika. Nedense Türk mutfağında bu tarz soslar çok fazla kullanılmıyor.

Cevizli patlıcan,  patlıcanların uzunlamasına dilimler halinde kesilip kızartılması ve arasına Satsivi denilen cevizli tarator sosu sürülerek katlanması ile yapılan bir yiyecek. Tur yemeğinde bunu tatma imkanı buldum ve patlıcanlar çok kıvamında kızartıldığı için cevizle birlikte çok lezzetli geldi. Gürcistan mutfağında ceviz çok kullanılıyor.

Gürcistan şaraplarının ününden söz etmeliyim. Üzümleri oldukça kaliteli olduğundan şaraplarına da aynı kalite yansımış diyelim. Zaten Dünyadaki şarap üretiminin ilk yapıldığı yerlerden birisiymiş burası. Marka olarak da halk şarabı olarak bilinen “Saperavi” öneriliyor.

Bir diğer içecek ise Cha Cha adı verilen bir nevi Brandy kategorisinde bir içecek. Daha çok ev yapımı olanlar revaçta. Alkol oranı oldukça yüksek olduğundan küçük bardaklarda servis ediliyor ve fondip yapılması öneriliyor. İçmeden önce ve içtikten sonra da mutlaka bir şeyler yemeyi ihmal etmeyin.

Gürcistan gazozları da çok meşhur.  Tarhunlu ve armutlu olarak 2 çeşit satılan gazozlarını denemeden dönmeyin.

Alışveriş

Gürcistan’dan ne alalım; şarap ve peynir ve bal.

Son Söz

Herkesin çok methettiği, yıllar önce görmeyi isteyip de uçak biletimi aldığım halde sağlık sebepleri dolayısıyla gidemediğim Tiflis’i en nihayet gidip görmek kısmet oldu. Çok şahane diyemesem de en azından genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim.

Tiflis şehri zenginliğin ve fakirliğin kolkola girdiği, yeniyle eskinin tezat bir şekilde yanyana durduğu, çok fazla din vurgusunun olduğu, insanların yine de gülmeyi, eğlenmeyi, yemeyi, içmeyi unutmadıkları, bir şehir olarak zihnimde yer etti. Sevdim mi sevdim, kaldığım sürece ülkeyi ve kültürünü yeterince tanıdığımı düşünüyorum. Bu kadar yakın ve vizesiz, kimliksiz gidilebilecek ülkeyi kısa tatillerinizde değerlendirmenizi öneririm.

 

 

 
 
 
 
 

Yorumlarınızı Buraya Yazabilirsiniz