Tahran Gezi Rehberi – Tezatlıklar Ülkesi

Son yıllara kadar dışarıya daha kapalı bir ülkeyi, İran’ı, artık daha yakından tanıma zamanı gelmedi mi? Sınır komşumuz, tarihi şehirleri, bize yakın damak lezzetleri, sıcakkanlı halkı ile daha çok görmek istediğimiz ülkeler arasında yer alacak gibi görünüyor.
İran’a gitme önerisi bir arkadaşımdan geldi. Eşinin o bölgeye gitmek istemediğini ama kendisinin görmeyi arzuladığı bir ülke olduğunu söyleyince kendisine eşlik edebileceğimi belirttim.
 
İran’a tur ile gitmenin uygun olacağını düşünerek Ankara’da bir tur şirketinde yerimiz ayırttık. Turdan bir gün önce rehberimiz bizi arayarak bayanların mutlaka uzun ve geniş kıyafetler giymesi ve başlarını da örtmesi gerektiğini söyledi İran’da bulunduğumuz süre zarfında kıyafet konusundaki bu uyarıların çok aşırı olduğunu anladım. Sonuçta biz turist olduğumuz için müsamaha gösteriyorlardı. Zaten özellikle şehirli İranlıların büyük kısmı çok modern giyimli ve aşırı makyajlı halleriyle dikkat çekiyordu. Baş örtüleri ise saçların bir kısmını kapatması yetiyordu.

İran 1.648.000 km2′ lik yüzölçümüyle Suudi Arabistan’dan sonra bölgenin en büyük  ülkesi olup etnik yönden İran nüfusunun %45’i Fars, %33’ü Azeri, %7’si Kürt, %3’ü Arap, %2’si ise Türkmen kökenlilerden oluşmaktaymış. 2013 sayımına göre nüfusu 74,5 milyon olup nüfusun din ve mezheplere göre dağılımı ise % 90 Şii, % 8 Sünni ve  % 2 Zerdüşt, Hıristiyan ve Yahudi şeklindeymiş. İran Anayasasına göre, resmi dini İslam, mezhebi ise Caferi’ymiş.
 
Uçağımız Tahran’a inişe geçerken bayanlar çantalarından çıkardığı başörtülerini başlarına örtmeye başladılar. Tahran İmam Humeyni Havaalanı  yeni yapılmış bir havaalanı.
 

 
Havaalanında bizi yerel rehberimiz Behnam karşıladı. Rehberimiz Azeri asıllı bir genç ve çok akıcı bir Türkçesi vardı. Daha sonraki sohbetlerimizde Türkçeyi Türk dizilerinden öğrendiğini söyledi. Zaten Azerilerin bize çok benzeyen dilleri bu diziler sayesinde şive farkını da ortadan kaldırmış gözüküyor.
 
Behnam, otobüsümüzün hazır olduğunu ancak havaalanından ayrılmadan önce döviz bürosundan biraz para bozdurmamızı önerdi. Aslında sonradan anladık ki en uygun döviz kuru da havaalanında veriliyormuş ya da bize öyle denk geldi. Gezimiz süresince hem daha düşük kurdan para bozdurduk hem de şehirde çok fazla döviz bozduracak yer bulamadık. Paralar çok sıfırlı olduğundan gezinin sonuna kadar para hesabını yapmakta zorlandık. İran’ın para birimi aslında Riyal ancak günlük hayatta Riyal tutarından 1 sıfır atarak Tümen adını verdikleri para birimini kullanılıyor.
 
* Tahran’da görülecek yerleri hızla okumak isteyen okuyucular meraklısına bölümünü atlayabilir. Kısa tarihi bilgi almak isteyenler  merkalısına bölümünü özellikle okumak isteyebilirler.


  • MERAKLISINA
  • Tahran, İran’ın başkenti ve 15 milyonu aşan nüfusuyla ülkenin en büyük şehri. Hazar Denizine yaklaşık 100 km mesafede olan şehir Elbruz Dağının eteklerinde bulunan geniş bir araziye yayılmış. Tahran ismi Farsça’da “sıcak yer” anlamına gelmekteymiş. Şehir yaz aylarında gerçekten çok sıcak olmaktaymış. Yıllar önce Aşağıdakiler- Yukarıdakiler diye adlandırılan bir dizi vardı. Gençler muhtemelen bilmezler. Bu dizide fakirler ve zenginler konu edilmişti. İşte Yukarıdakiler diyebileceğimiz Sadabad Sarayının da bulunduğu şehrin kuzey tarafı daha serin olması nedeniyle varlıklı insanların evlerinin bulunduğu bir bölgeymiş. Dolayısıyla Tahran’ın isminin anlamı özellikle aşağıda kalan fakir insanlar için geçerlidir diyebiliriz.
  • Tahran şehrinin kuruluşu neolitik çağlara kadar gitmekteymiş. Şehir eski çağlarda Elbruz Dağlarına sırtını dayamış küçük bir köymüş. Hemen yakınındaki Rey şehri, M.S. 1197 tarihinde Moğollar tarafından yıkıldıktan sonra bölge halkı Tahran’a yerleşmiş. Rey’in kalıntıları halen Tahran’ın güneyinde görülebilmekte. Tahran böylece bölgenin ticari yaşamının merkezi olmaya başlamış. Tahran, 1788 yılında Gajar (Kaçar) Hanedanının başkenti olunca siyasi olarak ta  önem kazanmış.
  • Dini merkez olarak Qum ve Meşhed şehirlerinin yükselmesine rağmen şehir önemini yitirmemiş ve İran’ın başkenti olarak kalmış. Kaçar Hanedanının da 1925’de devrilmesinden sonra Şah Rıza Pehlevi tahta çıkmış. Baba Pehlevi’nin ölümünün ardından 1941 yılında oğlu Muhammed Rıza Pehlevi tahta geçmiş. Kent baba-oğul zamanında hızla modernleşmiş. 1979’da Şah’ın devrilerek İran İslam Cumhuriyetinin kurulmasında Tahran önderlik yapmış. 
  • Ülkenin yaşadığı siyasi ve ekonomik sorunlar şehrin genel görünümüne de yansımış. Tahran’ın arka sokaklarında İran şehirlerindeki geleneksel yapıya uyan iki veya en fazla üç katlı tuğla binaları görülüyor. Binaların çoğunda sıva kullanılmamış ve bu yüzden bütün şehir kirli renkli binalardan oluşan bir çöl kenti havasına bürünmüş.
Tahran çok sıcak bir şehir olmakla birlikte İran’ın diğer şehirlerinde de gördüğümüz yol kenarlarındaki ağaçlar nedeniyle yeşili de oldukça fazla. Ağaçların sulanması için kaldırım kenarlarında arklar açılmış ve sürekli olarak buralardan sular akıyor. İnsanlar cadde ve sokaklarda karşıdan karşıya geçerken ya bu arkların üzerinden atlıyor ya da belirli mesafelerde arklar üzerine yapılmış köprülerden geçiyorlar. İran’daki bu sulama sistemi “Qanat” denilen bir sisteme dayanıyor.
 
İran’da şehirlerin büyük kısmı su ihtiyacı yüzünden dağlara yakın kurulmuş. Dağlardan akan sular yerleşim yerlerine kanallarla taşınıyormuş. Bizim su kanallarına benzeyen bu sisteme onlar “Qanat” diyorlar. Kanat, Yezd’lilerin buluşuymuş ve bu sistemle yer altından su taşıma yoluyla suyu yol kenarlarına, evlere ve bahçelere taşıyorlarmış. Suyla sağlanan bu bereket ve serinlik, İranlıların kuru ve sıcak çöl ikliminin üstesinden gelmesini sağlıyormuş. Ancak bu basit bir kanal açma işi değilmiş ve yapılacak kanalın dağlardan şehirlere gelen eğimi çok önem taşıyormuş. Eğer eğim az olursa su akmıyor ve durgunlaşıyormuş. Eğimi artırınca da su çok ve hızlı akıyormuş. Bu sefer de erozyona yol açabiliyormuş. Yezdliler çöl ikliminin zorlamasıyla bu konuda uzmanlaşmışlar ve hemen hemen bütün ülke çapında kanat imalatı ve sulama sistemleri konusunda Yezdliler çalıştırılıyormuş.
 
Tahran’da havaalanından şehir merkezine doğru giderken Humeyni’nin türbesinin önünden geçtik. Türbenin etrafında aynı zamanda bir cami ve külliye inşa ediliyordu. 

Buradan Azadi Meydanına geldik ve otobüsümüz kısa bir süre burada durarak Özgürlük Anıtını (Azadi Anıtı) fotoğraflamamıza imkan verdi.

 
Eski adı Şehyad (Shahyad) olan bu Meydan Tahran’ın simgelerinden birisiymiş. Burası 50 Bin metrekare büyüklüğü ile İsfahan’daki Nakş-ı Cihan Meydanından sonra İran’ın en büyük Meydanıymış, Muhammed Rıza Pehlevi zamanında Hüseyin Emanet adında bir mimara yaptırılmış.
  • MERAKLISINA  
  • Azadi Anıtı ise 1971 yılında Pers İmparatorluğunun kuruluşunun 2500. yılında Shahyad Anıtı olarak yaptırılmış. Kulenin yüksekliği 48 metre, anıt, 2.500 adet  taş ile süslenmiş. Mimari olarak islam öncesi ve sonrası öğeler kullanılmış. Anıtın orta katında İran Tarihi Müzesi bulunmaktaymış. Asansörle en üst kata çıkılabiliyormuş ve buradan Tahran’ı kuşbakışı görülebiliyormuş.
  • Şehrin trafiği bizim İstanbul trafiğinden bile çok daha yoğundu  Petrol ülkesi olan İran’da yakıt çok ucuz olduğundan her evde birkaç araba bulunmaymış. Rehberimiz ısınmak amacıyla doğalgaz kullandıklarını ve evin içerisi sıcak olduğunda doğalgazı kısmak yerine pencereleri açtıklarını anlattı. Kışın ayda 10 dolar kadar ödüyorlarmış. Hatta ödemeyip bir kaç ay biriktiriyorlar ve sonra toptan veriyorlarmış. Tabi biz en pahalı benzin ve doğalgaz kullanan bir ülkenin ferdi olarak bunları ağzımız bir karış açık dinledik. 
  • Ayrıca otomobil fiyatları da çok düşük olduğundan araba sahibi olmak da çok kolaymış. İran’da otomotiv sektörü, petrol ve doğalgaz’dan sonra ikinci büyük endüstriymiş.  Yabancı lisanslı 13 marka dışında, Saipa, Khodro, Samand gibi kendi markaları da varmış. Zaten trafikte çok döküntü arabalarla birlikte çok lüks arabaların çokluğu da dikkat çekiyordu. Bu araba bolluğunun yanında üstü yağmur ve sıcağa karşı tenteyle kapalı, tuhaf görünüşlü motorsikletleri de çok fazla sayıda gördük. Hatta bunların üstüne ailecek binenler de çoktu.
Daha sonra Milad Kulesi’ne geldik. Burası restaurantların, cafelerin, sergi salonunun, alışveriş merkezinin bulunduğu geniş bir alandı.

Burada bir süre dinlenmek ve bir şeyler içmek üzere girişteki cafe’ye oturduk. Herkes içeceklerini gidip sipariş ettiğinden ben de 2 cappucino siparişini verdim. Kahvelerimizi masaya getireceklerini söylediler. Masaya oturduk ve tam o sırada kahvelerimizi getiren garson tepsinin dengesini bozarak iki kahveyi de üzerime boca etti.  Bereket kahveler çok sıcak değildi. Arkadaşım içmek için aldığımız suları yanmamam için üzerime boca etti. Bu arada kahve fotoğraf makinemin üzerine de dökülmüştü. Türk Rehberimiz makineyi hemen alıp temizlemeye başladı. Neyse ki köpük kısmı makineye geldiği için çalışmasında bir sorun olmadı. İran seyahatim bu yüzden iyi başlamamış oldu. Özür dilemek falan da yok, sadece yeni kahvelerimiz geldi o kadar.
 
Milad Kulesi (Borc-e Milad) Dünyanın 4. en yüksek gökdeleni olup çatıya kadar olan yüksekliği 315, en uç kısmına kadar olan yüksekliği ise 435 metreymiş. Yapımına 2000 yılında başlanmış ve 2007 yılında tamamlanarak sonraki yıl halka açılmış. Tamamen İran ve İslami geleneklere uygun doğu tarzında tasarlanmış.345 metre yüksekliğinde 12.katta bir de teras yer almaktaymış ve Tahran buradan kuş bakışı izlenebilmekte.
Yukarıya çıktığımızda iç kısımda bir sergi gördük ama burada çok fazla oyalanmak istemedik. Kendimizi hemen terasa atarak tepeden Tahran’ı seyrettik.. 

Uzun süre buradan şehri seyrederek çeşitli yönlerden fotoğraflar çektik. Arkadaşımla selfie çektirmek isterken  pek çok Tahran’lı bize yardımcı olmayı önerdi. Kahve fiyaskosunda yaşadığım olumsuzluğa karşın İranlılar bizlere karşı oldukça güleryüzlü ve yardımsever davrandılar. Bunu tur boyunca gözlemleme ve yaşama şansımız oldu. Hatta bize o kadar çok ilgi gösteriyorlar ve birlikte fotoğraf çektirmek istiyorlardı.

İç taraftaki sergilere de baktıktan sonra asansörle aşağıya indik ve Milat Kulesi’nin Milat Restaurant’a ilk akşam yemeğimiz yemek üzere ulaştık. .
 
Şansımıza bir nişan yemeğine denk geldik ve böylece İran geleneklerini yakından görme imkanımız oldu. Nişanlı çiftler ve aileleri çok şıktı ve ayrıca bir de müzisyen ayarlanmıştı. Müzisyen bizim Türk olduğumuzu öğrenince bildiği birkaç Türkçe şarkıyla bize jest de yaptı.

Böyle turistik mekanlara göre yediğimiz yemekler de oldukça lezzetli idi. İran’da yemeklerde çorba genellikle standart oluyor. Mercimek veya arpa çorbası getiriliyor. Özellikle arpa çorbası çok lezzetli ve mutlaka denemenizi öneririm. Safranlı pilav da yine her sofranın demirbaşı olarak getiriliyor. Çeşni için üzerine ufak ufak kıyılmış yaban mersini de serpiyorlar. İranlılar safranı ve pirinci çok tüketirlermiş. Yemek konusunda çok zorlanmadık ve İran’dayken en fazla bizim Urfa Kebabın aynısı olan  kebablarından yedik. 
 


Yemek sonrasında Tahran’da iki  gece konaklayacağımız Espinas Oteline doğru yola çıktık. Otelimiz 4 yıldızlı ve yer olarak çok merkezi bir oteldi. Bize verilen odaya çıktık ve yerleştik. Sonrasında biraz çevreyi tanımak için dışarıya çıkarak cadde boyunca yürüdük.

Otele dönerken yaşlıca bir kadının ağladığını ve Farsça bir şeyler söylediğini gördük. Sanki kötü bir haber almış gibi ağlıyordu. Biz de eline biraz para sıkıştırdık. Sonradan öğrendik ki bu da sadaka istemenin bir yöntemiymiş. İran’da yollarda hiç oturup dilenen veya arabalara koşup para isteyen dilenciler görmedik. Yol kenarlarında “sadaka kutuları” vardı ve isteyen veriliş amacı üstünde yazılı olan bu kutulara para atabiliyordu. Sonra bu kutularda biriken paralar tek bir merkezde toplanarak bağışın muhtaç insanlara, çocuklara, malul gazilere falan aktarılmasını sağlıyormuş.

İran’da her gittiğimiz otel odasında kişisel ihtiyaçlarımızı karşılayacak terlik, bornoz, diş fırçası, macun, sabun, şampuan ve duş jeli bulabiliyorduk. Ayrıca, bütün otellerde etajerde seccade ile Kuran-ı Kerim ve adı “mohr” olan, üzeri Farsça yazılı, sertleşmiş bir toprak parçası vardı. Bu toprağın Kerbela’dan getirildiğine ilişkin rivayetler var. Şiiler namaz kılarken secdeye vardıklarında, alınlarını toprak niyetine bu taşa koyuyorlar. Namaz kılmak isteyenler için tavanda bir okla kıblede işaretlenmiş. 

Otel televizyonlarında uydu yayını vardı ancak ben Türk televizyonu bulamadım. Pek çok İran televizyonunun arasında CNN gibi İngilizce tek tük yayın bulup onları izlemeye çalıştım. Kaldığımız otellerde wi-fi vardı ama çok da etkin kullanılamıyor ve sürekli kesintiye uğruyordu.
 
Ertesi sabah erkenden kalkıp otelimizde kahvaltımızı yaptık. Kahvaltılıkların lezzeti  bizim alıştığımız tada yakındı, sadece çok sevdiğim zeytinin lezzeti farklıydı. İran’da çayhanelerin çok olması beni sevindirmişti. Çünkü ben açıkçası bir çaykoliğim..Ancak İran’da bu konuda tam bir hüsran yaşadım. Öyle her yerde çayhane görmek bir yana çayları da öyle bizim ince belli bardaklarda değil düz su bardaklarının küçük olanıyla ve çok açık içiyorlar. Çayın yanında verdikleri şekerler de çok ilginç geldi. Hatta yanımda anı olarak bir kaç tane getirmiştim. Değişik renklerde ve şekillerde olan bu şekerlerden yuvarlak ve şeffaf olanına “pulaki”, ortasından çubuk geçen sarı renkli olanlarına “nabat” deniliyormuş. İlkini dilinizin üstüne koyup çayınızı yudumlarken diğerini çaya daldırıp istediğiniz tada gelinceye kadar çay kaşığı gibi karıştırıyormuşsunuz. 

Kahvaltıda sevdiğim bir diğer yiyecek de hurma oldu. Taze hurmaları her gittiğimiz otelde kahvaltıda  yeme imkanı bulduk. Ayrıca kavun ve karpuzu da hem kahvaltıda hem de yemeklerde yiyebiliyordunuz. Kavun ve karpuzu seven bir millet olarak tabi midelerimiz bayram etti.
 
Kahvaltıdan Tahran gezimize devam ettik. Gülistan Sarayı Pazartesi günleri kapalı olduğu için bizi genel ismi Sa’dabad Kültürel Kompleksi olan Sadabad Sarayı Müzesine götürdüler. Uzun süre otobüs yolculuğu yaptık çünkü Saray şehrin en kuzey bölgesindeki yerleşim olan Şemiranat Şehristanında yer almaktaymış.
 
Kaçarlar ve Pehlevi Hanedanı tarafından Velenjak’dan Kolakçay bölgesine kadar 3000 dönümlük arazide yapılan bu Kompleksin büyük kısmını doğal orman, pınar ve bahçeler oluşturmakta olup burada 19 değişik müze bulunmaktaymış. Caferabad Irmağı da bu Kompleksin ortasından akmaktaymış.

 

 

 
 
Kompleks ilk olarak Kaçar Hanedanının yerleşimi için yapılmış ve Kaçar döneminin sona ermesiyle birlikte Pehlevi Hanedanı buraya yerleşmiş. Pehlevilerden sonra ise burada bulunan saraylar müzeye dönüştürülmüş. Komplekste yer alan 7 müzede Şah döneminden kalan çeşitli eserler sergilenmekte.  Saraylar birbirinden oldukça uzak olduğundan Kompleks içinde çalışan ücretsiz minibüsler bulunmaktaydı.
 
Gezdiğimiz iki Saray’ da mimari yapıları ile çok etkileyicilerdi..
 
Eski adı Şehvend Sarayı olan Yeşil Saray İran’daki en seçkin mimariye sahip saraylardan biriymiş.


1925’de Rıza Şah tarafından doğal bir platformun üzerine yaptırılmış ve Şah’ın ofisi olarak kullanılmış. Arazisi yaklaşık 137 dönüm civarında olup bodrum ile zemin kattan oluşmakta. Burada çok değerli İran halıları, yabancı yapım mobilyalar, avizeler ve porselen yemek takımları sergileniyor. 


Sarayın iç duvarları tamamen ahşapla kaplı olup bunlar aynı zamanda mine kakma ve oyma sanatı ile işlenmiş..Dış duvarlar ise işlemeli mermer ile kaplanmış ve yeşil taşların kullanımından dolayı Saray Yeşil Saray olarak anılmaya başlanmış. Bu Saray iç ve dış tasarımıyla İran’daki süsleme sanatının bir örneği olarak gösterilmekteymiş.


Daha sonra da Millet Sarayını gezdik.  Bu Saray Kompleks’de yer alan sarayların en büyüğü olup beyaz renginden dolayı Beyaz Saray olarak da adlandırılmaktaymış. Yapımı 5 yılda tamamlanan Saray İran ve Rus mimarlar tarafından tasarlanmış ve başta imparatorluk sarayı olarak düşünülmüş olmakla birlikte estetik güzelliğinden dolayı Muhammed Rıza Şah ve eşi Farah Diba’nın yazlık ikametgahına dönüştürülmüş.
  
Bu Saray’da 54 oda ve 10 ağırlama salonu bulunmaktaymış.1982 yılında müzeye dönüştürülmüş. Sarayın içindeki nadide halılar dünyaca meşhur olup, en önemlisi ikinci katta akşam yemeği salonunda bulunan 145 metrekare büyüklüğündeki yuvarlak halıymış. Bu halının Erdebil Şehri’ndeki Şeyh Safiyuddin Erdebil’in türbesindeki halıdan kopyalandığı söylenmektedir. Ayrıca giriş katında yer alan tören salonundaki halı ise 243 metrekare olup İran’ın en büyük halılarından birisiymiş. Bunun dışında Saray’da İtalya, Fransa, Çek ve Slovakya yapımı çeşitli mobilyalar ve silahlar sergilenmekteymiş.Biz bu Saray’a hayran olduk ama fotoğraf çekmek yasak olduğundan  maalesef sarayın fotografını ekleyemedik.
 
Ayrıca Saray’ın girişindeki bahçede daha önce devasa bir Şah heykeli bulunuyormuş. Ancak bu heykel devrim sırasında sökülmüş ve sadece geriye bir çift taştan ayakkabı ve bacaklar kalmış. Bahçede ayrıca başka bir heykel daha vardı. Bu heykel mitolojik bir kahraman olan okçu Arash’ın heykeliymiş. Bu heykelin hikayesine göre İranlılar ve Turanlar (Türkler) arasındaki savaşın uzaması üzerine sınırı belirlemek için okçu Arash’tan ok atarak sınırı belirlemesi isteniyor. Arash okunu çok uzağa atmak istiyor ve bu nedenle yayını öyle geriyor ki kendi vücudu parçalanıyor.
 
Biz sadece iki Sarayı gezebildik ve Kapalı Çarşı’ya (Bazar-ı Bozurg) doğru yola çıktık.  Otobüsümüz Kapalı Çarşı’nın önüne kadar giremediğinden ilerde bir yerde bizi indirdi bu arada  Gülistan Sarayı’nı da uzaktan görme şansımız oldu.
 
Kapalı Çarşı, İstanbul’da bulunan Kapalı Çarşı gibi tarihi bir çarşıymış. 10 km uzunluğunda bir alana yayılan bu Çarşı pek çok koridordan oluşmakta olup her biri farklı ürün gruplarında uzmanlaşmış. Çarşının bir çok girişi bulunmakta olup en önemlisi Sabze Meydan girişiymiş. Çarşı’da dükkanların yanı sıra bankalar, camiler ve oteller bulunmakta.
 
Biz de Çarşı’ya Sabze Meydan girişinden giriyoruz. Behnam, burada İran’a özgü bir şey bulamayacağımızı ve hemen hemen her şeyin artık Çin malı olduğunu ve alışverişimizi İsfahan’da yaparsak daha iyi olacağını söyledi.  Bu nedenle Çarşı’da çok fazla oyalanmadık ve hızlıca girip şöyle bir bakarak dışarı çıktık. Gerçekten satılan ürünler bizimkilerden farklı değildi. Sadece kuyumculardaki altın takıların ne kadar büyük ve gösterişli olduğu dikkatimi çekti. İranlılar zenginliklerini böyle takıp takıştırarak gösteriyorlar olsa gerek.



Bu Meydanda bir süre dinlenmek üzere oturduğumuzda insanların sürekli bir şeyler alıp sattığını gördük. Meğer burası bizim İstanbul Tahtakale gibi borsa işlerinin yapıldığı bir yermiş.
Buradaki gezimizi bitirip otobüsümüze binmek için dönerken Türkiye Büyükelçiliğinin önünde olduğumuzu gördük. Hemen fotoğraf çekmek istedik ama önde bekleyen İranlı askerler izin vermedi. Bizim Türkiye’den geldiğimizi ve kötü niyetli olmadığımızı söylesek de dinlemediler. Talihimize bakın ki bir gün sonra Büyükelçimizi Kaşhan’da görmek kısmet oldu. Buradan otobüse binerek bir sonraki gezi noktamız olan Ulusal Bahçe’ye geldik.
 
Ulusal Bahçe (Sardar Bagh-e Melli) tarihi ve kamusal bir kompleks olup daha önce Merasim Meydanı olarak isimlendirilmekteymiş. Kaçar döneminde askeri atış alanı olarak kullanılmış ve sonra kısa bir süre kamusal park olduktan sonra bu alana önemli hükümet binaları ve müzeleri yapılmış. Dışişleri Bakanlığı, Sanat Üniversitesi, Malek Ulusal Müzesi, Posta ve İletişim Müzesi, Ulusal Müze bunlar arasında sayılabilir.
 
Ulusal Bahçe’ye çok görkemli bir kapıdan giriyorsunuz. Bu Kapı’nın bir kısmı restorasyonda olduğundan tam olarak göremedik.
 
 
Buradan İran Ulusal Müzesine geldik. Ancak içeriye çanta ve fotoğraf makinesi alınmadığından hemen giriş kısmında bulunan Emanet kısmına eşyalarımızı bırakmak durumunda kaldık. Müzenin girişinden aldığım tek fotoğraf da budur.

Müze iki kısımdan oluşuyor ve birisi 1937’de oluşturulan Antik İran Müzesi diğeri ise 1972’de oluşturulan İslam Sonrası Dönem Müzesiymiş. Antik döneme ait çok iyi muhafaza edilmiş tarihi eserlerle çömlek kalıntıları, metal objeler, kumaş parçaları ve nadir olan kitaplar ve paralar gibi ortaçağ İran antikaları Müzede sergilenmekteydi.
 
Müzenin giriş katında çoğunlukla İran’da araştırmalar yapan yabancı arkeologların buluntularından oluşan ve Prehistorik dönemden Sasanilere kadar uzanan döneme ait pek çok tarihi eser sergilenmekteydi. Özellikle Persepolis’te bulunmuş olan önemli bazı tarihi eserler de burada bulunmaktaydı. Bunların arasında özellikle I.Darius’u gösteren bir rölyef, altın tabletler, bronzdan bir köpek ve üç aslan figürü önemli eserler arasındaymış.
 
Bunların dışında tarihi Suş kentinde bulunmuş olan ve Hammurabi Kanunlarını gösteren bir kil tabletin eş modeli bu Müzede sergilenmekteydi. Bu tabletin orijinali ise Paris’teki Louvre Müzesindeymiş.
 
Müzedeki en ilginç parça ise “Tuz Adam”dı.  M.S. 3 veya 4. yüzyılda yaşamış bir madenci tuz madeninde ölmüş ve bedeni tuzlu bir ortamda kalması nedeniyle günümüze kadar çok az bozularak gelmiş.
 
Rehberlerimiz öğle yemeğini birlikte yememizi ve akşam yemeğinde serbest zaman verebileceklerini söyleyince hep beraber açık büfe olan ve turistik olan yakınlardaki bir lokantaya gittik. Mekanın ambiansı fena değildi ama yediklerimiz için aynı şeyi söyleyemem. Karnımız yarı aç yarı tok kalkarak gezimize kaldığımız yerden devam ettik.

 
Buradan çıktıktan sonra Merkez Bankasıyla aynı binada bulunan 1000 metrekarelik alana sahip Ulusal Hazine ve Mücevher Müzesine gittik.  Gezdiğimizde burası abartısız Dünyanın en zengin ve değerli Müzesi olmalı dedik.  Müze Ferdovsi Caddesinde Bank Melli’nin arkasında ve Alman Elçiliğinin karşısında yer alıyormuş. Oldukça iyi korunmakta olduğuna bizzat şahit olduk. Önce girişte bir x-ray cihazından geçtikten sonra ara bir bölmede çantalarımızı ve fotoğraf makinelerimizi emanet kısmına bıraktık. Tekrar bir güvenlik kontrolünden geçtikten sonra nihayet Müze’nin içine girebildik.

Buradaki mücevherlerin çoğunun tarihi yüzlerce yıl öncesine dayanıyordu. Uğruna savaşlar yapılan ve bir servet değerinde olan bu mücevherler gerçekten görülmeye değerdi.

Müzede toplam 35 koleksiyon varmış. Bunlardan en değerlisi tartışmasız Derya-i Nur Elması’ymış. 1738 yılında Nadir Şah Afşar’ın Hindistan seferi sırasında kendisine Derya-i Nur (Işığın Denizi) ve Kuh-i Nur (Nur Dağı) elması bulunan hediyeler sunulmuş. Bunlardan Kuh-i Nur elması daha sonra birçok el değiştirmiş ve şimdi Londra’da Tower of London’da sergilenmekteymiş.  Derya-i Nur Elması ise Dünyanın en büyük pembe renkli elmasıymış. Nadir Şahın torunu Şahruh Mirza’ya miras olarak kalmış ve sonra Zend ve Kaçar Hanedanına geçmiş. Kaçar Kralı Nasreddin Şah bu Elmas’ın Kurus’un tacını süsleyen elmaslardan birisi olduğuna inanırmış. 

Bugünkü haliyle yaklaşık 1000 yaşında olduğu hesaplanan 182 karat ağırlığındaki bu Elmas 25 mm genişlikte, 10 mm kalınlıkta, 38 mm uzunlukta olup çerçevesinde 457 adet pırlanta ve 4 adet yakut bulunmaktaymış.

Görülmesi gereken bir diğer eser Nadir Şah Tahtı’dır. Müze’de sergilenen tahtın adının Nadir Şah Tahtı olmasına rağmen Nadir Şah ile bir ilgisinin olmadığı, Tahtın, 1798-1834 yılları arasında yaşanan Fetih Ali Şah dönemine ait olduğunu gösteren kanıtların bulunmaktaymış. Tahtın etrafındaki yazıtta yapılışında Fetih Ali Şahın etkili olduğu sonucu çıkartılabilecek bazı bilgiler olduğu, Fetih Ali Şahın bu Tahtı krallığının ihtişamını hem yerli hem de yabancı misafirlerine göstermek için yaptırmış olabileceği düşünülmekteymiş.

 
Tahtın yapımında 12 ayrı panelde toplam 26.733 adet değerli taş kullanılmış. Bu taht aynı zamanda Muhammed Rıza Pehlevi’nin taç giyme töreninde de kullanılmış.

Bir diğer görülmesi gereken eser Elmaslı Taç’dır. Bu Taç, altın ve gümüş kullanarak yapılmış, elmaslar, zümrütler, safirler ve inciler kullanılarak süslenmiş. Kumaşı kırmızı kadife olup Tacın dört yanında da elmaslardan yapılmış birer panel bulunuyormuş.


Tacın yapısı Sasani krallarının tasarımlarına benzetilmekteymiş. Tacın ön yüzünde bulunan güneş deseninin ortasında çok büyük bir sarı elmas bulunmaktaymış. Taçta 1.144 karat 3338 adet elmas, 199 karat 5 adet zümrüt, 19 karat 2 adet safir ve 368 adet inci kullanılmıştır. Tacın ağırlığı 2.080 gram gelmekteymiş.

 
Bu Taç, Kaçar Krallarının taç giyme törenlerinde kullanılmış. Ayrıca Pehlevi hanedanından Rıza Hanın 25 Nisan 1926 tarihinde ve Muhammed Rıza Pehlevinin 26 Ekim 1967 tarihindeki taç giyme törenlerinde de kullanılmış.
 
Mücevher Kürenin çapı 66 cm olup üzerine oturduğu kaide ahşap üzerine altın kaplamaymış. Küre değerli taşlarla kaplıdır. Küre’de kullanılan toplam altın miktarı 34 kilo ve değerli taş ağırlığı 3.656 grammış. Kullanılan toplam taş miktarı 51.366 adetmiş.

Kürenin işlenmesine 1869 yılında Nasreddin Şah döneminde başlanmış. İbrahim Mesihi ismindeki bir taş ustasının yönetiminde bir grup İranlı taş ustası bu Küreyi İran hazinesindeki taşları kullanarak yapmaya başlamış. 


Dünya haritasının değerli taşlarla çizildiği bu Kürede denizler ve okyanuslar zümrüt, Asya, Kuzey ve Güney Amerika ve Avustralya yakut ve ametist, İran elmas ve Avrupa kırmızı yakut, Afrika safir ve ekvator gibi diğer coğrafi çizgiler elmasla işlenmiş. Dikkatlice bakıldığında Nasreddin Şah’ın farklı unvanlarının Küre üzerine yazıldığı görülüyormuş. Demavend Dağı büyük bir yakut kullanılarak kabartma şeklinde ve Tahran da Orangue-zib adı verilen çok özel bir yakutla belirlenmiş.
 

 

Müzedeki bir diğer eser ise Güneş Tahtı veya Tavus Kuşlu Taht’dır. Bu Taht,  Fetih Ali Şahın emri ile İsfahan valisinin denetiminde altın ve parça taşlar kullanılarak yapılmış. Tahtın sırtın dayanacağı bölümünde kullanılan güneş deseni nedeniyle “Güneş Tahtı” diye isimlendirenler de varmış. Fetih Ali Şah, yeni evliliğini Tavus Tacoduleh ile yapınca bu Tahta “Tavus Kuşlu Taht” ismi verilmiş. Bazı araştırmacılar bu Tahtın Hindistan’dan kaçırılmış ünlü Tavus Kuşlu Taht olduğunu iddia etseler de bu Taht, orijinal taht değilmiş.

Tahtın üzerindeki yazıtlar mavi mine ile altın zemin üzerine işlenmiş. Taht, 1981 yılına kadar Gülistan Sarayında sergilenmiş ve daha sonra 1927 yılında şimdiki yeri olan Ulusal Mücevher Müzesine getirilmiş.

Bütün bu olağanüstü eserleri ağzımız bir karış açık ve hayranlıkla izledik. Daha sonra eşyalarımızı emanet bölümünden aldık ve o kısımda bulunan Müze satış mağazasından müzede bulunan eserlerin resimlerinin bulunduğu bir katalog aldık. Buraya yerleştirdiğim fotoğraflar bu katalogdan kopyalanmıştır.  

Bu Müzeden sonra Lale Parkının yanında bulunan Tahran Halı Müzesine (Muzeh-ye Fars) gittik. Müze, 18. yüzyıldan günümüze kadar gelen İran halı çeşitlerini sergilemek amacıyla 1976 yılında kurulmuş. Müzenin tasarımı Farah Diba Pehlevi tarafından yapılmış ve 3400 metrekare bir sergi salonunu içermekteymiş. Kütüphanesinde ise yaklaşık 7000 eser yer almaktaymış.
 
 
 
 
 
İnsan o halıların nasıl dokunabildiğine hayret ediyor. O kadar güzellerdi ki adeta tablo gibi dokunmuşlardı. El emeği göz nuru diyebileceğimiz halıları büyük bir hayranlıkla izledik. Müzede çoğu Safavi dönemi ve Kaçar dönemi ile çağımıza ait İran’ın farklı şehirlerinden getirilen çeşitli halılar sergilenmekteymiş. Müzenin dışından gözlemlenen delikli mimari yapı, dokuma tezgahını çağrıştırmak ve aynı zamanda yazın güneş ışınlarının bina içindeki ısıyı arttırmasını önlemek için gölgeyi dış duvarlara yansıtmak üzere özel tasarlanmış.
 
Birinci kattaki ana salonun girişinde İran’daki en önemli dokuma merkezlerini gösteren bir harita bulunmaktaydı. Burada dokumada kullanılan aletlerin, doğal boyaların, boyanmış ipliklerin ve dikey bir dokuma tezgahının sergilendiği vitrinler vardı.
 

Müze, binden fazla eski halı ve kilimden oluşan kapsamlı bir koleksiyona sahipmiş. En eski ve özel öneme sahip eserlerden biri Safavi dönemine ait “Sangeşku” adlı halıymış. Müzede sergilenen halılar arasında hayvan desenli motiflerle süslü yedi halı, Şeyh Safiyeddin Erdebili’nin halıları, bahçe halıları ve Polonya halıları görülmeye değerdir. Halılar, Kaşhan, Kerman, İsfahan, Tebriz, Horasan gibi İran’daki en ünlü halı dokuma merkezlerinde dokunmuş.

 
Polonya Halısı adıyla tanınan halılardan birisi, bir Polonya Prensinin siparişiyle XVII. yüzyılda İsfahan’da dokunmuş. Bu halı daha sonra Polonya’ya gönderilmiş. Halıların dokumasında kullanılan malzemeler altın ve gümüş ipliklerle birlikte dokunan doğal boyalarla boyanmış ipek ipliklermiş. Dünya çapında bu şekilde dokunan sadece 300 halı olduğu belirlenmiş ve yedi tanesi İran’a getirilmiş.
 
 
Gezgin Gülten İŞÇİMEN’in diğer gezi yazıları için  http://gezininadresi.blogspot.com.tr
adresini ziyaret edebilirsiniz.
 
 

Yorumlarınızı Buraya Yazabilirsiniz