Sevilla Gezi Rehberi – Zil, Şal ve Gül III

Sevilla, Akdeniz havasıyla Flamenko ruhunun harmanlandığı bir yer; şehrin hücrelerine sinen coşku, canlılık, renklilik size de yansıyor. Sevilla görmüş geçirmiş bir kent; Müslüman İspanya’ya da başkentlik yapmış, yeni hakimlerin yerinden yurdundan ettiği insanların acılarına da tanıklık etmiş, dünyayı dönüştüren büyük yolculukların da kalkış noktası olmuş. Bütün bunların sancısı, heyecanı, refahı, canlılığı da şehre miras olmuş. Bugün Sevilla, Endülüs Özerk Bölgesi’nin başkenti, İspanya’nın dördüncü büyük şehri. Başkent demişken Sevilla, Flamenko dünyasının da başkenti sayılmakta.

Şimdi Sevilla’yı sokak sokak gezeceğiz. Gezimiz uzun bir yazıyla sürecek, onun için önce flamenkolu bir girişle rahat rahat yolculuğa hazırlanalım. Ama belirteyim; Sevilla’da dahil Endülüs gezimdeki Flamenko deneyimim başka bir yazının konusu olacak.

Sevilla eni konu büyük bir şehir. Cordoba yazımızdan tanıdığımız Guadalquivir Nehri’nin ikiye böldüğü şehir, bugün bölgenin hem ekonomi, hem de sanat ve kültür merkezi. Sevilla’nın cazibesine sanat dünyası da kayıtsız kalamamış. Bunun en bildik örneği, Sevilla’da yaşanan tutkulu bir aşkın trajik sonunu konu alan Prosper Merimee romanı Carmen; tabii biz onu daha çok Bizet operası olarak bildik. Yine bir romandan uyarlanan Mozart’ın Don Giovanni’si de Sevilla’yı fon olarak kullanır, gerçi Tirso de Molina romanında Don Giovanni’yi bir kahraman olarak gösterir ama Don Giovanni’nin yaptıklarını düşünürsek böyle birinde mangal gibi bir yürek olmasına da şaşmamalı. Ayrıca Rossini’nin Sevilla Berberi  de, isminden de anlaşılacağı üzere Sevilla’da geçmekte; onun da kalkış noktası Pierre Beaumarchais‘in aynı isimli komedi oyunu. Beethoven’da Sevilla’ya kayıtsız kalamamış; Fidelio operasına arka fon olarak Sevilla’yı seçmiş…

Sevilla resim sanatında da iddialı isimlere beşik olmuş. Bunların başında Diego Velazquez geliyor. 1599  doğumlu ressam, doğduğu yerde kalmamış, Kral IV Philip’in baş ressamı olmuş, Sevilla ile pek bağlantısı kalmamış. Yine Sevilla doğumlu olan ve neredeyse buralardan hiç ayrılmayan Bartolome Esteban Murillo ise tam tersine, şehrin bağrına bastığı bir sanatçı olmuş. Başta Güzel Sanatlar Müzesi olmak üzere bir çok yerde heykeli var, resimleri de muhtelif yerlerde sergilenmekte… Hepsine giderseniz hafif çaplı Murillo uzmanı olmanız gayet mümkün. Ayrıca ressam Francisco de Zubaran, heykeltraş Juan Martinez Monyanes ve şair Fernando Herrera Sevilla’da yetişmiş sanatçılardan. Sevilla’da doğmasa da Sevilla’nın verdiği esinle Miguel de Cervantes’de Don Kişot romanının ilk taslağını bu şehirde oluşturmuş; ancak  ne yazık ki Cervantes bu sırada Sevilla hapishanesindeymiş. Ama en azından Cervantes’in bazı öykü kahramanları maceralarını özgürce Sevilla sokaklarında yaşamış.

Sevilla’nın tarihi ana hatlarıyla daha önce anlattığımız Endülüs tarihiyle paralel… Bir kasaba olarak kurulan Sevilla, MÖ 2 yüzyılda Roma yönetiminde parlamaya başlamış, Beatica eyaletinin yönetim merkezi olan bu yerin o zamanki ismi Hispalis’miş. Sonra MS 5 yüzyılda Singil Vandallarının başkenti olmuş. 461’de Vizigotların eline geçen şehir, 711’de de İslam yönetimine girmiş ve İşbiliye adını almış. Müslüman Abbadi, Murabıt ve Muvahhid egemenliğinde şehir iyice parlamış ve 12 yüzyılda yüksek refah seviyesiyle belli başlı merkezler arasına girmiş. Ancak şehir 1248’de III.Fernando tarafından alınmış. Bu dönemde şehirdeki Müslüman ve Yahudi topluluklar büyük acılar yaşamışlar. 1492’de yayınlanan Kraliçe Isabel ve Kral Ferdinand’ın ünlü Kovma Fermanıyla, İspanya’daki Yahudilerin Katolikliği kabul etmeleri, aksi takdirde ülkeyi terketmeleri istenmiş. Bu yolculuk sırasında karada fanatik Katolikler, denizde korsanlar, göç yolcularına aman vermemiş, kalanları da engizisyonun harlı ateşleri, korkunç işkenceleri yok etmiş. Ama aynı dönemde Yeni Dünya’nın keşfiyle Sevilla, ticaret zengini bir yer haline gelmiş, yeni dünyanın zenginliklerinin aktığı bir merkez olmuş. Sevilla Yeni Dünya’ya giden birçok İspanyol göçmenin denize açıldığı yermiş. 1588’de İspanya’nın en kalabalık ve en zengin şehri olan Sevilla, 17 yüzyılda denizaşırı ticaretin gerilemesiyle duraklama dönemine girmiş. 18 yüzyılda Bourbon hükümdarları sayesinde toparlanan kent, Fransa savaşları ve isyanlarla bu canlılığı sürdürememiş. 1936-1939 arasındaki İspanya İç Savaşı sırasında Sevilla milliyetçilerin elinde kalması ve çatışmalara sahne olmaması nedeniyle fazla tahrip olmamış. Bugün ise Sevilla, bütün bu geçmişi de arkasına alarak İspanya’nın en önemli merkezi olmuş durumda.

Ulaşım

Türkiye’den doğrudan Sevilla’ya gitmenin en uygun yolu THY ile Malaga’ya uçmak. Malaga Havaalanı’ndan ise Sevilla’ya doğrudan giden bir otobüs var; 16.45’te kalkan bu otobüs 19 euro ve Sevilla’daki Plaza De Armas’taki terminale kadar gidiyor. Uçak saatinize uygun değilse, Havaalanından Malaga’ya gidip  oradaki otobüs terminalinden Sevilla’ya  07.00, 09.00, 12.00, 15.00, 17.30, 18.00, 19.00, 19.30 saatlerinde giden otobüslerden birine binebilirsiniz; biletler 19 ile 24 euro arasında değişiyor… Ya da Malaga’dan trenle Sevilla’ya  Santa Jusca tren istasyonuna gidebilirsiniz; trenler 07.40, 09.10, 10.40, 14.08, 14.15, 16.48, 18.20, 19.00 saatlerinde ve trenin cinsine göre 24.10 veya 43.60 euroya… Tren ya da otobüs istasyonundan şehir merkezine taksi ile gelmek 10 euro civarında tutuyor.

Sevilla yayılmış bir şehir. Her ne kadar gezeceğiniz yerlerin çoğu birbirine yakınsa da, eğer zamanınız varsa ve daha ayrıntılı gezmek isterseniz toplu taşımaya ihtiyaç duyabilirsiniz.  Otobüslerin ana durağı güneydeki Puerta de Jerez ile doğudaki Plaza Ponce de Leon. C3 ve C4 hatlı otobüsler, tarihi merkezin çevresinden, C5 ise tarihi merkezin içinden geçiyor; bu nedenle yorgun gezginlerin tercihi olabilirler. Otobüse her biniş 1.40 euro ve bileti otobüste alabiliyorsunuz. Ama 1.50 euro iade edilebilir depositoyla alacağınız ve tramvayda da kullanabileceğiniz  Tarjeta Multiviaje  kartı, daha ucuz bir seçenek olabilir; minimum 7 euroluk kartla her biniş aktarmasız 0.69, aktarmalı 0.76 euroya geliyor. Sınırsız seyahat hakkı veren  5 euroluk  1 günlük, 10 euroluk 3 günlük kartlar da var. Otobüs güzergahlarını gösteren harita belki işinize yarayabilir.

Otobüsler yanında şehrin ana noktalarından olan Plaza Nueva’dan kalkıp güneye doğru 4 durak giden tramvay da bir seçenek. Bileti 1.20 euro ve San Bernardo Tren İstasyonuna kadar gidiyor.

Bir diğer seçenek de hemen her gezginin yolunun düştüğü şehir gezi turları. Sevilla da iki tur şirketi var. Biri City Sightseeing Sevilla, diğeri Tour por Sevilla… İkisinin de rotaları hemen hemen aynı. İki günlük tur fiyatı ilkinde 20 euro, ikincisinde 18 euro. Başlangıç noktaları da Torre del Oro.

Kısıtlı ama müthiş keyifli bir gezi seçeneği de, Guadalquivir Nehri üzerinde yapılan turlar. Tore de Oro’dan 11.00’den itibaren başlayan ve yarım saatte bir düzenlenen nehir turları bir saat sürüyor ve Isla Magica’ya kadar götürüyor. 17 euro ödeyerek Kolomb, Macellan gibi denizcilerin dünyaya açıldığı yerden siz de Sevilla kıyılarına doğru ‘viya’ diyebilirsiniz.

Ben tarihi merkezle şehrin gündelik hayatının aktığı kısmı arasında kalan Plaza de la Encarnation’daki Hotel Abril’de kaldım. Fiyat- fayda dengesi uygun, kahvaltısı iyi, personeli güleryüzlü, temiz bir yerdi. Kaldığım yerin tarihi merkeze yakın olması nedeniyle çoğunlukla yürüyerek gezdim. Ama uzak yerler için gezi turlarından da (City Sightseeing Sevilla) yararlandım.

Şimdi dolaşmaya başlayalım. Anlatırken kolaylık olsun diye şehri parçalara ayırdım: Tarihi merkez olan Santa Cruz; 1929 Uluslararası Fuarıyla canlanan Parque Maria Luisa; El Arenal ile arka tarafına düşen Macarena; karşı kıyı Triana… Sayıları çok fazla olduğu için şehirdeki kilise ve manastırları da ayrı bir bölümde topladım; ilgilenen göz atar. O zaman Sevilla’nın mücevheri La Santa Iglesia Catedral de Sevilla ve Giralda’nın bulunduğu Santa Cruz’a doğru gidelim.

Sevilla’yı önce video ile gezmek isterseniz.

Gezilecek Yerler
Santa Cruz

Yahudilerin eski yerleşim yeri olan bu bölge bembeyaz evleri, dar sokakları ile gezginlerin zamanının çoğunu geçirecekleri bir bölge. Mahallenin sokaklarında gezmek, kafelerinde oturmak bile bir zevk. Sevilla’nın gururu Bartolome Esteban Murillo’nun da yaşadığı bölge, 1492’de Yahudiler şehirden atılınca, bir süre eski canlılığını yitirmiş. Bugün Plaza de Santa Cruz denilen yerde eskiden Iglesia de Santa Cruz bulunmaktaymış. Eski bir sinagog üzerine yapılan bu kilisenin kendisi de Napoleon Savaşlarında yıkılmış ve kilise, bugünkü Iglesia del Espiritu Santo’ya taşınmış. Başka bir sinagog üzerine yapılan Iglesia de San Bartilome ise hala aynı yerinde durmakta. Santa Cruz daracık sokaklarının açıldığı avlularla bugün turistik eşya satan dükkanların, barların, kafelerin, lokantaların renklendirdiği bir bölge.

Özellikle 17 yüzyıldan kalma demir bir haçın bulunduğu Plaza de Santa Cruz, bar ve kafeleriyle her dem canlı Plaza de los Venerables, üzerinde haç bulunan üç sütunlu Plaza de las Cruces, azulejos seramikleri, portakal ağaçları, çeşmeleri ile Plaza de Dona Elvira ve Don Juan’ın heykelinin bulunduğu  Plaza de los Refinadores zaman geçireceğiniz yerler. Bu bölgede dikkatinizi çeken bir yer de, şehir surlarına paralel olan ve bir zamanlar Alcazar’ın suyunun geldiği Callejon del Agua; burada Amerikalı yazar Washington Irving’in kaldığı ev de bulunuyor. Buradan da Jardines de Murillo ve Patio de Banderas’a geçiliyor. Toplu taşıma kullanacaksanız 5,40,41,C3,C4 ve C5 numaralı otobüsleri kullanarak Puerta de Jerez’e gelebilirsiniz. Burada bulunan metro istasyonu da Avenide de la Constitucion boyunca çalışmakta. Bizim kalkış noktamız Katedral, Real Alcazar ve Archiva de Indias’ın bulunduğu Avenide de la Constitucion, Plazadel Triunfo ve Plaza Virgen de los Reyes’in oluşturduğu tarihi bölgenin ana kısmı. Daha sonra buranın çevresini gezeceğiz… Şimdi bu bölgedeki gezimize başlayalım.

Katedral ve Giralda

Büyük bölümü Muvahhidler döneminde, 1172-1190 yıllarında yapılmış caminin bulunduğu alanda 1401-1506 arasında inşası gerçekleşen Santa Maria Katedrali, Endülüs’teki Hristiyan fethinin adeta bir simgesi. Ama La Giralda olarak isimlendirilen günümüzdeki çan kulesi ile Patio de los Naranjos, camiden yadigar kalmış. 11520 m2lik alanıyla Dünyanın en büyük Gotik katedrali ve tüm Hristiyan dünyasının da üçüncü büyük kilisesi olarak kabul edilen yapı, Gotik dönemin şahikası olarak görülmekteymiş. Zaten 1883’e kadar tamamlanamayan Katedralin taç kapısı Puerta de la Asuncion, Meryem’in Göğe Çıkışı rölyefiyle bu Gotik tarzın ilk işaretlerini veriyor. Katedralin içi, 15-16 yüzyıla ait eserlerin toplandığı bir müzeyi gezmek gibi; çok zengin ve ihtişamlı.

Katedralin iç yapısı Fransız geç Gotik tarzda yapılmış. 5 kubbeden oluşan ve ortadaki kubbesi 37 metreye varan Katedralin her şapeli görülmeye değer. Ama 18 metre yüksekliğindeki ana sunak Eski ve Yeni Ahitten tasvirlerle en göz alıcı yer. Capilla Mayoru kuşatan anıtsal demir parmaklıklar 1518-1532 arasında eklenmiş. Capilla Mayor’un  en dikkate değer yeri ise Retablo Mayor denilen Katedralin koruyucu azizi Santa Maria la Sede ve onu çevreleyen altın işçiliğiyle donatılmış dini tasvirler. Sunağın etrafı İspanyol ve Felemenk ressamların eserleri ise çevrelenmiş. Katedralin Sacristo Mayor bölümünde Murillo’nun resimleri yanında bir çok sanat eserini görebilirsiniz.

Katedrale bağlı 17 yüzyıl yapımı  Iglesia del Sagrario ise günümüzde cemaat kilisesi olarak kullanılmaktaymış. Katedral içinde her biri uzun uzun incelenmeyi hak eden eserler mevcut; gümüş sunak, San Anthony Şapeli, San Peter Şapeli, El Rocio Sunağı gibi bölümler yanında 16 yüzyıldan kalma vitraylar, Ecce Homo, Immaculate Concetion gibi resimler, Aziz Justa ve Rufina ile Bebek İsa gibi heykeller de bunlara örnek… Ama esas görmeden çıkmamanız gereken bir bölüm de, Christopher Columbus’un ( Cristobal Colon) mezarı. Katedral’e yapılan en son eklemelerden olan mezar 1899 yılında bitmiş ve  mezar, Castile, Leon, Aragon ve Navarre krallıklarını temsil eden dört figür tarafından taşınır halde tasvir edilmiş. 1506 yılında ölen ünlü kaşifin ölü bedeni, kendi gibi epey seyahat etmiş, Dominik Cumhuriyeti ve Küba’dan sonra İspanya’ya gelip ebedi yerine nakledilebilmiş.

Katedral çıkışı Puerta del Perdon kapısından yapılıyor. Ama çıkmadan önce La Giralda denen çan kulesini de görmemiz gerek. 1198’de yapılan 76 metre yükseklikteki  ilk minarenin tepesindeki küreler, rivayete göre, 40 km öteden bile görünebiliyormuş. Daha sonra bu küreler kaldırılmış ve yerine 14 yüzyılda Hristiyanlık simgeleri konmuş.

Ama okyanus ötesi yerlerden akan zenginlikler La Giralda’ya da yansımış ve  1557’de minarenin tepesi Rönesans tarzda bir çan kulesine dönüşmüş ve yükseklik 93 metreye ulaşmış. Ama bununla da yetinilmemiş ve  1568’de kulenin tepesi daha da süslü bir hale getirilmiş ve en üste de bir kadın silüetine sahip rüzgar gülü eklenmiş; dev  kadın olarak isimlendirilen bu rüzgar gülü, kaderin zaferini temsil ediyormuş. Kulede 25 çan bulunuyormuş ve her birinin özel adı varmış; en eskileri olan San Miguel ve Santa Cruz çanları 1400’lü yıllardan kalmaymış. Kuleye eğimli rampalardan çıkılıyor. Eğer 34 rampalı kısmı tırmanabilirseniz yukarıda göreceğiniz manzara karşısında ‘Değdi’ diyeceksiniz.

Katedralin bahçesinde yer alan El Patio de los Naranjos’daki kanallar abdest almak için gerekli suyun taşınmasına yarıyormuş.  Avlunun ortasındaki havuz ise Vizigotlardan kalmış. Avlu duvarlarında ise elle kazınmış, Kuran’dan 880 cümle yer almaktaymış. Avlu içindeki tahta timsah ise, Mısır Sultanının X.Alfonso’ya hediye ettiği gerçek timsahın replikasıymış.

1987’de UNESCO Dünya Kültür Miras Listesine alınan Katedralde, bu anlatılanları ve daha fazlasını görmek için pazartesileri 11.00-15.30 (16.30-18.00 arası sadece rezervasyonlu turlar), salı-cumartesi 11.00-17.00, pazarları 14.30-18.00 arası 9 euro giriş bedeli ödeyerek gezebilirsiniz. Gezim garanti olsun diyorsanız (www.catedraldesevilla.es) adresinden biletinizi gitmeden alabilirsiniz.




Real Alcazar

Nerdeyse 1000 yıllık bir geçmişi olan Alcazar, labirent gibi birbirine geçişli odalarında hala El Mutamid’in, III Ferdinand’ın, I.Pedro’nun, I.Isabel’in , İmparator Carlos’un gölgeleri var sanki. 1181’de Muvahhidler zamanında yapılan Emir Sarayı üzerine, 1356’da I.Pedro’nun emriyle yapılan, bu nedenle hem Mudejar hem Gotik tarzı birleştiren bu kraliyet malikanesi, yıllar içinde hükmeden krallar ve kraliçelerin izlerini de taşıyarak bugün gezginler için, hem bahçeleri hem Mudejar tarzdaki yaşam alanlarıyla mutlaka görülmesi gereken bir yer. El Hamra’da gördüğümüz muhteşem taş işçiliği burada da insanı mest ediyor. Yapıldığı zamandaki Mudejar tarz, Patio de Banderas’ı çevreleyen duvarlarda, Palacio del Yeso’nun kapısında ve Patio del Crucero’da hala izlenebilmekte. Palacio Gotico ise, Saraydaki Katolik dönüşümün en çok hissedildiği alan.

Saray ile şehir arasında sınır oluşturan Puerta del Leon’dan girilen Sarayın ağaçlıklı avlusundan, kraliyet üyelerinin av seferine çıkmadan önce buluştukları bölüm olan  Patio de la Monteria’ya geçiliyor. Daha sona Mağribi süslemeciliğinin nadide örnekleriyle bezeli  Palacio Don Pedro el Cruel bulunuyor. Buranın cephesinde Arapça harfler Gotik yazılara karışıyor.  Sarayın ana kısmı, Patio de las Doncellas’ın duvarları Mudejar desenli seramiklerle döşeli; burası resmi işlerin, kabullerin gerçekleştiği alanmış. Patio de las Munecas ise,  avlusu ile çevresindeki yatak odalarıyla harem sayılacak bir bölüm ve adını kemerlerdeki iki minik surattan alıyormuş; buradaki sütunlar ise Halifelik dönemine aitmiş ve Cordoba  yazımızda değindiğimiz Madina Alzahara’dan getirilmiş.

Casa de la Constratacion ise I.Isabel’in  Yeni Dünya kaşiflerini sefere uğurladığı odaymış; belki oralardan getirilen altınları da burada saymıştır, kim bilir.

Sonra taş işçiliğiyle öne çıkan üç kemerle, 1427’den kalma dantel gibi işlenmiş ahşap tavanıyla dikkat çeken Salon de Embajadores’e geliniyor. Patio del Crucero ise, eski hamamların üstünde yer alan bir avlu.  Mudejar tarzdaki alçı süslemeleriyle Patio de las Doncellas, ismiyle müsemma, bir genç kız güzelliğinde bir yer. Muvahhid dönemin özelliklerinin korunduğu ve çiçeklerle, su kanallarıyla süslü Patio del Yeso da ilginizi çekecek bir yer. Kutsal Roma İmparatoru V Carlos tarafından eklenen muhteşem daireler ise, Mudejar üslubun görülmediği, Sevilla seramikleri ve goblenlerle süslü bir bölüm. Goblen tabloların sergilendiği bölümde, Yeni Dünya’yı keşif yolculuklarıyla ilgili bir çok dokuma duvar halısı bulunmakta.  Burada ayrıca Sarayın şapeli de bulunmakta. Gözünüzden kaçmaması gereken bir yer de, geçirdiği muhteşem çağların izlerini hala taşıyan Palacio Mudejar.

Alcazar 1987 yılında UNESCO’nun Dünya Mirasları Listesine alınmış. Tabii Alcazar’ın bir önemli bölümü de bahçeleri.  Jardin de Troya, Jardin del Principe, Jardin de la Danza gibi bölmeler arasındaki küçük avlular, bahçeler yanında teraslarla, havuzlarla, ağaçlık alanlarla süslü çok geniş yemyeşil bahçe de en az saray kadar ilgiyi hak ediyor.

Burası Ekim-Mart arası her gün 09.30-17.00 saatlerinde, Nisan-Eylül arası 09.30-19.00 saatlerinde gezilebilir. Giriş 9.50 euro; ama Ekim-Mart arasında pazartesileri 16.00-17.00 saatlerinde, Nisan-Eylül arasında pazartesileri 18.00-19.00 saatlerinde ücretsiz gezilebiliyor, artık bir saatte ne kadar gezebilirseniz. Alcazar’ın hala kraliyet ailesi tarafından kullanılan üst katı ise 10.00-12.30 arası 4.50 euroya ziyaret edilebiliyor. Ancak giriş bileti alabilmek için uzun kuyruklar bekleyebilirsiniz, bu nedenle gitmeden (www.alcazarsevilla.org) adresinden biletinizi almanızı tavsiye ederim. Ayrıca bu sitede muhtelif gezi imkanları da (Gece turları, bahçe turları vb gibi) sunulmakta.

Archivo de Indias

Juan de Herrera tasarımları esas alınarak 1584-1598 yılları arasında yapılmış Eski Ticaret Lonjası binasında kurulu Batı Hint Adaları Arşivi, Yeni Dünya keşifleri ve akabinde kolonileştirme sürecinde Sevilla’nın oynadığı rolü gözler önüne sermekte. İspanya’yı müreffeh bir imparatorluk haline dönüştüren okyanus ötesi keşifler sürecine ait değerli belgeleri, gemilerde kullanılan malzemeleri, keşif gemisi modellerini içeren bir müze. Arşivde 86 milyon sayfa el yazması, 800 harita ve çizim ile Kolomb, Cortes ve Cervantes’in mektupları mevcutmuş. İspanya İmparatorluğunu sömürgeci bir güç olarak dünya sahnesine çıkaran süreci yakından  öğrenmek isterseniz III.Carlos tarafından 1785’te yerliler ile ilgili tüm belgelerin toplandığı bu müzeye mutlaka gelin; Katedralin hemen yanında. Ben bulamadım ama Kristof Kolomb’un keşifleri boyunca tuttuğu günlükler de bu Arşiv’de saklanıyormuş. Çok isterdim, Kolomb’un günlüğünde ‘Sevgili günlük bugün Hindistan’ı keşfettim’ diye yazdığı sayfayı görmeyi. Siz denemek isterseniz salı-cumartesi 09.30-16.45, pazar 10.00-14.00 arası ziyaret edebilirsiniz, giriş ücretsiz.

Hospital de Los Venerables

Santa Cruz’da Plaza de los Venerables’de yer alan bu Barok yapı, 1675’de bakıma muhtaç rahipler için yapılmış bir hastane. San Fernando’ya adanan kilise ise 1689’da tamamlanmış. Seramikleriyle öne çıkan avluda, yine seramikle süslenmiş havuz görülebilir. Hastanenin kilisesinde ise dini konuların tasvir edildiği Barok ihtişamına sahip freskolar var. Duvarlarda ve sunaktaki resimler ile heykeller  Lucas de Valdes, Virgilio Mattoni gibi dönemin öne çıkan sanatçıların eserleri.

Tavandaki ‘Haçın Zaferi’ freskolarına dikkat.  Bina 2007’den beri Velazques Merkezine de ev sahipliği yapmakta. Murillo’nun önemli resimlerinin sergilendiği geniş bir bölümün bulunduğu Müze/Hastane, Diego Velazquez, Santa Rufina, Francisco Varela resimlerine de ev sahipliği yapıyor. Burası salı-cumartesi 10.00-14.00 arası 3.50 euro giriş bedeliyle ziyarete açık.

Ayuntamiento

Katedral yakınında Plaza de San Francisco ile Plaza Nueva arasında yer alan ve 1527-1534 yıllarında yapılmış Belediye Sarayı, Plateresk tarzın iyi bir örneği. Binanın batı cephesi de 1891 Neo Klasik tarzda eklenmiş. Ben binanın içine girmedim ama ziyarete açık. Giderseniz; gösterişli tavan işlemeciliği yanında Valezquez’in Aziz Ildefonso’ya Rahip Cübbesinin Giydirilmesi tablosu yanında üst katta Valdes Leal ile Zurbaran’ın resimlerine dikkat edilmesi öneriliyor. Burası Temmuz-Ağustos kapalı, diğer zamanlar pazartesi-perşembe 05.00-19.30 arası ziyarete açık, cumartesileri açılış saati 10.00; giriş 4 euro.

Palacio de Arzobispal

Katedralin yanındaki Başpiskoposluk Sarayı, 1248 yılıda Kral I Ferdinand tarafından din adamları için yaptırılan ikametgahların üzerine 16 yüzyılda Maniyerizm tarzda yapılmış, 18 yüzyılda Barok tarzda eklemelerle genişletilmiş bir yapı. Ziyarete açık değil ama yerinden dolayı binayı dışarıdan zaten göreceksiniz.

Casa de Salinas

16 yüzyılda zenginleşen Sevilla’da Gotik ve Mudejar karması yapılara, Rönesansın yarattığı yeni tarzda malikaneler eklenmiş. Casa de Salinas, bunun örneklerinden biri. Malikane hala sahipleri tarafından kullanılmakta, bu nedenle ziyaret saatleri çok kısıtlı; pazartesi-cuma arası 10.00-18.00 saatlerinde açık deniyor ama rehberli turla gezilebildiği için biraz keyfi düzenlemelere maruz kalabilirsiniz. Girişi de 6 euro Malikane’nin ilk sahibi dönemin zenginlerinden Baltasar Jean imiş, 20 yüzyılda Salinas ailesine geçmiş. Ancak malikanenin özellikle seramikleri ve bazı bölümleri 16 yüzyıldaki haliyle duruyormuş. Plaza Virgen los Reyes’ten yukarı doğru 5 dakikalık bir yürüyüşle ulaşabilirsiniz. Bugün malikane, konserler, davetler, konferanslar için de kullanılıyormuş. Ben birkaç defa uğradım da öyle gezebildim; değer mi derseniz, zamanınız yoksa atlayın derim, Sevilla’da daha iyi ‘casa’ örnekleri var.

Casa de Pilatos

Endülüs gezisi boyunca ev ev (casa casa olacak burada) dolaştım durdum ama Sevilla’daki bazı casa’ların eşi menendi yok. Bunlardan biri de, bir çok filme mekan olmuş Casa de Pilatos. Medinacelli Dükü’nün malikanesi olan bu yapı Endülüs malikanelerinin de öncüsü olarak kabul ediliyor. İlk Tarifa markizi tarafından yaptırılan, İtalyan Rönesansı ve Mudejar tarzın birbirine karıştığı malikanenin mutlaka dikkat edilmesi gereken yanı ise Endülüs’e has seramik döşemeleri. Mermer taç kapıdan girildikten sonra at arabaları için düşünülmüş kemerli bir avluya geçilmekte, buranın karşısında sie Patio Principal bulunmakta. Mudejar tarzındaki seramikli ve alçı bezeli avlunun MÖ 5 yüzyıldan kalma  Athena heykeli ile üç Roma heykeli görülebilir.

Cenevizden getirilen çeşme,  sağ tarafta ise Corredor de Zaquizami ve Salon del Pretorio’da sergilenen Leda ve Kuğu rölyefi ve Roma heykelleri görülebilir. Gotik şapel ve Salon de Descanso uğrayacağınız diğer bölümler. Adını Pontius Pilates’in Kudüs’teki evine benzerliğinden dolayı alan ve yapımı 1483’lere giden malikane başarılı başarısız bir çok restorasyon geçirmiş ama bugün yine de gerek malikanenin yapısı gerekse bahçesi ile kayıtsız kalınamayacak bir yer.

Sinema yönetmenleri de kayıtsız kalamamış ki, Malikane Lawrence of Arabia, 1492 Conquest of Paradise, Knight and Day gibi filmlerde kendine yer bulmuş. Tarihi merkezin içlerinde Calle Imperial üzerindeki bu malikane her gün, Nisan-Ekim arası 09.00-19.00, Kasım-Mart arası 09.00-18.00 saatlerinde 10 euro giriş ücreti ile gezilebilir.

Casa de Los Pinelo

Tarihi merkezdeki bir diğer malikane de Rönesans tarzındaki Casa de los Pinelo, bugün Real Academia Sevillana de Buenas Letras ile Real Academia de Nellas Artes de Santa Isabel de Hungria’nın merkezi. Malikane, 15 yüzyılda Sevilla’ya yerleşen Ceneviz kökenli bir tüccar aile olan Pineloların oğlu Jeronimo Pinelo tarafından, Gotik tarzdan Rönesansa geçişin etkilerinin hissedildiği 16. yüzyıl başlarında yaptırılmış. 1855’de Katedral’in bünyesine geçen ve din adamlarının konutu olarak kullanılan bina, defalarca el ve kullanım alanı değiştirildikten sonra 1954’te ulusal anıt ilan edilmiş. Ön cephesinin sadeliğine karşın iç kısımdaki Carrara mermerinden sütunlarıyla çevrelenen avlu ve ikinci kattaki küçük şapeli ile Uzakdoğu objelerinden modern sanat eserlerine kadar geniş ama az örnekli sergisi ilginizi çekecek.

Odaların tavanlarındaki ahşap işçilik de cabası. Burayı açık bulduğunuz da ‘farkında değilmişsiniz de girmişsiniz’ gibi dolaşabilirsiniz; girişte genellikle kimse olmuyor. Avlu kısmına giriş ücretsiz ama idari bir yapı olduğu için gezginlere yasak konmasa da pek  misafirperver de davranılmıyor.

Museo del Baile Flamenco

Santa Cruz’da bulunan bu müze, Flamenko gösterileri yanında Flamenko müziği, dansı ile ilgili görselleri de içermekte. Flamenko ile ilgili sergiler, dans ve ritm çalışmaları da düzenlenen müze, bir çok yeteneğin de çıktığı yermiş. Önünden çok geçtim ve sonuçta gitmedim. Ama bunun bir, hatta iki nedeni var. Öncelikle Cordoba ve Granada’da daha otantik flamenko müzeleri gezdim ve sanatçıların çaldıkları gitarları, giydikleri etekleri falan gördüm. Ayrıca Sevilla’da Flamenko gösterisini de bir gösteri salonunda izledim. Flamenko ile ilgili yazıda anlatacağım üzere, böyle müze gibi yerlerde düzenlenen gösterilerden çok da memnun kalmadım. Diğer neden de, şimdi şöyle; mesela Türkiye’de Türk Sanat Müzesi kursak, içine ne koyarız; Bülent Ersoy’un her defasında artık bundan daha ötesi olmaz dediğimiz  ve her defasında daha ötesi olan kostümlerini mi, yoksa Muazzez Abacı’nın sahnede kemancının başına indirdiği mikrofonu mu? Ve bu kimi ilgilendirir? Yani falanca Flamenko dansçısının giydiği etek, çaldığı kastanyet beni niye ilgilendirsin?  Dedim ve gitmedim. Ama siz gitmek isterseniz her gün 10.00-19.00 arası açık ve müze kısmı 10 euro ücretle gezilebiliyor. Sadece Flamenko gösterisi izlemek isterseniz 22 euro ödemeniz gerekecek. Hem müze, hem gösteri ise 26 euro. Her gece 19.00 ve 20.45’te Flamenko gösterisi düzenlenmekte. Ama yukarıda bahsettim üzere, bu müze ve Sevilla’da gittiğim Flamenko gösterisi ile şehrin Flamenko mekanları ile ilgili gözlemlerim başka bir yazının konusu.




Romeo ve Juliet’in Balkonu

Biraz uydurma ama elbette romantik… Efendim güya Shakespeare, Romeo ve Juliet’in ünlü balkon sahnesini, bu evden esinlenerek yazmış. İlham perisinin nerede geleceği belli olmuyor.

Plaza de Espana

Santa Cruz’un hemen yanında yer alan bazı 18 ve 19 yüzyıl yapılarının hemen ardında başlayan Plaza de Espana, her ne kadar Santa Cruz’un uzantısı gibi dursa da, yapısal olarak tamamen farklı bir bölge. Burası geniş parkları, bahçeleri, yeşillikleri, çiçeklikleri, havuzları, fıskiyeleri ile adeta Sevilla’nın sayfiyesi. 1929 Ibero-American Fuarı için yapılmış olan Plaza de Espana, başta İspanya için yapılmış olan muhteşem bina olmak üzere çeşitli ülkelere ayrılmış pavilyonları, parkları, müzeleri, tiyatrosu ve malikaneleriyle Sevilla gezinizin olmazsa olmazı arasına girecek bir bölge. O zaman Santa Cruz ile Plaza de Espana arasında kalan görkemli binalarla başlayalım, parklardan bahçelerden geçelim, müzeleri ve önemli yapıları görelim ve Guadalquivir Nehrine varalım.

Palacio de San Telmo

Bu gösterişli saray, 1682’de kılavuz kaptanların ve subayların yetiştiği bir okul olarak kurulmuş. Denizcilerin koruyucu azizinin adını alan Saray, 1849’da Monpensier Dükün ikametgahı olmuş. Bugünse Junta de Andalucia’nın idari merkeziymiş.  1734’te tamamlanan taç kapısı dikkatinizi çekecektir. Bakmışken kuzey cephesine de göz atın; burada Murillo, Valesquez gibi Sevillalı sanatçıların heykelleri bulunmakta.  Ön cephede bilim ve sanatı temsil eden figürlerle donatılmış Ion Sütunları ile elinde gemi ile haritalar bulunan Aziz Telmo, yanında kılıcıyla Aziz Ferdinand ve haçıyla Aziz Ermenegildo heykelleri görülebilir. Plaza de Espana’nın kurulduğu alan, bir zamanlar bu malikaneye aitmiş.

Universitad-Fabrica Real de Tabacos

Real Alcazar ile Plaza de Espana arasında kalan, yapımı 1728-1771 arası süren Real Fabrica de Tabacos binası şimdilerde Üniversite olarak kullanılmakta. İspanya’nın en büyük ikinci binası olarak kabul edilen  ve Barok ile Rokoko tarzın hakim olduğu bu haşmetli bina, çok bildik bir öykünün esin kaynağı olmuş. Bizim tütüncü kızımız Carmen’in hazin öyküsü, ona buna sataştığı, sağa sola kaş göz ettiği bu fabrikada başlamış. Etrafı hendekler ve gözcü kuleleriyle çevrili bu binanın girişindeki seramik panodan ve binanın cephesindeki taş işçiliğinden başka bir yanını göremedim.

Conturero de la Reina

San Telmo Sarayının bahçesine 19 yüzyılda yapılan bu altıgen binanın ismi, Kraliçenin Dikiş Kutusu demekmiş.

Neo-mudejar tarzdaki bina, bahçenin güvenliği için yapılmış. Güya bu binada Kral Alfonso XII’nun eşi dikiş dikerek zaman geçirirmiş ama aslında Kraliçe bu binanın yapımından önce ölmüş. Burası bugün Turizm Danışma Bürosu olarak hizmet vermekte.

Plaza de Espana-Parque de Maria Luisa

Bu park 1929’daki Ibero-American Fuarı için yapılmış çok görkemli bir yer. Koskoca parka damgasını vuran yarı daire şeklinde Mudejar- Rönesans etkili devasa binayı görünce iyi ki geldim diyeceksiniz. Tabii sadece bina değil, havuzlar, göletler, köprüler, buranın şatafatını artırıyor. Maria Luisa Parkı, Jean Claude Nicolas Forestier tarafından tasarlanmış. Palmiyeler, narenciye ağaçlarının gölgelendirdiği yollarda faytonlar da sizi bu görkemli parkı dolaştırmak için beklemekte. Plaza de Espana ise Anibal Gonzales eseri. Burada hemen gözümüze çarpan kuleli, köprülü devasa bina, Rönesanas- Mudejar-İspanyol Baroğu akımlarının yorumlarının Art Deco ile birleştirilmesinden oluşmuş ve Fuarda İspanya’nın sanayi ve teknololji ürünlerinin sergilendiği bölümmüş.

Yarım daire şeklindeki görkemli binanın kenar duvarlarındaki seramik panolarda İspanya’nın muhtelif şehirlerinin amblemleri görülebilir. Bina Vicente Traver eseri havuza bakmakta. Bina bugün hükümet binası olarak kullanılmaktaymış. Buranın içini görmek isterseniz, Museo Militar’ı ziyaret edebilirsiniz. Ben gittiğimde kapalıydı, ziyaret saatleri kısıtlı; salı-cumartesi 09.00-14.30, pazar 10.00-14.00… Ağustosta ise tamamen kapalı. Giriş ise ücretsiz. Burası Yıldız Savaşları II ve 2012 yapımı Diktatör filmlerinde set olarak kullanılmış.

Pabellon Real

Maria Luisa Parkının içinde yer alan  ve 1911-1916 arasında Neo Gotik tarzda Anibal Gonzales tarafından tasarlanıp yapılan binada bugün belediye ofisleri bulunmakta.

Museo Arquelogico de Sevilla

Endülüs gezinizde bir tek arkeoloji müzesi gezecekseniz, o da burası olmalı. 1929 İbero-Amerika Fuarı için yapılan pavyonlardan Pabellon de Renacimiento’nun üç katında sizi paleolitik dönemden alacak Kraliçe Isabel I’in esip kavurduğu dönemlere kadar götürecek.  Bu Müze, önceleri Sevilla yakınlarında bulunan Roma döneminden kalma Italica’da bulunan eserlerin toplandığı bir koleksiyonmuş ve 19 yüzyılda ilk olarak La Merced Manastırında sergilenmekteymiş. Roma döneminden, özellikle Hadrian döneminden kalma eserlerin yoğunlukta olduğu Müzenin esas süksesi, El Carambolo Hazinesi.

1958 yılında bulunan 2950 gram 24 karat altından yapılmış eşyalarla dolu hazine ilk başta efsanevi Tartesyen uygarlığının bir işareti olarak görülse de, hazine arasında bulunan Fenike tanrıçası Astar’ın heykelinin bulunması bu iddiayı söndürmüş. Roma döneminde kalma mozaikler, özellikle Italica Venüsü mozaiği, Vizigotlar ve Mağribi döneminden kalma objeler de görülmeye değer. Zaman ayırmanızı tavsiye edeceğim Müze, Eylül-Haziran salı-cumartesi 09.00-21.00, pazar 09.00-15.00, Temmuz-Ağustos salı-pazar 09.00-15.00 saatlerinde 1.50 euroya ziyaret edilebilir.

Museo de Artes Y Costumbres Populares

Arkeoloji Müzesinin hemen karşısında yer alan etnografik müze, 1914’te Ibero-Amerikan Fuarı için yapılan Pabellon Mudejar binasında yer almakta. Dış cephedeki seramik döşemeleri ve önündeki havuzu ile dikkati çeken bina, 1973’te müze olarak kullanılmaya başlanmış ama türlü aksiliklerle bugünkü müze ancak 1984’de açılmış. Müze Diaz Valezquez koleksiyonundan, dini merasim adetlerine, buğday öğütmeden La Cartuja seramiklerinin yapımına, şarap yapımından müzik aletlerine uzanan geniş bir yelpazede Endülüs hayatına ışık tutuyor.

The Wind and the Lion gibi filmlerde set olarak kullanılan Müze,  16 Haziran-15 Eylül arası salı-pazar 09.00-15.00, 16 Eylül-15 Haziran arası salı-cumartesi 09.00-20.00, pazar 09.00-15.00 saatlerinde 1.50 euro giriş ücretiyle ziyaret edilebilir.

Parklar

Alcazar Bahçeleri dışında da Sevilla geniş parklara bahçelere sahip bir yer. Maria Luisa Parkı’da aynı şekilde Sevilla’nın görkemli parklarından biri. Maria Luisa Parkı’nın çevresinde de bir çok park ve bahçe alanı var.

Şehrin diğer bölgelerinde de epey park olduğu halde, Sevilla parklarından burada bahsetmek daha iyi olur diye düşündüm. Sevilla Expo92 fuarı için düzenlenen ve Endülüs bitki örtüsünün sergilendiği 148.000 m2’lik alan, Fuar sonrası Parque de San Jeronimo olarak düzenlenmiş. Bu parktaki 32 metre yüksekliğindeki, halkın Kolomb’un yumurtası dedikleri Yeni Dünya’nın Doğuşu heykeli dikkat çekici. Yine Expo 92 için düzenlenen Amerikan Bahçesi La Cartuja’da  Amerika kıtasına özgü bitkiler sergilenmekte. Alcazar surlarının hemen yanında Santa Cruz’un bitişindeki Murillo Parkında ‘da muhteşem bir Kolomb anıtı bulunmakta. Guadalquivir kıyısında Isabel II köprüsü civarndaki Alamillo parkı ise, Triana kıyılarını seyredebileceğiniz küçük ama muhteşem bir alan; burası Sevillalıların gelip güneşin tadını çıkardıkları, kendi alışkanlıklarına göre piknik yaptıkları kaçırılmaması gereken bir yer. Miraflores Parkı ise Sevilla’nın ikinci büyük parkı ve içinde geleneksel sebze bahçeleri, eski çiftlik evleri bulunmakta. Delicias’ta Maria Luisa Parkının bir uzantısı olarak önemli bir dinlenme yeri. Bunlar dışında da Cristina-Buhara-Valle gibi büyüklü küçüklü bir sürü park şehri yemyeşil hale sokmakta.

Maria Luisa Parkı’ndan Nehir kıyısına doğru gittiğimizde,  1929 Fuarı için düzenlenen alanlarda bir çok ülkenin kendi özelliklerini vurgulayan tarzlardaki pavilyonları da görülebilir. Bunlar günümüzde başka amaçlarla kullanılmakta; örneğin Peru Pavilyonu bugün La Casa de la Ciencia (Bilim Müzesi) olarak kullanılmakta, ilim irfan diye Müze kapısına dayandım ama kapalıydı, bu konuyla ilgili bir açıklama da bulamadım. Bu pavilyonlara bir örnek de muhteşem Portekiz Pavilyonu; şimdiler de Portekiz Konsolosluğu olarak kullanılmakta ama o kadar muhteşem ki, sağına soluna bakmadan burası mutlaka görülesi bir yerdir diye daldım içeri ve püskürtüldüm tabii. İlginizi çekerse Nehrin kıyısındaki  Aquarium’a gidebilirsiniz, giriş 15 euro; hem ilgimi çekmedi hem de politik doğru olmasa da o parayla balığı yerim, daha iyi… Nehir kıyısındaki bir ilginç yer ise, 1252 yapımı Gotik tarzdaki Atarazanas Reales, yani kraliyet tersanesi; Gotik kemerlerle dolu bir alan, buraya gitmedim. Maria Luisa Parkı’nda dolaşırken göreceğiniz bir yapı da, yine 1929 Fuarı için yapılan ve 16 yüzyıl İspanyol yazarının adıyla anılan Teatro Lope de Vega.

Santa Cruz’dan havuzlu, muhtelif  ağaçlıklı küçük parklarla başlayan bu bölge devasa bir yeşillik alana dönüşüp Nehir kıyısında tamamlanıyor. Şimdi tekrar merkeze dönüyoruz ama daha sonra buraya karşıdan da bakacağız.

El Arenal

Eskiden cephaneliklerin ve tersanelerin bulunduğu Torre del Oro’dan başlayan bu alan, Nehir boyunca uzanıyor. Ama ilerleyen dönemlerde bölgenin ana noktası boğa güreş arenasına kaymış.  17 yüzyılda alüvyonlarla dolan El Arenal’in  önemi azaldıkça suç oranında artış olmuş. Şehir, Expo 92 Fuarı için yeniden düzenlendiğinde bölge tekrar eski parlak günlerine döndüğü gibi, bölgedeki Güzel Sanatlar Müzesi gibi müzeler ve kültür-sanat merkezleri sayesinde şehrin kültür merkezi de olmuş. Otobüs terminalin bulunduğu Plaza de Armas’da bu bölgede; adından da anlaşılacağı üzere eskiden burası silah deposuymuş. Guadalquivir Nehrini esas alıp şehrin gündelik yaşam merkezi durumundaki Plaza de la Encarnacion’a uzanan bölgede gezineceğiz. Ama bu bölgedeki gezimizi, El Arenal sınırlarından çıkarıp Alameda de Hercules ve Macarena’ya kadar uzatacağız.  Bugünü yaşayan Sevilla’ya doğru uzun bir gezi olacak bu.

Torre del Oro

Burası Katedral’in bulunduğu Avenida de la Constitucion’dan Santander Sokağı boyunca Nehire doğru yürüdüğünüzde karşınıza çıkacak bir yer ama zaten kaçırmanız mümkün değil; şehrin siluetinin göz bebeği durumunda… Mağribi döneminin son eserlerinden olan ve ismi Altın Kule olarak çevrilebilen bu yapı, ismini bir rivayete göre dış cephesinin altınla kaplı olmasından almaktaymış; bu konuda diğer rivayet ise, Yeni Dünya kaşiflerinin getirdiği altın ve gümüşlerin burada toplanmasından dolayı bu isim verilmiş. Artık hangisi doğru bilinmez ama gerçek olan bir şey var ki, bu kule Guadalquivir Nehrinin bir mücevheri. Kulenin insanın gözünü alan görüntüsünün bir nedeni de, on iki kenarlı bir şekilde başlayıp orta kısmında altıgen hale gelip sonra silindirik şekilde bitmesi. Muvahhid Hanedanlığı sırasında 1221’de askeri gözetleme kulesi olarak yapılan kule, nehir kenarında Alcazar’a bağlantılı surların devamı olarak  inşa edilmiş. Küçük kule 1760’da eklenmiş. Surlar, Hristiyan fethi sırasında yıkılınca, kulemiz bir süre hapishane olarak kullanılmış. 1944’ten beri kulenin son iki katında Museo Maritimo yer almakta.

Denizcilikle ilgili tarihi belgelerin, haritaların, keşif gemisi maketlerinin, denizcilikle ilgili aletlerin bulunduğu kulenin en güzel yanı terasındaki manzara. Burası aynı zamanda hem gezi turlarının hem de nehir gezilerinin başlangıç noktası. Mutlaka görülmesi gereken yerler içinde sayabileceğimiz Torre del Oro, pazartesi-cuma 09.30-18.45, cumartesi-pazar 10.30-18.45 arası ziyarete açık. Giriş 3 euro, pazartesileri ise ücretsiz.

Hospital de la Caridad

17 yüzyıl Barok mimarisinin şehirdeki en iyi örneklerinden biri olan bu Kastane, Hermandad de la Caridad’a ait ana yapıymış; alt kat ise tarikatın liderine adanmış bir bölümmüş, bugün ise altta kat geçici sergiler yer almakta. Burası bugünlerde Murillo sergisine ev sahipliği yapıyor. Katedral’den Nehire doğru yürüdüğünüzde Calle Temprado’da karşınıza çıkacak bu yapının hala bir kısmı hastane olarak kullanılmaktaymış. 1674 yılında tamamlanan hastanenin beyaz üzerine kırmızı taş bordürlü cephesi Sevilla Baroğu tarzında. Girişte hayırseverlik cemiyetine girmeden önce daldan dala konarak geçen hayatı ile Don Juan hikayesinin esin kaynağı olan Miguel de Manara’nın heykeli bulunmakta.

Girişten sonra  çift kemerli avlulara, duvarlarında dini konuların yer aldığı 18 yüzyıl Hollanda yapımı mavi-beyaz seramikler döşenmiş bahçeye ve 13 yüzyıla ait bir kemerle bağlanmış verandaya geçeceksiniz. Baroğun ince ince işlendiği kilise ise, Napoleon işgali sırasında  yağmalanmış ama yine de 17 yüzyılın önemli ressamlarının orijinal eserleri ilgi merkezi.  Bunlar arasında Juan de Valdes Leal’in Kıyametin Zaferi ve Gözün Bir Kırpımında, Murillo’nun Aziz Yuhanna Hasta Adamı Yaşıyor  ve Çocuk İsa resimleri özellikle görülmeli. Hastane, pazartesi-cumartesi 11.00-13.00 ile 15.30-19.00 saatlerinde, pazarları 09.00-12.30 saatlerinde gezilebilir, giriş 5 euro.

Teatro de la Maestranza

Nehir kıyısında Torre del Oro yakınındaki bu tiyatro, 1991 yılında açılmış. Avrupa’daki en büyük salonlardan birine sahip tiyatro aynı zamanda Seville Royal Senfoni Orkestrasına’da ev sahipliği yapmakta.

Real Maestranza de Caballeria

Guadalquivir Nehrinin kıyısında, Puerta de Isabel II Köprüsünün hemen bitiminden başlayan Paseo de Cristobal Colon üzerindeki bu arena, benim bu gezideki en büyük pişmanlığım. Gitmeliydim, gitmedim. Ama beyaz üzerinde taba renkli boyasıyla İspanyol geç Barok dönemi bu yapının önünden çok geçtim.   1761-1881 yıllarında yapılan ve dünyanın en büyük boğa güreşi arenalarından sayılan bu alan, her gün  Ekim-Nisan arasında 09.30-18.30 saatlerinde, Nisan, Mayıs ve Ekim’de 09.30-21.00 saatlerinde, Haziran-Ağustos arasında 09.30-23.00 saatlerinde 8 euro karşılığı rehberli turlarla gezilebiliyor. Arenanın önündeki Paseo de Cristobal Colon’da karşılıklı duran bronz heykeller de buranın nişanelerinden; Arenanın karşısında duran Carmen heykeli…

Museo de Bellas Arte

Museo de Bellas Artres, İspanya’nın Prado’dan sonra ikinci büyük güzel sanatlar müzesiymiş. Resim müzesi olarak 1835’de kurulan ve 1841’de ziyaretçi kabul etmeye başlayan Güzel Sanatlar Müzesi, 1248’de yapılan Merced Calzana Manastırı binasında bulunuyor. Manastır yapısı 1603’de değiştirilmiş ve Mağribi tarzında yeniden yapılmış. Ancak binanın tamamlanması 150 yıl sürmüş ve sonuçta bugünkü Endülüs Mannerist havasına kavuşmuş.

Müzenin koleksiyonu, ülkedeki çeşitli kilise ve manastırlardan getirilenler yanında özel koleksiyonlardan bağışlananlar veya kamu tarafından satın alınan eserlerden oluşuyor. Müzenin girişindeki seramik panolara iyi bakın; bunlar El Populo Manastırı ve Aljibe Kilisesinden getirilmiş 16 yüzyıla ait, türünün en iyi örnekleriymiş. Daha sonra 15 yüzyıl Sevillalı sanatçıların eserlerini göreceksiniz. Rönesans bölümünde El Greco, Lucas Cranach gibi ressamların eserleri görülebilir. Sonra gelen Mannerizm bölümünde Francisco Pacheco, Alonso Vazquez, Naturalizm bölümünde Diego Velazquez, Alonso Cano gibi sanatçıların resimleri yer alıyor. Eski manastırın barok kubbeli kilisesinde yer alan Murillo ve Sevilla Barok Akımı eserleri ortamla bütünleşip ayrı bir güzellik taşıyorlar. Müze de ayrıca Juan de Valdes Leal ile Francisco de Zurbaran’a ayrılmış özel bölümler bulunmakta.

Bunun yanında Avrupa Baroğu, 18-19-20 yüzyıl Sevilla ressamları bölümünde Jose de Ribera, Jan Brueghel, Francisco de Goya, Garcia Ramos, Jose Villegas, Gonzalo Bilbao resimleri görülebilir. Müzede resim ve heykel yanında, muhtelif dönemlere ait silahlar, seramikler, mobilyalar, altın eşyalar da sergilenmekte. Alfonso XII üzerinde Plaza del Museo’da yer alan müze,  16 Haziran- 15 Eylül salı-pazar 09.00-14.45 arası, 16 Eylül-15 Haziran salı-cumartesi 09.00-19.30, pazarları 09.00-15.30 arası açık ve giriş 1,50 euro. Buraya otobüsle gelmek isterseniz 3, 6, 13, 14, 27, 32, 43, C3, C4 ve C5 hatlarını kullanabilirsiniz.

Palacio de las Duenas

Ondokuzuncu Alba Dükü D.Carlos Fitz-James Stuart tarafından ziyarete açılan bu malikane, belki de Endülüs gezisi boyunca gördüğüm malikanelerin en ihtişamlısı. Duenas Sokağındaki neoklasik girişten girdiğinizde önce Endülüs’ün ünlü ahırlarından biri ve avlu karşılıyor. İlk intiba o kadar çarpıcı değil haliyle. Buradaki limonluk, ünlü şair Antonio Machado’nun doğduğu yer. Ana avluya geçtiğinizde, Mağribi tarzındaki bahçelerin en iyi örneklerinden birinde olduğunuzu hissedeceksiniz. Daha sonra Benlliure’nin bronz heykel çalışmasının ismini verdiği Çingene Odasına gireceksiniz. Tablao Odası ise, Alba Düşesinin Flamenko dans dersleri aldığı odanın ismi.

Bu arada belirtelim; tablao, Flamenko gösterilerinin yapıldığı yerlere verilen isim. 15 yüzyıla ait sunağıyla malikanenin şapeli ve okuma  odası göreceğiniz diğer yerlerden. Jose de Ribera’nın resimleri şapelin en büyük sükselerinden. Malikane ailenin kullandığı eşyalarla, seramik döşemeler, ahşap ve taş işlemeler, porselen biblolar, goblen halılar, resimler, heykeller ile birlikte hem bir sanat müzesinin hem de bir tarih resmi geçidinin mekanı gibi. Ama bir ilgimizi çeken nokta da ailenin sansasyonel üyesi, on sekizinci Alba Düşesi Maria del Rosario Cayetana Fitz-James Stuart y Silva’nın varlığı ve burayı çok sevmesi. Zengin aristokratlar arasında hatırı sayılır bir yeri olan ve maceralarıyla ailesinin sinirlerini bozan bu uçarı hanım, 88 yaşında öldüğünde 64 yaşındaki kocasına hiç miras bırakmaması ile gündeme gelmiş; herhalde genç koca diye aldığı adamın da 60’lı yaşlarında olması fikrine dayanamadı. 

Malikanenin konukları arasında Kral VIII Henry ve kardeşi VI George, Kral XIII Alfonso, Victoria Eugenia, Jacqueline Kennedy, Grace Kelly ile Rainiero de Monaco gibi isimler de olmuş. Bir çok tarihi ve magazinsel anıya tanıklık etmiş bu malikaneye mutlaka zaman ayırın. Malikane 10.00-20.00 saatlerinde gezilebilir, giriş 8 euro, pazartesileri sınırlı sayıda 4 euroluk giriş hakkı da var. 

Metropol Parasol-Antiquarium

La Encarnacion Meydanına damgasını vuran, ahşap bir şal gibi alanın üstünde salınan bu yapı Alman Jürgen Mayer tarafından 2011’de yapılmış. 26 metre yükseklikte 150×70 metre alana yayılan bu şalın dünyadaki en kocaman ahşap yapı olduğu iddia edilmekte. Ben şal diyorum ama aslında yaşayanlar buraya Las Setas de la Encarnacion (Encarnacion’un mantarı) diyorlarmış. Altı bölümden oluşan mantar üzerinde seyirlik teraslar var ama ızgara planlı bu mantar üzerinde yürümek kolay olmasa gerek. Ama benim için buranın en önemli kısmı, kazı yapılırken ortaya çıkarılan Romalılardan kalma kalıntıların sergilendiği Antiquarium… MÖ 1 yüzyıdan MS 12 yüzyıla uzanan Roma ve Mağribi dönemine ait kalıntılar cam bir kaplama altından ziyaretçilere sunuluyor. Sokakların bile görüldüğü alanda yedi evin mozaik tabanları dikkat çekici. Müzenin sembolü de olan öpüşen kuşlar mozaiği ile Medusa mozaiği en ilgi çekenlerden. Burası salı-cumartesi 10.00-20.00, pazar 10.00-14.00 arası 2 euro karşılığı ziyarete açık.

Alamade de Hercules

Bir zamanlar minik bir mahalle olan Alamade, bugünkü bohem, marjinal haline gelene kadar epey bir inişli çıkışlı dönemlerden geçmiş. Burası kendi halinde bir mahalleyken 1383’te yapılan bir küçük baraj nedeni ile bataklık hale gelmiş, 1574’te bataklık kurutulmuş ve bu bölgeyi yeniden düzenlemek için Marmoles’teki dört Roma sütununu buraya getirip bir hava katmayı denemişler. İki sütunu yerleştirmişler de, diğer ikisini düşürüp kırmışlar. Herkül Tapınağına ait olduğu düşünülen bu iki  gerçek sütun bölgenin güney cephesine yerleştirilmiş, tepelerine de sonradan biri Herkül, biri Sezar’a atfen iki heykel kondurulmuş. Kuzey cephesine de bu sütunların replikaları konmuş. 19 yüzyılda üst sınıfın tercih ettiği bir bölge olmuşken İç Savaştan sonra burası gözden düşmüş, genelevler ve uyuşturucu tacirleri doldurmuş bölgeyi. 21 yüzyıl başında elden geçirilen bölge, bugün şehrin gece hayatının, barların, eğlencenin aktığı bir yer. Bohem ve marjinal yapısıyla ilgi çekici. Burada sütunlar dışında görülecek başka yerler de var. Bugün atölye çalışmalarına, sergilere ev sahipliği yapan 19 yüzyıl ürünü Casa de las Sirenas bunların başında geliyor. Ayrıca bölgedeki 1785-1799 arası yapılan Palacio de Infandato, Marqueses de Medina’nın malikanesi de göz atılabilecek bir yer. Buradaki Nuestra Senora del Carmen y Cruz del Rodeo Şapeli de önemli bir yer çünkü Jose Zorilla’nın eseri Don Juan Tenorio’da Done Ines’in kapandığı yer de burası. Ama bir kendi sığmıştır herhalde çünkü minicik bir şapel. Bütün bunların ötesinde burada farklı bir Sevilla yaşamak için de gelinebilir. Heavymetalden flamencoya, tapas barlardan şık lokantalara, Arap tarzı çay evlerinden gay mekanlara kadar ne ararsan var. Kimse kimseye karışmadan yaşayıp gidiyor burada. Mutlaka yolunuzu düşürün, bir cafede birşeyler için, bambaşka dünyalara ait insanların birbirine karışmadan birlikte olabildiklerini görün.

Çok da güzel kafeler, barlar var. Ben birine oturdum ama zil zurna çıktım. Olup olacağı bir campari içecektim ama bardaki bıçkın kıza ne istediğimi anlatırken nedense atarlandı hanım kızın, valla sonunda ‘abimsin, ne verirsen onu içerim’ demek zorunda kaldım ve campari, votka, şarap karışımı bir şeyi içtim. E haliyle, daha sonra ben Sevilla sokaklarında  ‘Yansın geceler’ havasında dolandım durdum…

Neyse, Sevilla’da Roma kalıntılarının örneği olan Alamade de Hercules’in getirildiği yer olan Marmoles’te tapınağın diğer parçalarını da görebilirsiniz; Flamenko Müzesine gayet yakın. Ayrıca Ruinas de Acueducto denilen su kemerleri de şehrin Roma mirasının bir parçası.

Corral del Conde

Santiago civarında yer alan ve 16 yüzyıl Sevilla’sının yerleşim yeri olan bu bölge, 18 yüzyılda günün şartlarına uyarlanmış. Geleneksel mahalle avlusu ortamının iyi bir örneği olan Mudejar tarzı bu yer adını Kont Duque de Olivares’ten almış.

Puerta de la Macarena-Murallas

Eski şehir kapılarından geriye kalan 4 kapıdan biri olan Macarena Girişi, şehrin kuzeyinde Basilica de la Macarena’nın hemen yanında. Kapı şehre ilk kez gelen krallar tarafından kullanılırmış ve buradaki sunakta şehrin anahtarı krallara teslim edilirmiş. Alfonso XI, Isabel I, Ferdinand II, Carlos V, Philip IV burada iktidar nişanesini alanlardanmış. Macarena Kapısı’nın devamında şehrin surları devam ediyor. Bu surlar  Julius Caesar zamanında yapılmış, 12 yüzyılda Sultan Ali İbn Yusuf zamanında genişletilmiş, 1723-1795 döneminde İslami unsurlar değiştirilerek surlar bugünkü haline dönüştürülmüş. Surlar 1868 isyanı sırasında büyük oranda tahrip olmuş. Bugün Alcazar Sarayı duvarları ile Puerta de la Macarena’dan başlayıp Puerta de Cordoba’ya kadar devam eden kısım ayakta kalmış. Aslında surlarda bir çok kapı ve giriş noktası bulunmaktaymış ama bugün bunların sadece dördü ayakta kalabilmiş: Puerta de la Macarena, Puerta de Cordoba, Postigo del Aceite ve Postigo del Alcazar. Bunlar geziniz sırasında göreceğiniz yerler. Şehir merkezine yakın Postigo del Aceite,  1107’de Ali İbn Yusuf zamanında yapılmış ve zeytinyağının şehre  alındığı yermiş. Hemen yanında da 18 yüzyıl yapımı Immaculate Concepcion Şapeli bulunmakta.

Hospital de las Cinco LLagas

Macarena’da bulunan ve Hospital de la Sangre (Kan Hastanesi) olarak da bilinen bu yapı 1558’de açılmış ve 1992’den beri Endülüs Parlamentosu olarak kullanılmaktaymış. Buranın gözde kısmı kilisesi; Rönesans tarzındaki yapının sunağı Asensio de Maeda’nın tasarımı, Diego Lopez’in imzası, Alonso Vazquez’in resimleri ile dikkati çekiyor. İçerisi ziyarete açık değil. Binanın yan tarafında ise oto tamircileri ile gece klüpleri yan yana; adeta Ankara’nın Ulusu.

Camara Oscura-Torres de los Perdigones

Büyük bir karanlık odadaki büyüteçli merceklerle etrafın seyredildiği bir yer ama 19. yüzyıl sonlarında yapılmış Torre de los Perdigones’ten zaten etraf gayet güzel görünmekte. C1,C2, C3, C4 hatlarıyla gelinebiliyor. Ama şehri yukarıdan görmek için buralara gelmeyin. Giralda, Torre de Ore çok daha yakın ve uygun.

Bu bölgeden ayrılmadan mutlaka bahsedilmesi gereken iki önemli kilise var; Iglesia de la Magdelena ve Iglesia de Macerana… Ama onlar yazının Kiliseler bölümünde gezilecek…

Burada görmeyi çok istediğim ama göremediğim  Palacio de la Condesa de Lebrija’yı da anayım. Burası benim gittiğim Haziran ayında kapalıymış, yazın sadece Temmuz ve Ağustos’ta pazar-cuma 10.00-15.00, cumartesi 10.00-14.00 arası açıkmış; sadece alt kat 5 euro, iki kat ziyareti 8 euro ücreti… Malikanenin üst katı ünlü ressamların eserleriyle donatılmış yaşam alanı, alt katı ise antik eserlerin sergilendiği yermiş.

Triana

Guadalquivir Nehri’nin karşı kıyısı olan Triana, nehrin iki kolu arasına sıkıştığı için adeta bir ada gibi… Triana’ya komşu Los Remedios ile La Cartuja’yı da Triana kapsamında gezeceğiz. Burası yüzyıllarca merkezden uzak tutulmuş bir bölge. Bu tarafta yaşayanlar da kendilerini Trianalılar olarak görüyormuş; galiba bizim İzmir-Karşıyaka çekişmesi gibi bir konu… Bu bölge merkezden uzak tutuldukça çingenelerin yerleştiği bir bölge olmuş. Bunun sonucu da burası rengarenk bir Flamenko merkezi haline gelmiş. Triana, Flamenko yanında seramik ve çini işçiliğinde de önemli bir merkez olmuş. Triana ile karşı kıyı arasında ilk köprü, 1171’de kayık köprü olarak yapılmış. Hristiyan fethi sırasında Mağribilerin yaptığı bu köprü ve savunma kulesi yıkılmış.

Burası bir dönem Flamenko sanatçılarının, matadorlarının seramik sanatçılarının, denizcilerin yaşadığı bölgeymiş, hatta sokak aralarında dolaştığınızda bazı evlerin kapısında kime ait olduğunu gösteren plaketler göreceksiniz.    İlk gerçek köprü ise 1854’te yapılan Isabel II Köprüsüymüş. Bu köprüden geçildiğinde Altozano Meydanı’na geliniyor; meydanda  matador Juan Belmonte’nin heykeli sizi karşılayacak. Yolun karşı tarafında ise  Castillo de San Jorge’nin kulesi ve yanındaki yiyecek pazarı… Şimdi yavaş yavaş Triana içlerine doğru girip La Cartuja’ya kadar uzanalım. Ama önce Sevilla köprülerine bir göz atalım.

Köprüler

Sevilla’nın kıyısında kurulduğu 657  km uzunluğundaki Guadalguivir Nehri, İber Yarımadasının navigasyona uygun tek nehri. Sevilla’nın tarihsel önemine katkısı yanında güzelliğinin de kaynağı olan bu nehir üzerinde farklı tarzlarda  bir çok köprü var haliyle…Şimdi kısaca bu köprülere bir göz atalım. Cachorro veya Chapina köprüsü olarak da bilinen Expiracion de Cristo Köprüsü 1991 yapımı ve tek kemerden oluşmakta. 214 metre uzunluğundaki Barquetta Köprüsü ise Expo 92 Furaı için 1989-1992 yıllarında yapılmış çelik bir yay şeklinde bir köprü. Yine Expo 92 Fuarı için 1992’de yapılan Alamillo Köprüsü 250 metre uzunluğunda ve tek sütuna bağlı yaylardan oluşmakta. 92 Expo için çevreyolunu bağlayan ve  iki kıyıdaki iki ayak üzerinde yükselen V Centenario Köprüsü köprüler içinde en uzunu. 125 metre uzunluğundaki Los Remediosise 1968’de açılmış.

Las Delicias ise, 108 metre uzunluğunda olup 1992’de açılmış ve Alfonso XII Köprüsünün yerini almış. San Telmo ise 1931’de açılan beton bir köprü. Köprülerin en eskisi ve bizim için en önemlisi Isabel II Köprüsü; 1852’de biten köprü 1171’de kayıklardan yapılan köprünün yerine inşa edilmiş; şehrin en canlı köprüsü. Triana Köprüsü de denilen bu köprü, iki tarafta da şehrin merkezine bağlanmakta… Bizim için önemli köprüler Isabel II ve San Telmo köprüleri. Hatta iki köprü arasında bir yürüyüş hem Triana’nın hem Sevilla’nın muhteşem güzelliklerini görmenizi sağlayacaktır. Özellikle Triana tarafında bu iki köprü arasındaki kısım, harika bir manzara eşliğinde bir şeyler yemek, içmek, oyalanmak için en iyi seçenek.

Castillo de San Jorge

Guadalquivir Nehrinin batı yakasındaki bu Ortaçağ kalesi, Engizisyon döneminde hapishane olarak kullanılmış, 19 yüzyılda da bir pazara dönüştürülmüş. Vizigotlar döneminde savunma kulesi olarak yapılan yerde Mağribiler zamanında  1171’de Abu Yakup  kayıklar üzerinde yüzen bir köprü yaptırmış ve köprü  o zaman Gabir Kalesi denilen bu kaleye zincirlenmiş. Ferdinand III bu zincirleri kırarak şehri 1248’de fethetmiş. Bugün burası Engizisyon Müzesi olarak kışın salı-cumartesi 11.00-17.00, pazarları 11.00-14.30, yazın salı-cumartesi 11.00-17.30, pazarları 10.30-14.30 arası ziyaret edilebilir, giriş ücretsiz.

Museo de Los Carruajes

Puente de San Telmo köprüsünün açıldığı Plaza de Cuba’da bulunan at arabalarının sergilendiği bu müze, 16 yüzyıla ait bir manastırın içinde yer almakta. Pazartesi-cuma 09.00-14.00 arası 3.60 euroya gezilebilir, salı günleri ücretsiz. Erken kapandığı için kapısından döndüm ama çok da olmazsa olmazım değildi zaten.

Monasreio la Cartuja – Centro Andaluz de Arte Contemporaneo

Monasterio de Nuestra Senora Santa Maria de las Cuevas olarak da bilinen La Cartuja Manastırı’na, yeşillikler ve göletler arasından geçilerek 16 yüzyıl yapımı ana kapısından giriliyor. Manastır avlular, meyve bahçeleri, kilise, şapeller ve fabrika bölümlerinden oluşuyor. Burası görmüş geçirmiş bir yer, iyi günü de olmuş, kötü günü de… Şimdi vardığı yer ise Çağdaş Sanat Müzesi; iyi mi olmuş, kötü mü bilemedim.  Mağribi döneminde seramik için buradaki mağaralardan kil çıkartılmaktaymış,  1248’de bir mağarada Bakire Meryem heykeli bulunmuş ve üzerine bir şapel yapılmış. Bu nedenle buraya Virgen de la Cuevas (Mağaraların Bakiresi) denmiş. 1399’da Franksisyenler burada bir manastır yaptırmışlar. Kristof Kolomb, ikinci seyahatini burada kalırken planlamış ve öldükten sonra vücudu 30 yıl burada muhafaza edilmiş. Napolyon döneminde kışla olarak kullanılan Manastır 1812’de tekrar rahiplere iade edilmiş. Daha sonra burası seramik fabrikası olarak kullanılmış. Ünlü azulejos seramiklerini bir İngiliz tüccar burada üretmeye başlamış. 1840’dan 1980’lere kadar La Cartuja unvanıyla seramik fabrikası olarak çalışan fabrikanın ürünlerini, Manastır duvarları yanında Hotel Alfonso XIII gibi şehirdeki bir çok önemli yapıda görebilirsiniz. Daha sonra Modern Sanat Müzesi’ne dönüştürülmüş. Ayrıca yaz aylarında burada açık hava konserleri düzenleniyormuş; yani rahiplerin cennete güzellemeler yapan ilahilerinin yerini isyankar rock konserleri almış ama Sevilla’da kimse din elden gidiyor diye bağırmıyor.

Ben bu Manastır-Müze’ye gittim. Bir zamanların ruhani mekanında  şimdi  arı mayanın sevimsizi bir adam,  Kafka’nın romanı gibi metomorfoza uğramış mı uğramamış mı belli olmayan bir böcek adam, bir de üç renkli bir adam karşılarına almış efendiden ama iğneler içinde bir halde mikroskopa bakan bir adam duruyorlar. Etrafta alet edavatlar ve muhtelif ekranlarda dönüp duran türlü çeşitli videolar vardı. Videolardan birine baktım; ön tarafı yara bere içinde ama arkasına kelebekler konmuş bir adam bir sandalyede oturup kitap okuyan Gündüz Güzeli’nin Catherine Deneuve’ü  gibi duran bir kadına bas bas bağırıyordu, tabii İspanyolca. Bende içimden bağırdım onlara; ‘Güzelim manastırı maymuna çevirmişsiniz’…

Manastıra, Pasarela de la Cartuja’dan geçerek yürüyebilirsiniz. Manastırın iki kapısı var. Biri, yukarıda bahsettiğimiz Calle Americo Vespucio’ya bakan ana kapısı, diğeri köprünün devamı olan Camino de los Descubrimientos bakan küçük kapı. C1 ve C2 hatlı otobüsler sizi buraya kadar getirebilir. Burası salı-cumartesi 11.00-21.00, pazar 11.00-15.00 saatlerinde 1.80 euro giriş ücretiyle gezilebilir. La Cartuja Fabrikası ise pazar- cuma 08.00-15.00 saatleri arası açık.

Isla de la Cartuja

1992’de Sevilla’da düzenlenen ve yüzden fazla ülkenin katıldığı, pavyonlarında teknolojik, bilimsel ve kültürel serginin düzenlendiği EXPO ’92 Fuarına ait alan,  bugün müzeler, sergi salonları, eğlence parklarından oluşan bir bölgeye dönüşmüş. Isla Magica’da Yeni Dünyayı bulmak için okyanusa açılan kaşiflerin seyahatleri oyunlanmaktaymış. Ayrıca burada her birine bir bilim insanın adı verilen sokaklarında Agua Magica eğlence parkı ve üniversite yapıları bulunmakta.

Pabellion de la Nevagacion

1992’de yapılan bina, 2012’den beri Sevilla’nın denizcilik geçmişini, bu alandaki keşifleri , teknolojik ilerlemelerdi konu alan bir müzeye ev sahipliği yapmakta. Torre de Ore’de daha küçük kapsamlı bir müze gezmiştim, konu da çok ilgimi çekmiyor; bu durumda haliyle ben gitmedim.

Kiliseler

Hristiyanların Sevilla’yı 1248 yılında ele geçirmelerinden sonra şehirde diğer inançlara dokunulmasa da hızlı bir Hristiyanlaştırma hareketi başladığından kilise sayıları da hızla artmış. 1492’de Isabel ve Ferdinand’ın ya sev ya terket görüşünün Hristiyan versiyonu uygulanmaya başladığı için artık cami, sinagog ne var ne yok, hepsi kiliseye dönüştürüldüğünden kilise sayısı hepten artmış. Bu sayı o kadar fazlalaşmış ki, benim gibi hepsini göreceğim diye dolanan gezginler bile pes etmiş. Yine de Sevilla’nın en önemli kiliselerini gördüm, hatta baya bir kilise ziyaret ettim. Bir kısmını hiç açık yakalayamadım, bina etrafında dolandım. Ama yazmaya kalkınca, ben bile sıkıldım. Ayrıca Katedral gibi bir örnek varken gezi boyunca kilise kilise dolaşmanın da bir anlamı yok; bunu diyen de benim, neredeyse kilise rahipleriyle kanka olacak aşamaya gelmişken… Neyse ben size en beğendiğim 5 kiliseyi anlatayım, diğerlerinden kısaca bahsedeyim. Ancak bu kiliselerden ilk üçü gerçekten çok muhteşem.

Basilica de la Macarena

Şehrin kuzeyinde yer alan ve Neo Barok tarzda 1936-1941 arasında yapılan Nuestra Senora de la Esperanza  ya da diğer adıyla La Macarena’nın en önemli bölümü, ana altarındaki altın ve gümüşle donatılmış Bakire figürü… Bu heykelin 17 yüzyıl kadın sanatçı La Roldana’ya ait olduğu sanılmaktaymış. Hristiyanların İsa’nın çarmıha gerildiği gün olarak kabul ettikleri Paskalyadan önceki Cuma gününde düzenlenen merasimlerde bu Bakire Heykeli, şehrin sokaklarında dolaştırılıyormuş. Kilisenin duvarları muhteşem resimlerle süslü. Kilisenin hazinesinde ise Bakire’nin şatafatlı tören giysileri ve mücevherleri sergilenmekte. Bakire, dini merasimlerde giysi ve mücevherlerine kavuşuyormuş sanırım. Kilisede ayrıca matadorların koruyucu azizinin de ahşap bir heykeli var ama bu kısmı anlamadım, bu aziz matadorları boğalardan mı koruyor, yoksa amacı ne… Bence esas boğaları koruyacak biri lazım bu durumda. Sevilla’nın tarihine bakıldığında oldukça yeni olan bu kilise, zengin koleksiyonu yanında dini bir geleneğin önemli bir temsilcisi olması açısından da ilgi çekici.

Kış aylarında pazartesi-pazar 09.00-14.00, 17.00-21.00 arasında, yaz aylarında pazartesi-cuma 09.00-14.00, 17.00-21.00, cumartesi-pazar 09.00-14.00, 18.00-21.00 arasında ziyaret edilebilir; kiliseye giriş ücretsiz ama müzesi 5 euro. Değer mi, kesinlikle.

Iglesia del Salvador

Katedralden sonra Sevilla’nın en büyük kilisesi olan bu Kilise, 1674-1712 yıllarında, 830’dan kalma Ibn Adabba Cami’sinin üzerine yapılmış. Camiden geri kalan ise minaresinden dönüştürülen çan kulesi ile Patio de Abluciones’miş. Barok ve Mannerist tarzzdaki kilise, Plaza del Salvador’da bulunmakta ve içeri üzeri vitray cam bulunan üç kapıdan girilmekte. İçeride 14 adet birbirinden göz alıcı, Barok işlemelerle zenginleştirilmiş sunak bulunmakta. Kilisede Martinez Montames, Juan de Mesa ve Cayetano de Acosta’nın eserleri görülebilir. Kilisenin ana heykeli olan Virgen de las Aguas, şehrin en eskilerinden.

Iglesia de la Santa Maria Magdelena

1709’da Leonardo de Figuero’nun büyük eseri olan bu Barok  kilise, Calle San Pablo üzerinde yer alıyor. Kilisenin Mudejar tarzdaki üç kubbeli şapeli Capilla de la Quinta Angustia, Sevilla’nın gururu ressam Murillo’nun 1618’de vaftiz edildiği yermiş. Çan kulesi ve kilise kubbesi renkli döşemeleriyle göz alıcı. Kilisede Zurbaran’ın  Aziz Domingo tasviri ve Lucas Valdes’in freskoları da gözden kaçmamalı. Burası  Valensiya gezimde bahsettiğim Corpus Cristi Festivali kapsamında yaşlısından gencine grup grup insanın Meryem ve İsa heykellerini sırtlayıp saz caz eşliğinde sokak sokak dolaştırdıkları merasimlerden birine denk geldiğim kilise.

Iglesia Santa Ana

Triana’daki bu haşmetli kilise, kavuniçine çalan rengi ve kulesiyle karşı kıyıdan bile gözünüze çarpacaktır.  1266 yılında Alfonso X tarafından yapımına onay verilmiş ve 14 yüzyıl başlarında da tamamlanmış. Kilisenin dış cephesi  Gotik- Mudejar tarzında ama bir çok restorasyon gören kilisenin içinde Barok etkiler de görülüyor. Kiliseyi Nufro de Ortega ile Nicholas de Jurate’nin heykelleri ve  Pedro de Campana resimleri süslemekte. Ben gittiğimde Corpus Christi festivaline ait bir geçit vardı; yine İsa’yı Meryem’i yüklenen kalabalık uzun ve yavaş bir kortejle kiliseden çıkıp çalgı çengi eşliğinde sokaklarda yürüyordu.

Iglesia de la Anunciacian

Sevilla’nın en güzel Rönesans yapılarından olan Kilise, Juan de Roelas, Martinez Montanes, Francisco Pacheco gibi sanatçıların eserlerini barındırmakta. Jesuit Bartolome de Bustamante tarafından tasarlanıp Hernan Ruiz tarafından  Eski Üniversitesinin kilisesi olarak yapılan yapı, haç şeklinde; girişte ise Meryem Ana ve bebek İsa sizi karşılıyor. Burası Sevilla’nın Pantheon’u olarak da bilinmekte

Bunlar ilk beş kilise ama gezdiğim, gördüğüm, kapısına gidip içine giremediğim başka kiliseler de var ve bunların bir kısmı şaşırtıcı derecede ilginç ve güzel.

Şimdi ne diyeyim ben; 17 yüzyılda yapılan Barok’un doruklarındaki Iglesia de San Luis, Mağribi camisi üzerine 14 yüzyılda yapılmış Mudejar havalı Iglesia de Santa Catalina, eski bir caminin minaresinin hala korunduğu Gothik Mudejar usluba sahip Iglesi de San Marcos, önce cami olup sonradan sinagoga dönüştürülen ve en sonunda kilise yapılan 17 yüzyılda Barok tarzda yenilenmiş, Murillo gibi çok önemli ressamların eserlerini barındıran Iglesia de Santa Maria la Blanca; Cristo de la Expiracion’a ev sahipliği yapan Capilla del Patrocinio; Gotih Mudejar tarzdaki Capilla del Antiguo Semibario; Romanesk’ten Gotik tarza geçişin en önemli örneği olan Don Fadrique Kulesini de barındıran ve Martinez Montanes heykelleri ile insanı etkileyen Convento de Santa Clara,

Yine Martinez Montanes eserlerinin olduğu Convento de San Leandro, 1248’de yapılan ama bir çok defa değiştirilen Iglesia de San Nicolas de Bari, 1794-1841 arası yapılan Neo Klasik Iglesia de San Ildefenso, 13 yüzyıldan kalma Gotik-Mudejar tarzdaki Iglesia de San Gil, 14 yılda Gotik-Mudejar tarzda yapılan ana 18 yüzyılda Barok yenilemelerden geçen ve  Sevillalı ressam Valdes Leal’in de mezarının bulunduğu Iglesia de San Andres, Murillo’nun ‘Son Akşam Yemeği’ni sergileyen 17 yüzyıldan kalma Convento del Espiritu Santo; dış cephesi bile etkileyici Convento Santa Isabel; 14 yüzyıla ait Gotik-Mudejar karışımı stiliyle ve Aloso Cano eserleriyle Iglesia de San Julian; tarihi merkezde yer alan ve 1699-1730 arasında Leonardo de Figueroa tasarımına göre Barok tarzda yapılan Iglesia de San Luis; 1759’da denizcilerin azizi için yapılmış mütevazı Capilla de los Marineros; şehrin en eski kiliselerinden Iglesia de Santa Marina; 17 yüzyılda inşa edilen ve ünlü seramiklerinin bir kısmı bugün Triana Seramik Müzesi ve Londra’daki Victoria Albert Müzesinde sergilenen Convento de Santa Clara; Santa Cruz’da bulunan ve sunağındaki Mahşer tablosuyla ünlü Iglesia de San Bernardo;

14 yüzyılda bir caminin üzerine yapılan ve içindeki Zurbaran resminin öne çıktığı Iglesia de San Esteban; 14 yüzyıl yapımı olan ve 17 yüzyıla ait Herrara freskolarının dikkati çektiği Convento de Santa Ines;  kuruluşu 13 yüzyıla giden ve başta Dona Mariade Portugal olmak üzere bazı  kraliyet ailesi mensuplarının mezarlarına ev sahipliği yapan Convento de San Clemente; Ressam Diego Velazquez’in vaftiz edildiği, taç kapısı ve kulesi Barok, iç kısmı Mudejar olan Iglesia de San Pedro; Triana’da içinde insan boyutunda Virgen Estrella heykeli olan ve Paskalya öncesindeki pazar günü yapılan geleneksel dini merasimin başlangıç noktası olan Capilla de la Estrella; 1473’de yapılan Gotik-Rönesans ve Mudejar akımlarının izlendiği, ayrıca Alonso Cano, Juan Martinez Montanes ve Felibe de Ribas’ın eserlerinin bulunduğu Convento de Santa Paula; Katedralin hemen karşısında yer alan 1591’de yapılmış ve Neo Klasik ana sunağındaki La Anunciation heykel grubuyla görmeye değer Convento de la Encarnacion; tarihi 13 yüzyıla kadar giden ama bugünkü görüntüsünü 18 yüzyılda yapılan değişikliklerle kazanan, içinde Juan Leonardo, Martinez Montanes, Diego Lopez Bueno, Felip de Ribas, Juan de  Uceda ve Francisco Pacheco eserleri bulunan Iglesia San Lorenzo;

Juan de Mesa’nın 1620’de yaptığı ve İsa’nın büyük gücünü anlatan Cristo del Gran Poder heykeline ev sahipliği yapan Templo del Gran Poder;Barok şahaseri olarak kabul edilen ve 1699-1766 yıllarında aşamalı olarak tamamlanabilen seramik panoları ve Cayetano de Acosta eseri ile ünlü Iglesia de San Jose; tavan süslemeleri, Barok işlemeleri yanında Pedro Roldan, Garcia Montalban, Castillo Lastrucci, La Roldana, Pedro Duque Cornejo’nun resim, heykelleriyle de görsel şölen sunan 1697-1702 arasında yapılmış Iglesia de La O; içinde Valdes Leal ve Redro Roldan’ın eserlerini barındıran 1665’te Barok tarzda yapılan ve 1728’de tamamlanan ama 1811’de Fransız saldırıları sonucu yıkılınca bugünkü yerine taşınan Iglesia de Santa Cruz; 1356 depreminden sonra vurgulanan Gotik havası ile  Andres de Ocampo, Roque Balduque ve Juan de Espinal eserleriyle dikkat çeken Iglesia de Omnium Sanctorum; ön cephesindeki Antonia Kiernam’ın seramik Bakire panosunun sizi karşılayacağı, Triana’da 1775’de Barok uslüplu Iglesia de San Jacinto;

Triana semtindeki, diğer ismi Basilica del Cristo de la Expiracion olan ve ölmekte olan bir çingene (Cachorro) esinlenerek yapılan eserle anılan Iglesia del Cachorro; tarihi merkezde Barok sunağıyla dikkat çeken Capella Roserio; ön cephesine bakınca girmesem de olur dediğim ama içinde muhteşem gümüş asalar, haçlar gibi dini objeler koleksiyonu olan Capilla Mont Serrat; üç çana sahip kulesi ve Barok sunağı ile Iglesia de San Antonio; ön cephesi muhtelif azizlerin seramik panoları ile süslü Iglesia Sacrado de Corazon; dışardan dikkati çekmeyen ama ince iç dekorasyonu ile Iglesia de San Martin; küçük, sevimli bir kilise olan Igleisa de San Gregero; ön cephesi ile dikatleri çeken Iglesia de los Terceros; Gotik ana girişi ile ihtişamlı Iglesia de San Isador… ben  bu kilise ve manastırları görmeyin, nasıl diyeyim…

Granada gezimde anlatmıştım… Sevilla’da da Corpus Cristi gibi festivallerde, anladığım kadarıyla, belli başlı kiliselerde düzenlenen ayinlerden sonra başta Meryem ve İsa olmak üzere dini kişiliklere ait kocaman  heykeller, çiçeklerle mumlarla süslenmiş bir sanduka üzerinde, erkeklerden oluşan grupların omuzlarında ve bir bandonun çaldığı dini müzikler eşliğinde ağır ağır şehrin sokaklarında dolaştırılıyordu. Çok yavaş ve dura kalka ilerleyen bir kortej olduğu için o sırada tüm trafik duruyordu. Korteje rastlamasam uzaktan müziğini duyuyordum; Sevilla günlerimin ayrılmaz bir parçası oldu bu dini merasim. O yetmezmiş gibi, yine Granada yazımda anlattığım gibi, ara sokaklarda delikanlılardan oluşan gruplar da pejmürde bir halde kırık dökük sandukaları taşıyarak dolanıyorlardı. Dini merasimlerin kötü bir kopyası olan bu kortej, eğitim amaçlı mı yapılıyordu yoksa bu merasimleri makaraya mı alıyorlardı, anlamadım.

Artık Yeme İçme Zamanı

Sevilla çok eğlenceli bir yer… Köklü geçmişinin izinde casa’lardan parklara, müzelerden kiliselere koşturmanın ötesinde durup anın tadını çıkarmak için de fevkalade bir yer. Guadalquivir Nehri, şehre Akdeniz kıyı kentlerinin havasını taşımış sanki. Sevilla’da eğlence deyince akla Flamenko geliyor ama o ayrı bir yazının konusu. Şimdi dinlenmek, eğlenmek için şehrin sokaklarına dalacağız. Bir kere Nehrin iki kıyısı da hem dinlenmek hem eğlenmek için türlü seçenekler sunmakta. Isabel II köprüsünün El Arenal tarafındaki kıyısında yan yana dizilmiş disko-barlar yaşı daha genç olanlar için güzel bir seçenek. Triana tarafında ise yine Isabel II Köprüsünden San Telmo Köprüsüne doğru yürüdüğünüzde hem harika bir Sevilla manzarasına tanık olacaksınız, hem de ayak üstü barlardan şık lokantalara kadar kıyıda dizilmiş çeşitli yerlerde beklentinize göre keyif çatabileceksiniz; bir mojito kadehinin kadehinin arkasından görünen Sevilla manzarasının tadı hala aklımda… Hospital de las  Cinco Llagas’ın yanında bazı gece klüplerinden bahsetmiştim, bana çok tekin gelmedi, girebilirsiniz ama çıkışınız muhteşem olamayabilir, sonra beni suçlamayın. Plaza de la Encarnacion çevresinde, Şehrin ‘Mantarı’ Parasol’ün etrafında da yeme eğlenme mekanları var; daha kafe, fast food tarzında yerler ama meydandan ara sokaklara doğru girdikçe gayet hoş mekanlar bulacaksınız. Ve Alameda de Hercules; burada şık lokantalardan ciks barlara kadar bir sürü tarz var, bir yere oturup gelip geçeni seyretmek bile eğlenceli ama tapas barlar, çeşit çeşit lokantalar, barlar size daha fazlasını sunacaktır. Santa Cruz’da cafeleri, barları, gece klüpleriyle günün her saatinde zevkinize  göre eğlence olanağı bulabileceğiniz bir yer. Tabii Katedralin çevresi de özellikle yemek seçenekleri açısından çok zengin; Palacio Arzobispal’den başlayıp Katedrali de içine alacak şekilde Plaza del Triunfo’dan yukarı Romero Murube’den yukarı devam eden bölgede özellikle yiyecek olanağı çok fazla, bunun yanında cafeler, barlar da mevcut. Mataes Gago üzerindeki tapas barları ve hediyelik eşyaları satan dükkanlar arasındaki tonozları Mağribi hamamından kalma Giralda Bar tapas denemek için iyi bir seçenek.

Sabahlar olmasın diyenlerdenseniz, yaz aylarında Isla Cartuja’nın gece hayatı size ilaç olacak. Bir çok açık hava diskoteğinde felekten bir/kaç gece çalabilirsiniz… Triana’daki Calle Betis, La Alamede de Hercules ve Plaza Alalfa da gecenin derinliklerine doğru gidebileceğiniz yerlerden.

Nerde yesek derseniz; Mercado de Feria’daki La Cantina, Zaragoza Caddesi’ndeki La Cata Ciega gibi yerler ucuz ve  iyi yemek yiyebileceğiniz yerlerden. Keseyi biraz daha açarsak Bartolomea, Salsamento, Arte y Solera, Eslava gibi seçenekler var. Ama yok illa avuç dolusu para vereceğim diyorsanız Az-zait, Ispal, Azahar, Milonga’s size istediğinizi verecektir; ya da sizden istediğinizi alacak diyebiliriz…




Bölgenin şarapları dünyaca ünlü.  Ama Sevilla’da şarap yanında bir tür şaraplı kokteyl olan Sangria’yı deneyin. Cruzcampo ise bölgenin birası. Ama bira içmek isterseniz Plaza Neuva yakınındaki Calle Barcelona üzerindeki Cerveceria La İnternacional’a bakın. Gayet lezzetli kahveleri her yerde bulabilirsiniz ama Calle Sierpes üzerindeki La Campana’yı özellikle deneyin; aynı yerdeki Robles pastanesi kahve yanında harika pastalarıyla da ağzınızı tatlandıracak.

Hem yemek yemek hem İspanya’ya özgü yiyecek bir şeyler almak için, İsabel II Köprüsünün El Arenal tarafındaki Mercado Lonja del Barranco, Triana tarafındaki Mercado de Triana uğramanız gereken yerlerden.

Triana’da bu pazarın çevresinde Osteria de Mercado, deniz ürünleri bulabileceğiniz bir yer. Bu tür pazarlardan biri de Alameda de Hercules’in üzerinde, İslam Çalışmaları Merkezinin hemen yanındaki Mercado de Feria; burası tam bir esnaf lokantası havasına bürünen şenlikli bir yer.

Mercado Lonja del Barranco, Plaza de Armas’da Sevilla Otobüs Terminalinin de hemen yanında; karşısında ise eski tren istasyonundan dönüştürülmüş bir alışveriş merkezi bulunmakta. Burası şehirdeki tek alışveriş merkezi ama içinde pek bir şey yok. Daha ayrıntılı alışveriş merkezleri arıyorsanız Nervion Plaza’ya gideceksiniz.

Ne yiyelim diyorsanız; soğuk çorba Gazpacho, boğa kuyruğundan yapılan Endülüs klasiği Rabo de Toro, mürekkepbalığı ve fasulye kombinasyonundan oluşan Chocos con habas, ördek etiyle yapılan Pato a la Sevillana ve elbette Endülüs pilavı Paella akla gelen ilk seçenekler.

Gezdik, gördük, dinlendik, eğlendik, yedik, içtik; alış verişimizi de yapıp evimize dönelim artık. Peki ne alalım?

İspanya, gastronomik bir cennet olduğu için yiyecek içecek bir şeyler almak isteyebilirsiniz. Et ürünü olarak salam, sucuk benzeri jamon Iberico ve chorizo tercih edilebilir ama dikkat, bunlar genellikle domuz ürünü yiyecekler. Günaha girdik bir kere diyorsanız, o zaman Güney İspanya şaraplarına da bir şans verin, denemeye değer…  Av etlerinden yapılmış ürünler başka bir seçenek. Ama zeytinyağı da İspanya’nın iddialı olduğu bir konu. 

El Corte Ingles burada da her konuda imdada yetişen bir yer; Plaza Duque de la Victoria ve Plaza Magdelena’da olmak üzere iki şubesi var.

Katedral çevresinde hediyelik eşya satan bir çok dükkan var, aralarında her kaliteden eşya satan yerleri  bulabilirsiniz. Alışveriş için şehirdeki en canlı yer Calle Sierpes ve çevresi… İhtişamlı butiklerden kaliteli seramikçilere kadar ne ararsanız burada bulabilirsiniz. Kadın gezginler buralarda Flamenko sevdasına tutulurlarsa, bu sokağa sıradan bir gezgin olarak girip buradan alev alev parlayan bir Carmen olarak çıkabilirler.  İsterseniz hem kumaş satışı  hem dikişini yapan mağazalara uğrayın, isterseniz hazır alın giyin; her yaşa, her bedene, her türlüsü ve her malzemesi satılıyor buradaki mağazalarda. Ama Carmen olacaksam  flamenkonun çıktığı yerlerde olurum diyorsanız, Triana’da Juan Osete Complementos’da ne gerekiyosa satılmakta. Erkekler de matador olmak isteyebilir ama onlarda bu dükkanlarda ne bulurlarsa onunla yetinmek durumundalar, sektör kadınlara iltimas geçiyor. Flamenko işini ciddiye alıyorsanız bu konuda özel mağazalar var; Lina Boutique, Calzados Mayo, Juan Foronda bunlardan öne çıkanlar.

Alfalfa bölgesi el işi mücevher tasarımı için uğranacak bir bölge. Endülüs seramikleri de diğer bir alış veriş seçeneği olabilir. Bu konuda yine Calle Sierpes çok iyi bir seçenek. Calle Tetuan’da bu konuda göz atılacak bir yer. Triana’da da Centro Ceramica Triana bu konuda aradığınız bulabileceğiniz bir yer. Triana’nın sokaklarındaki seramik atölyelerine bakabilirsiniz. İspanya el sanatları konusunda Katedral yakınındaki El Postigo’da tercih edilecek bir yer.

Peki Sevilla’ya ne zaman gitmeli? Buranın yaz ayları nemli ve sıcak geçiyor, kışın ise yağmurun şakası olmaz. Hem havanın uygunluğundan, hem de ardarda düzenlenen dini, geleneksel festivallerin canlılığından dolayı, Nisan-Haziran arasını Sevilla’ya gelmek için en uygun dönem…

Sevilla’ya Veda

Sevilla’da 3,5 gün kaldım ve her anından büyük keyif aldım. Endülüs başlı başına çok güzel ama Sevilla bir başka. Bir sanatçımızın özlü sözünü esas alırsam derim ki, ‘Beni Sevilla’nın yağmurlarında yıkasınlar, yıkasınlar’…

 

2 thoughts on “Sevilla Gezi Rehberi – Zil, Şal ve Gül III

Yorumlarınızı Buraya Yazabilirsiniz