Potsdam Gezi Rehberi – Huzurun ve Doğallığın Adresi

Potsdam şehri, Almanya Brandenburg eyaletinin başkenti ve UNESCO Dünya Kültür Mirasları Listesi’nde yer alan bir şehir. Berlin’in 30 km güneybatısında, huzuru bulabileceğiniz, yemyeşil, olağanüstü sevimli, küçük bir şehir. 


Potsdam şehrinin tarihi 10. yüzyıla kadar gitmekte. Yüzyıllar boyunca ismi duyulmayan ve sakin bir yerleşim yeri olan Potsdam’ın adı Hohenzollern ailesi ile birlikte duyulmaya başlamış. Prusya İmparatorluğu’nun hanedanı olan Hohenzollern  ailesi bu bölgeyi de yönetmekteymiş. 18. yüzyılın ortalarında Kral Frederick, Potsdam’da dinlenebileceği ve yönetim tasasından uzak kalacağı yazlık bir saray inşa ettirmeye karar vermiş. Bu nedenle sarayın da bulunduğu parka Fransızca “tasadan uzak, tasasız” anlamında “sans souci” denilmiş. Saray inşası 3 yılda tamamlanmış ve şehrin önemi bir anda artmış.


Potsdam’ın II.Dünya Savaşı sonunda, 1945 yılında üç büyük devletin (ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği^nin katıldığı konferansa ev sahipliği yapması da dünyada adının duyurulmasına neden olmuş.

Şehirde 20 göl ve çok sayıda su kaynağı bulunuyor. Sulak topraklar ve iklimin etkisi ile şehrin çoğunluğu yeşil alanlardan oluşuyor. Zengin şehrin I.Dünya Savaşı sırasında da zarar görmemiş mimarisi görülmeye değer. Şehirde göçmen yerleşimi de yok.
 
Potsdam’a gitmek için farklı ulaşım alternatifleri bulunuyor. Potsdam merkezine gitmek için S7 veya bölgesel tren olan RE1 kullanılabilir. Schloss Sanssouci ve Park Sanssouci gitmek için RE1’i kullanılıp Potsdam merkez tren istasyonundan sonraki durakta inilerek yaklaşık 10 dakika yürünebilir. Potsdam’a gidip dönmek için daha kapsamlı olan ABC bileti alınması gerektiğini belirtmeliyim. Bizim Berlin’de aldığımz welcome kartımız ABC kapsamlı olduğundan ayrıca tren bilet almamıza da gerek olmadı.
 
Potsdam trenleri gün içerisinde çok sık. Bu küçük şehri Berlin’in uzak bir mahallesi gibi düşünebilirsiniz. İnsanlar Berlin’de çalışıp Potsdam’da oturabiliyorlar. Türkiye’de bu benzerlik benim bildiğim İstanbul-Kocaeli ve Ankara-Kırıkkale’de var. 
 
İstasyona gittiğimizde gelen ilk trene bindik. Çok geçmeden Potsdam merkez istasyonuna ulaştık. İner inmez tarihi bölgeye gidebilmek için bir otobüse bindik.
   
İndiğimiz yerde bir çarşı ve büyük bir kilise vardı. Yol boyunca Sanssouci tabelalarını izleyerek yürüdük. Sokağın iki yönünde çok güzel evler ve bahçeler yer alıyordu.


Bu yol üzerinde  Potsdam Tarihi Müzesi, Film Müzesi ve Bilim Müzesi varmış. Vaktimiz bu müzeleri gezmek için yeterli olmadığından yürümeye devam ettik ve uzaktan Nauener Tor’u gördük. Bu kapı Potsdam’ın bugüne kadar korunmuş 3 kapısından biriymiş.

 
1755 yılında inşa edilen kapı Kıta Avrupası’nda İngiliz gotik mimarisinin ilk örneğini oluşturmaktaymış.


Kapı, Dutch Quarter adı verilen Hollandalılar Sokağına da çok yakın. Zamanında bu kapıyı askerler, tüccarlar, yöneticiler ve sanatçılar kullanmış. Günümüzde etrafındaki cafelerle, restorantlarla ve barlarla popüler bir buluşma noktası. Kapının masal diyarlarından fırlamış bir görüntüsü yok mu!


Kapıya doğru yaklaşırken sağ tarafta Dutch Quarter’ı (Hollandisches Viertel) gördük. Burası, yapımı 1740’ta tamamlanmış 69 adet kırmızı tuğlalı Hollanda evinden oluşan bir bölge. Yan yana büyük bir intizam ile dizilmiş olan bu evlerin arasında kendinizi Hollanda sokaklarındaymış gibi hissedebilirsiniz.  Hollanda tarzı evlerin bulunduğu Avrupa’daki en büyük koleksiyonmuş.
 


Bu evlerin hikayesi şöyle: Garnizon kasabasını genişletmek isteyen kral Frederick I acil olarak yetişmiş ustaları bulmak ister. Şansına bu ustaları komşu ülkeden bulur ve gelen ustalar da kendilerini evlerinde hissetmek için Hollanda mimarisine sahip  evleri inşa ederler. 

Biraz yürüyünce yolun sol tarafında Rathaus Potsdam’ı (Belediye Binası) gördük. Tarihi bir bina olsa gerek diye içeriye de girmekten kendimizi alamadık.

 


Şehrin mimarisinin çok güzel olduğundan bahsetmiştim. Bu da yürürken gördüğümüz sıradan bir ev.


Tabelaları takip ederek sakin, sessiz sokakta uzun süre yürüdük. Parkın içine girmeden önce Alexandrowka‘yı (the Russian Colony) gezmek istiyorduk. En nihayet bu güzel evleri gördük.


Buranın hikayesine gelirsek, Prusya Kralı Frederick III ile Rus Çarı Alexander yakın arkadaşlarmış. Bu arkadaşlığın nişanesi olarak Kral Frederick 1826-1827 yıllarında Rus kolonisi Alexandrowka’yı inşa ettirmiş. Burada Rus stilinde 13 adet ahşap ev yapılmış. Yeşil alanlar Peter Joseph Lenne tarafından dizayn edilerek Rus müzisyenler için özel bir atmosfer yaratılmış.

Bu bölge de UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesinde yerini almış. Daha birkaç nesil önceye kadar burada yaşayanlar varmış. Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden önce buranın restorasyonu için çaba gösterilmiş ancak çok az para bulunabildiğinden gerçekleştirilememiş. Birleşme sonrasında evler aslına uygun bir şekilde restore edilebilmiş.

Yolumuzun üzerinde çiftlik tarzında yapılarla karşılaştık.



Parkın girişini bulmak için çok fazla yürüdük. Girdiğimiz noktadan doğruca Sanssouci Sarayının arkasına çıkmışız. Önce nerede olduğumuzu anlayamadık.  Kraliyet armalı bir yapı gördük.


Ön tarafa doğru yönelince Sarayın muhteşem görüntüsüyle karşılaştık.

Prusya’nın 18. yüzyılda hızla gelişmesini sağlayan ve “Taç sadece yağmuru geçiren bir şapkadan ibarettir.” diyerek mütevazi ve sade bir insan olduğunu vurgulayan Büyük Frederick, Potsdam’ın sırtlarında erik, incir gibi meyveler yetiştirmek ve şarap üretmek istemiş. Bu nedenle 1744 yılında Sanssouci Park’da teraslanmış bir bahçe yaptırmış. Bir yıl sonra bahçenin muhteşem manzarasını görünce kralın aklına bu terasın tam üst kısmına büyük bir yazlık saray yaptırmak gelmiş. Burası kralın favori mekanı olmuş ve zaman zaman köpekleriyle yalnız kaldığı bile olmuş. Hatta sarayla kendini o kadar özdeştirmiş ki kendisi öldüğünde sarayın da öleceğini söylemiş.

Saray rokoko stilinde yapılmış ve 10 odadan oluşuyormuş. İç dizaynında Frederick’in etkisi o kadar çokmuş ki bu stile “Frederician Rococo” ismi verilmiş. 

Uzunca bir süre Sarayı fotoğraflamaya çalıştık. Keşke hemen gidip biletimizi alsaymışız. Çünkü içeriye küçük gruplar halinde alıyorlarmış ve bilet aldığınız saatte orada olmanız gerekiyormuş. Bilet almak istediğimizde neredeyse 2 saat sonrasına bilet verebiliyorlardı. Biz de Parkı gezerken dönemeyeceğimizi düşünerek içeri girmekten vazgeçtik.

Gezmeyi düşünenlere bizim gibi vakit kaybetmeden hemen biletlerini almalarını tavsiye ediyorum. Sarayın içi bir görevli nezaretinde gezdiriliyormuş ve her oda tek tek geziliyormuş.
 

 
 
Şimdi gelelim bahçeye. Frederick zamanında barok tarzında yapılan bahçe daha sonraki hanedanlar döneminde değiştirilmiş ve İtalyan unsurlar bahçeye eklenmiş. Günümüzde ise bahçe peyzajı aslı korunarak çok düzgün yapılmış ve her yer pırıl pırıldı. Bahçeye Sarayın önünden kuş bakışı bakmak inanılmaz keyifliydi.
 
Frederick, Versay Sarayından etkilenerek Sarayın önüne bir de çeşme yapılmasını istemiş. Bu çeşmenin etrafındaki heykel ve figürlerde de Versay Sarayından esinlenilmiş. 
 
 

Sarayın sağ tarafında kalan Tarihi Değirmene (Historische Mühle) doğru yürüdük. Yolun karşısına geçerken nostaljik kıyafetler içinde bir müzisyen gördük.


İlk Değirmen Büyük Frederick zamanında 1738 yılında yaptırılmış. Bu değirmen rüzgarın yönüne göre dönebilen tamamen ahşap bir malzemeden yapılmış. Daha sonra bu değirmenin yerini alan değirmen ise II.Dünya Savaşında tahrip olunca eski resimlerinden esinlenilerek tarihi değirmen tekrar inşa edilmiş.

Bu Değirmenle ilgili bir efsane varmış. Bu efsaneyi ben de çok önceden beri biliyordum ama bu gördüğümüz değirmenle ilgili olduğunu sonradan anladım. Efsane de şöyle: Frederick’in yazlık sarayı değirmene yakın olduğundan değirmen kanatlarının sesinden rahatsız olmuş ve değirmeni Johann William Grävenitz adındaki değirmenciden satın almak istemiş. Değirmenci bunu reddedince kral tehditkar bir ifadeyle “Sen benim kim olduğumu bilmiyor musun istersem kraliyet yetkilerimi kullanarak burayı bir kuruş dahi ödemeden senin elinden alırım” demiş. Bunun üzerine değirmenci adalet dünyasında çok bilinen ifadeyle “Majesteleri şüphesiz ki bunu yapabilirdiniz eğer Berlin’de hakimler olmasaydı” demiş..
 

Değirmeni biletle gezebiliyorsunuz. Hemen altında da bir cafe bulunuyor. Biz vaktimiz kısıtlı olduğundan değirmeni gezemedik ve yolumuza devam ettik. Bahçede yürümek çok keyifliydi ve yol üzerinde Orangery’yi gördük. 1947’de Büyük Frederick, Sanssouci Sarayının tamamlanmasının hemen ardından sarayın yakınlarında bir Orangery (Neue Kammern) inşa edilmesini istemiş. Burası değerli, tropik bitkilerin kış aylarında korunması amacıyla yapılmış. Ancak bir süre sonra Frederick burayı konukları misafir etmek amacıyla kullanmaya başlamış.

 

İçi rokoko tarzında yapılmış kocaman salonlardan oluşuyormuş. Dışarıdan birkaç fotoğraf çektikten sonra yolumuza devam ettik. Yürürken çektiğim fotoğraflardan sadece birkaçını buraya ekliyorum. Tablo gibi gözüken bu muhteşem manzaraya bakar mısınız!

 

 

Bu yürüyüş sonrasında Orangery Sarayı’nın önündeydik. Sarayın dış tarafında restorasyon çalışmaları vardı. Rönesans tarzında yapılan binanın çok çarpıcı olduğu söyleniyor ancak biz çalışmalar yüzünden burayı göremedik.
 
 

Orangery, Kral IV. William’ın çizdiği taslağa uygun olarak 1851’den 1864’e kadar inşa edilmiş. Sarayın mimarları fikirlerini krala kabul ettirerek sarayı İtalyan Rönesansı tarzında yapmışlar. 300 metrenin üzerindeki genişliğiyle Parktaki en uzun bina olma özelliğini taşıyormuş.
  
 
Saray iki kanattan oluşuyormuş ve geçmişte Potsdam’ın pek çok kamu dairesine ev sahipliği yaptığı gibi hassas bitkilerin kış aylarında korunması için de kullanılmış. Sarayın ortasındaki ana binada yer alan Raffael Salonu çok etkileyici bir yer olarak kaynaklarda belirtiliyor. İki hikayeli Salon, Vatikan’daki “Sala Regia” ya benzetilmiş, kırmızı ipek kaplanmış duvarların üzerinde ise altın çerçeveli 50 meşhur Rönesans ressamının eseri sergilenmekteymiş. 
 
 
Park’da yürümeye devam ettik ve kendimizi büyük bir sarayın önünde bulduk. Neues Palais (Yeni Saray), Park’daki diğer yapılara daha sonra eklendiği için verilen bir isimmiş. Büyük Frederick döneminde,Yedi Yıl Savaşlarının sonunda Prusya’nın gücünü ve zaferini göstermek amacıyla yapılmış. Barok tarzındaki bu Sarayın inşasından sonra Prusya’da artık barok tarzında bir yapı inşa edilmediğinden bir devrin kapanışını da simgeliyormuş.
 


Saray’ın üstünde bir kubbe ve tepesinde bir taç bulunuyor. Sarayın iç dekorasyonunda şaşalı süslemeler, gösterişli ve abartılı tasarımlar bulunuyormuş. Sarayın içinde 200’ün üzerinde oda, toplantı odaları, balo salonları ve hatta bir tiyatro bile varmış. Frederick hastalık derecesinde Fransa özentisiymiş. O yüzden bu tiyatroda da Fransız ve İtalyan operaları seslendirilirmiş. Frederick bu Sarayda daha çok misafirlerini konuk etmiş. Bu Sarayın içi o kadar çok eşyayla doluymuş ki, II. Kaiser Wilhelm 1918’de buradan kaçarken 60 tren vagonu dolusu eşyayı Hollanda’ya götürmüş. II. Dünya Savaşındaki bombalardan kurtulan yapının halen 1918’deki görüntüsünü koruduğu belirtilmektedir.

 

Yeni Sarayın bir kısmı Potsdam Üniversitesinin Felsefe Bölümüne ev sahipliği yapmaktaymış ve isteyenler gezebiliyormuş. Sarayın önündeki çimlik alan ise gerçekten çok genişti. Sarayın ihtişamlı yapısını daha yakından görmek için epeyce yürümek zorunda kaldık.Bu da yakından çekilmiş bir fotoğraf, ne kadar ince işçilik var görebiliyor musunuz!
 
 
 
 

Fazla oyalanmadan yolumuza devam ettik. Park’da görmemiz gereken daha çok eser vardı. Araya birkaç Park manzarası da ekleyeyim.

 


 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Sırada başka bir saray, Charlottenhof Palace vardı. Parkın güneybatısında kalan ve üzerinde o tarihlerde bir çiftlik evi bulunan bu alan Frederick William III tarafından satın alınmış ve oğlu Frederick William ve eşi Elizabeth Ludovika’ya noel hediyesi olarak verilmiş. Burası yazlık konut olarak kullanılmış. Frederick William Roma tarzında bir saray yapılmasını istemiş ve hatta Charlottenhof Sarayının dizaynını bizzat kendisi üstlenmiş. Sarayın ismi ise buranın  sahiplerinden birisi olan Charlotte von Getzhow’dan geliyormuş.
 
 

1829 yılında yapımı tamamlanan Sarayda 10 oda bulunuyormuş. Sarayın öne çıkan özelliği ise Sezar’ın çadırından esinlenerek dizayn edilen odaymış. Bu odada duvarlar ve tavan mavi ve beyaz çizgili duvar kağıdıyla kaplanmış, pencere pervazları, yatak başlıkları, yatak takımları ve mobilyalar hep aynı renkleri taşıyormuş.Mavi ve beyaz teması Sarayın bütün pencerelerinde görülüyormuş. 


İtalyan etkisiyle yapılan sade Saray ve bahçesi gerçekten görülmeye değer bir yer. 

 
Parkta yürüyüşümüz sırasında Roma Hamamlarıyla (Roman Baths) karşılaştık. Yapımından bizzat Frederick William IV’ün sorumlu olduğu Roma Hamamları 1829-1840 yıllarında tamamlanmış. Roma’daki orijinallerinden esinlenerek ve İtalyan olan her şeye duyulan sevgiyle Frederick kendi evi saydığı Sanssouci Park’da kendi Roma Hamamını da yaptırmak istemiş.

 
 

 

 

Roma Hamamları çok farklı unsurlardan oluşuyormuş. Bir çayevi, bir çiçek evi ve pek çok ilave bina görülüyor.

 
 

 


Burada da fazla oyalanmadan yolumuza devam ettik. Hedefimiz “The Chinese House” yani Çin Evini bulmaktı. Birkaç kişiye yol tarifi sorarak en nihayet burayı bulduk. İlk izlenimimiz muhteşem ışıltılı bir yapı olduğuydu.

 
 

Büyük Frederick çiçek ve sebze bahçesine kendini adayabilmek için burada bir köşk yaptırılmasını istemiş. Bahçe mimarı, 1755-1764 yıllarında zamanın popüler dizaynı olan Çin mimarisi ile rokoko tarzını harmanlayarak bu köşkü inşa etmiş. Tamamlandıktan sonra sadece bahçe köşkü olarak değil çeşitli sosyal aktivitelerin de düzenlendiği bir yer olmuş. Çin Evi yonca şeklinde yapılmış ve yuvarlak orta merkezin boş alanlarına düzenli bir şekilde 3 oda serpiştirilmiş. Binanın dışında yemek yiyen, içen ve müzik yapan çin figürleri kullanılmış.
 

Binanın içinde ise enstrüman çalan insan heykelleri, maymunlar, papağan ve oturan Budha heykelleri altın kaplama olarak süslemede kullanılmış. Çok şık bir avize ise binanın kubbesinden sallanıyormuş. 


Sanssouci Park’daki bütün yapılar yapay bir gölün etrafına yerleştirilmiş.

Parkın diğer  girişine Flora ve Pomona isimli tanrıça heykellerinin bulunduğu iki dikilitaş yerleştirilmiş..










 

 

Yine birkaç kişiye sorarak en nihayet aradığımız Barış Kilisesini (Church of Peace) bulduk. Burası Potsdam’ın ilk Protestan kilisesiymiş ve yapımını sanat ve kültür aşığı olan Prusya Kralı Frederick IV 1845 yılında istemiş. 

  






 
 
 
 
 
 
Kilisenin dizaynı Roma’daki San Clemente Kilisesinde betimlenen bir ortaçağ çalışmasına dayanmaktaymış. Kilise sütunlu bir bazilikaya ve 42 metre yüksekliğinde bir çan kulesine sahip.  Kilisenin içinde bir sessizlik hakimdi. Oldukça sade bir görüntüsü vardı ve katolik kiliselerinde gördüğünüz şaşayı burada göremiyordunuz. Zaten Protestan kiliselerinde ikonalar kullanılmıyor. Kilisenin tavanı o kadar yüksekti ki başımızı kaldırırken boynumuz ağrıdı. Ses çıkartmamaya özen göstererek birkaç fotoğraf çektik.
 

 

 

Kubbedeki mozaikler 13. yüzyıl Venedik mozaikleriymiş. İtalya Murano adasında  harap olmuş bir kiliseden Frederick William tarafından satın alınarak buraya getirilmiş. Bu kutsal sahnenin tam altında Frederick ve karısı Elizabeth Ludovika’nın mezarları bulunuyormuş.




 
Park gezimizi tamamlamıştık ve Potsdam’ın en işlek ve popüler caddesi olan Brandenburg Caddesi’ne çıktık. Ortalık cıvıl cıvıl ve çok sevimli gözüküyordu. 
 
 
 
Doğal olarak yolumuzun üzerinde Küçük Brandenburg Kapısını (Brandenburg Gate) gördük. Bu Kapıyı yine pekçok yerde olduğu gibi her taşın altından çıkan Büyük Frederick yaptırmış. 7 Yıl Savaşlarının akabinde zaferinin göstergesi olarak daha önce aynı yerde bulunan ve daha basit olan kapının yıkılarak görkemli bir kapı yapılmasını istemiş.
 
   


Bu nedenle Brandenburg kapısı Roma’daki Konstantin Takı örnek alınarak bir Roma zafer takı gibi inşa edilmiş. Bu Kapının bir diğer özelliği iki farklı mimar tarafından inşa edilen iki farklı tarafı olmasıymış. Yukarıdaki tarafı Sanssouci Park’dan Brandenburg Caddesine doğru gelirken çektiğim yüzü oluyor. Kapıdan geçtikten sonra bu sefer diğer tarafı da gördük.
 
 

 


Potsdam’da tarih boyunca aslında 5 kapı bulunuyormuş ancak bunlardan sadece 3’ü bugünlere gelebilmiş. Bu kapıların en eskisi ise Avcı Kapısı (Hunters Gate) olup 1733 yılında yapılmış. Kapıların ikisini bu gezimizde gördük ancak maalesef üçüncü kapıyı göremedik.
 
Brandenburg Kapısını da gördükten sonra Brandenburger Strabede yürümeye başladık. Caddenin sonunda St. Peter ve Paul Kilisesi göründü.


Cadde çevremize bakarak yürümeye devam ettik. Keşke biraz vaktimiz olsaydı da şu güzelim kafelerden birinde kahve içseydik demekten kendimizi alamadık.
En sonunda Caddenin bir ucunda bulunan St. Peter ve Paul Kilisesine ulaştık. Bu sarı tuğlalı Kilisenin en önemli özelliği 60 metre yüksekliğindeki İtalyan stili çan kulesiymiş. 1867-1870 yıllarında Bizans ve Roma stili kullanılarak inşa edilen Kilise Potsdam’ın ilk Katolik kilisesiymiş. Kilise’de Antoine Pesne tarafından yapılan üç resim sergileniyormuş. Pesne, barok ve rokoko tarzındaki çağının en büyük sanatçılarından birisi olarak gösteriliyormuş. Biz Kilisenin içine girmeden dışarıdan bakmakla yetindik.
 
 
Bizim gezebildiğimiz yerler bu kadar oldu.Bunun dışında Sanssouci Park’da kral mezarları, Dragon House, Picture Gallery, şehirde ünlü Potsdam Konferansının yapıldığı Cecilienhof Palace, Lustgarden, müzeler ve diğerleri ile şehre yakın Klausberg’deki Belvedere, Marmorpalais, Ruinenberg gibi yerleri ise gezemedik. Vaktiniz olursa gezmenizi tavsiye ederim. 

Potsdam’ı dertsiz, tasasız, huzurlu insanların yaşadığı bir şehir olarak hafızama yerleştirdim. Hani bazı şehirler insanı sarıp sarmalar ya burası tam da öyle bir yer. Gidin eminim ki siz de seveceksiniz.