Oxford Gezi Rehberi – Asil, Zengin, Üniversiteli

Memlekette Oxford vardı da biz mi gitmedik! diyen türkücümüz Urfa’da dünyanın en iyi üniversitesi var mıydı diyor. Bu seyahatimizde ülkemizde bir türkücünün bu veciz sözüyle bilinen Üniversite şehri Oxford’a gidiyoruz. 

Oxford, İngiltere’nin güneydoğusunda  bir üniversite şehridir. Yaklaşık 155.000 nüfusuyla küçük bir şehir olsa da Birleşik Krallık’taki nüfusu en hızlı artan  şehirler arasındadır. Şehir Londra’dan 82 km, yaklaşık bir saat uzaklıktadır.

Tarihi geçmişi 8. yüzyıla kadar giden, kültürel ve tarihi açıdan önemli olan Oxford, İngilizce konuşulan ülkeler arasında dünyanın en eski üniversitesi Oxford Üniversitesi’ne ev sahipliği yapmaktadır. Oxford’daki binalar, Sakson döneminin sonlarından bu yana, İngiliz mimarlık dönemine ait kayda değer örnekler olarak gösterilmektedir. Oxford ekonomik olarak da gelişmiş bir şehir. Şehirdeki sanayi dalları arasında motor üretimi, eğitim, yayıncılık ve çok sayıda bilgi teknolojisi ve akademik sektöre hizmet eden bilime dayalı işletmeler yer almaktadır.

Oxford Üniversitesi, dünyanın en ünlü ve prestijli yüksek öğretim kurumlarından biridir. Üniversite, The Times Higher Education Dünya Üniversite Sıralaması’na göre dünyanın bir numaralı üniversitesi olarak gösteriliyormuş. Dünyanın dört bir yanından gelen öğrencileriyle kozmopolit bir yapıya sahip olan Oxford, tarihi ve görkemli kolejleri, mimarisi ve kültürel geçmişiyle turistler için de bir cazibe merkezidir. Oxford, çoğu giriş ücreti ödemeden gezilen birçok müze, galeri ve koleksiyona ev sahipliği yapmaktadır. Bunların çoğu, Oxford Üniversitesi’nin bölümleridir.

Kurulduğu tarih bilinmemesine rağmen, 1096 yılında bu şehirde eğitim olduğuna dair belgelerin var olduğu Oxford Üniversitesi, 1167 yılında II. Henry’nin İngiliz öğrencilerinin Paris Üniversitesi’nde okumasını yasaklamasıyla hızla büyümüş. Ancak 1209 yılında anlaşmazlıklar sonucu bazı akademisyenler Cambridge şehrine gitmiş ve burada Cambridge Üniversitesi’nin temellerini atmışlar. Bugün bu iki eski üniversite Oxbridge adıyla biliniyormuş.




Oxford Üniversitesi, üniversite içinde özerk olan, kendi öğrencilerini seçen, yapısı ve faaliyetlerini kendileri belirleyen toplam 38 kolejden oluşmakta. 

Üniversitenin tüm binaları ve tesisleri şehir merkezi içinde yer almaktadır. Yani şehrin sokaklarında gezerken adım başı bir kolejle, bir üniversite yapısıyla karşılaşmak mümkün.

Üniversite, dünyanın en eski üniversite müzesi olan  Ashmolean Müzesi’ne, dünyanın en büyük üniversite yayıncısı Oxford University Press’e ve Birleşik Krallık’ın en büyük kütüphane sistemi olan The Bodleian Library’ye ev sahipliği yapıyor. Oxford’un önemli mezunları arasında pek çok Nobel Ödülü sahibinin yanı sıra 27 Birleşik Krallık Başbakanı ve pek çok yabancı devlet başkanı bulunuyor.

Bu kısa özetten sonra artık gezmeye başlayalım mı!

Gezilecek Yerler

Glasgow’da başlayan otobüs yolculuğum sabah saatlerinde Londra’da Victoria İstasyonu yakınlarında son buldu. Oxford için önceden otobüs biletimi almıştım ve gidip durağını  buldum. Bindiğimde boş olan iki katlı otobüsün üst katına çıkıp en öne oturdum. Camları da temizleselermiş iyi olacakmış! Otobüsten çektiğim bütün fotoğraflar lekeli çıkmış ama yine de yerimi çok sevdim.

Pazar sabahı olması nedeniyle trafik  oldukça sakindi. Yolculuğumuz yaklaşık 1 saat sürdü. Oxford’a Londra’dan  trenle de ulaşmak mümkün. Trene Paddington Tren İstasyonu’ndan binilebiliyor. Otobüs biletimi alırken  incelemiştim ancak tren biletleri otobüs biletlerine göre çok pahalı geldi bana. Otobüs biletlerini önceden alırsanız oldukça uygun fiyata bulunabiliyor. Bir de Oxford’ta otobüs terminali şehrin merkezinde olduğundan hemen kendinizi sokaklara atabiliyorsunuz. Oysa trenle giderseniz Oxford İstasyonu’nda inip tekrar otobüsle şehir merkezine gitmek gerekiyormuş.

Oxford’a girer girmez muhteşem mimarisi olan binalar, her iki yandan gözlerimi şenlendirerek akmaya başladı. Burası gerçekten bir masal şehri, insanlar modern kıyafetlerle buraya tezat teşkil ediyor.

Aşağıdaki saatten de anlaşılacağı üzere Oxford’a saat 10.10 civarında ulaşmış oldum.

Otobüs son durak olarak Gloucester Green Otobüs Terminali’nde durdu.Terminalin açıldığı meydana turistler için yön tabelaları da konulmuş.

Tabelada gördüğüm Asmolean Müzesi’ne doğru yürümeye başladım. İstasyondan kısa bir yürüyüş mesafesinde olan Müzeyi çabucak buldum.

İşte burada size bir tüyo vermek istiyorum. Akşam Türkiye’ye geri döneceğim için büyük bir sırt çantasıyla gelmiştim. Onca yükle şehri gezemeyeceğimi düşündüğümden gelmeden önce araştırma yaptım. Oxford’da bir hostelin az bir ücret karşılığı bagaj emaneti aldığını okumuştum ve buraya gitmeye niyetlenmiştim. Sonra kafamda bir şimşek çaktı ve bazı müzelerin büyük çantaları sergi eşyalarının güvenliği nedeniyle müzeye almadıklarını ve bunlar için bir emanet odası oluşturduklarını hatırladım. Bu müzenin sayfasına bakınca böyle dolaplar olduğunu gördüm. Bu yüzden önceliğim bir an önce bu müzeye gidip sırtımdaki yükten kurtulmak oldu.

Sadece el çantamı aldım. Artık rahat rahat müzede dolaşabilirdim. Sıkı durun şimdi dünyanın en güzel müzelerinden birisini gezeceğiz.

The Ashmolean Museum of Art and Archaeology – Ashmolean Sanat ve Arkeoloji Müzesi

Müze binasının kendisi zaten bir mimari şaheser. Beaumont Caddesi’ndeki Ashmolean Sanat ve Arkeoloji Müzesi, dünyanın ilk üniversite müzesi ve İngiltere’deki en eski müzeymiş. İlk binası 1678-1683 yıllarında inşa edilmiş. Mevcut bina ise daha sonra 1841–1845 yıllarında inşa edilmiş. Müze, 2009 yılında büyük bir restorasyonun ardından yeniden açılmış. 

Ana müzede, arkeolojik örnekler ve güzel sanatlarla ilgili büyük koleksiyonlar sergilenmektedir.

Müzede Mısır mumyaları, İslam sanatı, Hint tekstili, antik belgeler, nadir porselenler, gümüşler, paha biçilmez müzik aletleri gibi eserler dört katta sergilenmektedir.

Türkiye’den götürülmüş eserler de mevcut.

Bergama Great Altar’dan eşsiz parçalar sergileniyor.

Müze, Raphael öncesi resim, majolika çanak çömlekleri ve İngiliz gümüşlerinde en iyi koleksiyonlardan birine sahipmiş.

Bölüm ayrıca Eski Mısır ve Sudan’dan geniş bir antika koleksiyonuna sahiptir. Bunlara ilaveten Müze, Mısır biliminin gelişimi için Griffith Enstitüsü’ne ev sahipliği yapmaktadır.

Çeşitli söyleşiler ve sergilerin de yapıldığı bu Müze Pazartesi hariç diğer günler 10.00 – 17.00 saatleri arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebiliyor.

Montagna, Lorenzo, Titian, Caravaggio, Rodin, Vuilllard, Renoir, Degas, Pablo Picasso, Vincent van Gogh, Giambattista Pittoni, Paolo Uccello, Anthony van Dyck, Peter Paul Rubens, Paul Cézanne, John Constable, Claude Lorrain, Samuel Palmer, John Singer Sargent, Piero di Cosimo, William Holman Hunt ve Edward Burne -Jones’den resimler,  heykeller 

Antonio Stradivari tarafından yapılan keman  Messiah Stradivarius

Prehistorik Mısır ve bunu takip eden Early Dynastic Period of Egypt (Mısır’ın Erken Hanedanlar Dönemi)’nden geniş bir antika koleksiyonu bulunmaktadır.

Daha neler neler, çok zengin koleksiyona sahip müzeden buraya aktarabildiğim  eser ve resimlerin çok sınırlı olabileceği açık. Oxford gezinizde bu müzeye zaman ayırmayı unutmayın.

Burada bir de ilginç bir olay yaşanmış. 31 Aralık 1999’da yeni yıl kutlamalarına eşlik eden havai fişeklerin fırlatıldığı sırada hırsızlar, bitişik binadan  Müzenin çatısına tırmanmışlar. Ancak sadece Cézanne’nin manzara resmi olan View of Auvers-sur-Oise tablosunu çalmışlar. 3 milyon Sterlin değerinde olan resim, Cézanne’ın erken dönemden olgun döneme geçişini gösteren önemli bir esermiş. Hırsızlar aynı odadaki paha biçilmez diğer eserleri görmezden geldiklerinden ve çalınan Cézanne tablosunun sonradan satışı da yapılmadığından, bu hırsızlığın bir sanatseverin nokta siparişi olduğu düşünülmekteymiş!

Müzeden çıkınca yakındaki Magdalen Caddesi’nde  küçük meydanda bulunan orijinal bir anıtı fotoğrafladım. Anıt, Martyrs Memorial yani Şehitler Anıtı olarak adlandırılıyormuş. 16. yüzyıl Oxford Şehitlerini anmak için yapılmış. 1843 yılında iki yıl süren bir çalışmanın sonunda tamamlanan anıt Victorian Gotik stilinde tasarlanmış.

Yürüyerek George Street’e geldim. Burası çok kalabalık ve canlı bir caddeydi.

Çok güzel caddelerden yürüyerek tamamen tesadüfen Oxford’un en ünlü caddesi olan Cornmarket Street’e gelmişim. Caddede St. Michael Kilisesi ve The Saxon Tower bulunuyor.

Şehirde  başka ünlü kuleler var ama zamanım kısıtlı olduğundan önüme çıkanı değerlendirmek zorundaydım. Bu kilisenin The Saxon Kulesi isimli kulesinden şehri panoramik olarak görebilecektim.

Saxon Kulesi pazartesiden cumartesiye kadar 10.30-17.00 ve pazar günleri 12.00-17.00 arası açık. Kuleye çıkış ücreti kişi başı 3 pound ve 3 pound daha ödenip kilise rehber eşliğinde gezilebiliyor. Hemen ücreti ödeyip kilisenin içine girdim. İçeride bir koro çalışması vardı, bir süre onları dinlemeyi tercih ettim.

St Michael at the North Gate, Ship Street ile Cornmarket Street’in kesiştiği yerdeki bir kilisenin adıdır. Kilisenin bu adı, şehir bir surla çevriliyken kilisenin kuzey Oxford kapısı yakınına inşa edilmesi nedeniyle verilmiş.

1040 yılından bu yana ayakta kalan kulesiyle, 1000-1050 civarında inşa edilen kilise Oxford’un en eski binası. Mercan parçalarından inşa edilmiş. Kilise kulesi Sakson’muş ve adı da zaten “The Saxon Tower” olarak verilmiş. Kilisenin kuzey koridoru ve haç şeklindeki uzantıları 1833’te yeniden inşa edilmiş.

Oxford Şehitleri, 1555 ve 1556 yıllarında şehir duvarlarının hemen dışında şimdilerde Broad Street’in yakınlarında olan bir direğe bağlanarak yakılmadan önce kilise tarafından Bocardo Hapishanesi’nde tutulmuşlar. Hücre kapıları halen kilisenin kulesinde sergileniyor.




Oxford Kalesi’ne gidemedim ancak Kuleden burayı az da olsa görme şansı buldum.

Oxford Kalesi

Oxford’da görülebilecek en ilginç ve değişik yerlerden birisi Ortaçağ’dan kalma 1000 yıllık bir tarihe sahip olan ve insafsız işkencelerin de yapıldığı bir hapishaneye sahip Oxford Kalesiymiş. Kaleye giriş 10.00-16.20 saatleri arasında olup turla gezilen kalenin ücreti 11.95 Sterlin.

Buradan çıktığımda Oxford’un en ünlü caddesinde gezmeye başladım.

Her şehirde olduğu gibi Oxford’da da trafiğe kapalı ve birçok ünlü mağaza, dükkan ve cafenin bulunduğu, şehrin adeta kalbinin attığı hareketli caddeler bulunuyor. Bunlardan birisi olan Cornmarket Street, şehrin en popüler caddesiymiş ve dolayısıyla da insan kalabalığının en yoğun olduğu cadde olması normaldi.

Bu caddenin solunda kalan ilk cadde ise Oxford’un bir diğer güzel caddesi Queen Street .

Cornmarket Street boyunca düz devam edip sağa döndüğümde muhteşem binalarıyla Balliol College’i gördüm.

Önce çevredeki güzel dükkanlarıyla Broad Street‘i keşfettim.

Sonra Oxford’da en azından bir kolej gezebilmek için girişe yöneldim. Oxford Üniversitesi’ndeki kolejlerin hepsi turistlere açık değilmiş. Gezilebilenlerin arasında en güzel okullardan biri Balliol College. Kolejin girişini Sheldonian Tiyatrosu’nun önünden düz devam ettiğinizde ileride sağda görebilirsiniz. Giriş ücreti kişi başı 3 Sterlin.

Balliol College

1263 yılında kurulan Balliol College Oxford Üniversitesi’nin en eski kolejlerinden biri. Durham’daki Barnard Kalesi’nde bulunan zengin bir toprak sahibi olan John I de Balliol tarafından bu kolejin kurulması için çok yüklü bir bağış yapılmış. 

Üniversitenin mezunları arasında üç eski başbakan, (bir zamanlar Balliol erkeklerini “zahmetsiz bir üstünlüğün sakin bilincine” sahip kişiler olarak tanımlayan HH Asquith, Harold Macmillan ve Edward Heath), Norveçli Harald V, 5 Nobel ödüllü kişi, Adam Smith, Gerard Manley Hopkins ve Aldous Huxley gibi sayısız edebiyatçı ve filozof ile 1360’larda kolejin üstadı olan ve İncil’i İngilizceye çeviren John Wycliffe bulunmaktadır.

Yedi yüz yıldan fazla bir süre Balliol College’e sadece erkekler kabul edilmiş.  8 Mart 1977’de Üniversite tarafından kadınların kabulüne izin verilmiş.

Balliol ayrıca kaplumbağalarıyla adını duyurmuş. Kolejde en az 43 yıl yaşamış olan orijinal kaplumbağa, ünlü Alman Marksist Rosa Luxemburg’un adını taşıyormuş ve Rosa olarak biliniyormuş. Kampüste bulunan kaplumbağanın bakımı, her yıl Balliol öğrencilerine verilen  görevlerden biriymiş ve bu göreve “Yoldaş Kaplumbağa” diyorlarmış. 

Üç Sterlin ödeyip biletimi aldıktan sonra girişe yöneldim. Önce büyük bir avluya adım attım.

Sonra Üniversitenin küçük şapeline girdim. Özellikle vitray pencereler çok hoş gözüküyordu. Güneş ışığı yansıttığından çektiğim fotoğraflarda çok net gözükmüyor.

Gittiğim gün Üniversitenin yaz okulu kayıtları yapılıyormuş. Bir çok aile ve ellerinde bavulları olan gençler akın akın buraya geliyordu.

Ne kadar bakımlı binaları ve bahçesi var.

Kilisenin bahçeden görünümü de şöyle.

Üniversitenin Senato Salonunun yeni kayıt yaptıranlar için hazırlanmış olduğunu gördüm.

Üniversitenin spor takımlarının kazandığı kupaların ve fotoğrafların sergilendiği spor ve kültür merkezi gibi bir binayı gezdim.

Bahçede 400 yaşında olan bir Mulberry ağacı bulunuyor. Bahçesi çok güzel ve bakımlıydı. Hatta bazı yerlerde tarihi eser gibi bazı sergiler de bulunuyordu.

Balliol Kolej’den çıkıp biraz ilerleyince başka bir ünlü kolejle karşılaştım. Trinity Koleji de aynı Balliol gibi 3 Sterlin karşılığında gezilebiliyor.

Uzun yıllardır, Balliol öğrencileri ile doğu tarafındaki komşuları olan Trinity Koleji öğrencileri arasında geleneksel ve sert bir rekabet yaşanıyormuş. Bu rekabet sahada ve nehirde yapılan sporlarla, iki kolej arasındaki duvarlar üzerinde söylenen şarkılarla ve bazen diğer koleje “baskınlar” yapılarak ortaya konuluyormuş.

Caddenin karşı tarafında ise Museum of the History of Science yani Bilim Tarihi Müzesi bulunuyor.

Museum of the History of Science – Bilim Tarihi Müzesi

Bilim Tarihi Müzesi, dünyanın en eski müze amaçlı inşa edilmiş binasında, Broad Street’de yer almaktadır. Antik dönemden 20. yüzyıla kadar 15.000 eser içermektedir ve bilim tarihinin neredeyse bütün yönlerini sergilemektedir. 1683 yılında inşa edilmiş olan müzede, Albert Einstein’ın 1931’de Oxford Üniversitesi’nde kullandığı yazı tahtası da sergilenmekteymiş. Müze girişi ücretsizmiş. Benim zamanım olmadığından burayı gezemedim ama aklım kaldı.

Bu Müzenin hemen yanında ise bir başka mimari şaheser olan The Sheldonian Theatre bulunuyor.

The Sheldonian Theatre

Clarendon Binası’nın sağında Sheldonian Tiyatrosu yer alıyor. Bu tiyatro binası, Oxford Üniversitesi için 1664-1669 yılları arasında inşa edilmiş. Binaya, o zaman Üniversite Şansölyesi olan ve projenin ana mali destekçisi Gilbert Sheldon’ın adı verilmiş. Christ Church Dramatic Society tarafından 2015 yılında Arthur Miller’in “The Crucible” eseri burada sahneleninceye kadar salon dramalar için kullanılmamış ve sadece müzik konserleri, konferanslar ve Üniversite törenlerinde kullanılmış.

Bina, tavanın ortasında, ana tavan üzerinden kubbeye açılan bir merdivenle erişilebilen, sekiz kenarlı bir kubbeye sahiptir. Kubbenin her tarafındaki büyük pencereler Oxford’un merkezine bakmaktadır.

Tiyatro binası şimdilerde, müzik resitalleri, dersler, konferanslar ve Üniversite tarafından düzenlenen çeşitli mezuniyet törenleri için kullanılıyormuş. 

Tiyatro, 1000 kişilik olup  Broad Street’in bitişiğindeki Bodleian Kütüphanesi’nin bir parçası olarak kurulmuş. 

Burayı da doğal olarak gezemedim ve yolun devamında karşıma The Bodleian Library çıktı.

The Bodleian Library – Bodleian Kütüphanesi

Bodleian Kütüphanesi, Oxford Üniversitesi’nin ana araştırma kütüphanesi ve Avrupa’daki en eski kütüphanelerden biri. 1602 yılında kurulan kütüphanede farklı dillerden de yüzlerce kaynak bulunmaktadır.

Toplamda 190 km uzunluğundaki raflara yerleştirilmiş 11 milyondan fazla cilde sahip olan Bodleian kütüphanesi, İngiltere Kütüphanesi’nden sonra Birleşik Krallık’taki en büyük ikinci kütüphanedir. Bodleian yasal bir emanet kütüphanesidir ki bu, İngiltere’de yayınlanan her kitabın ücretsiz bir kopyasını talep etme hakkına sahip olduğu anlamına gelir. Bu nedenle koleksiyonu, her yıl beş kilometreden fazla raf hacmi kadar büyümektedir.

Ziyaretçiler, 15. yüzyıldan kalma İlahiyat Okulu, Ortaçağ Dükü Humfrey Kütüphanesi ve Radcliffe Camera gibi tarihi odalarını görmek için rehberli ve ücretli Eski Bodleian Kütüphanesi turuna katılabilir.

Kütüphaneye çok yakın bir konumda olan The Radcliffe Camera’nın da çok güzel kubbe şeklinde bir binası bulunuyor.

The Radcliffe Camera

Oxford Üniversitesi’nin bir parçası olan The Radcliffe Camera (Latince’de “oda” anlamına gelen Camera)  1737-1749 yıllarında neo-klasik tarzda tasarlanmış. Bu yapı Radcliffe Bilim Kütüphanesi’ne ev sahipliği yapmaktadır.

Kütüphanenin inşaatı ve bakımı, zamanının ünlü bir doktoru olan John Radcliffe’nin 1714’te ölümünden sonra buraya bıraktığı 40.000 Sterlin’lik miras ile finanse edilmiş. 

Bu bina halen Radcliffe Camera olarak bilinmesine rağmen, Bodleian için bir okuma odası olarak kullanılmaya devam etmektedir.

Şehrin simgesi haline gelmiş bu yapının içine girmek isterseniz, Bodleian kütüphanesine 15 Sterlin ödenerek burası da görülebiliyormuş.

Bu yapının hemen arkasında ise Brasenose Koleji bulunuyor.

Yola devam ettiğimde bir başka harika yapı olan The University Church of St Mary the Virgin beni bütün heybetiyle selamladı.

The University Church of St Mary the Virgin – Bakire St Mary Üniversitesi Kilisesi

Bu kilise, High Street’in kuzey tarafında bulunan bir kilisedir. İngiltere’nin en güzel kiliselerinden birisi olarak gösterilmektedir. 13. yüzyıldan günümüze kalan kilise Barok mimari tarzı ile inşa edilmiş. Oxford Üniversitesi’nin genişlediği alana inşa edilmiş olduğundan ibadet edenlerin neredeyse tamamını üniversite ve kolejlerden gelenler oluşturuyormuş.

St Mary, High Street’e bakan eksantrik bir barok sundurmaya ve bazı kilise tarihçilerinin İngiltere’deki en güzellerden biri olduğunu iddia ettiği bir kuleye sahiptir.13. yüzyıldan kalma kuleye ücret ödeyerek çıkılabiliyormuş. Kule, tarihi üniversite şehrinin merkezini, özellikle Radcliffe Meydanı, Radcliffe Camera, Brasenose College, Oxford ve All Souls College’i görebilecek güzel bir manzaraya sahipmiş.

Bütün bu yapıları hep dışarıdan görmek zorundayım çünkü bunları gezecek vaktim yok. Yine de kilisenin içine hızlı bir şekilde bakmaktan kendimi alamadım.

Kiliseden çıkarak hızlıca gezmeye devam ettim. Binalar o kadar etkileyici ve görsel olarak zengin binalar vardı ki seyrine doyum olmuyordu. Bu yürüyüş sırasında şehrin yine önemli bir caddesi olan High Street’e gelmişim.

High Street’de bulunan Rhodes Binası‘nın dış yüzünde heykeller bulunuyor. Bu bina üniversitenin eski öğrencisi olan Cecil Rhodes tarafından Oriel Koleji’ne bağışlanan 100.000 Sterlin kullanılarak inşa edilmiş. Ön tarafta tam ortada Cecil Rhodes’in bir heykeli ve her iki taraftaki heykellerin başında da iki kralın heykeli yerleştirilmiş.

Caddelerde böyle amaçsız gezerken tesadüfen Kapalı Çarşıyı gördüm ve içeri girdim.

Covered Market – Kapalı Çarşı

Kapalı Çarşı, Oxford’un merkezinde, büyük kapalı bir yapı içerisinde kalıcı tezgahlar ve dükkanların bulunduğu tarihi bir pazar. Kapalı Çarşı, 1774’te açılmış ve bugün hala aktif olarak kullanılan bir pazar. Bu tarihten önce tezgahlar Oxford’un merkezindeki ana caddelere kuruluyormuş ve halk bunların “düzensiz, dağınık ve lezzetsiz tezgahlar” oldukları konusunda şikayet edince bu kapalı pazar yeri inşa edilmiş.

Magdalen Köprüsü’nün mimarı olan John Gwynn, planlarını hazırlamış ve High Street cephesine dört giriş tasarlamış.

Başlangıçta 20 kasap dükkanı inşa edilmiş ve 1773’ten sonra etin sadece pazarın içinde satılmasına izin verilmiş. Bundan sonra sonra pazar, bahçe ürünleri, domuz eti, süt ürünleri ve balık tezgahları ile büyümüş.

Manav ve kasap gibi geleneksel dükkanlarda taze gıda satılıyor. Hediyelik eşya dükkanları, pastaneler, dondurmacılar ve cafeler de var. Özellikle cumartesi günleri çok hareketli oluyormuş. Mayıs 2017’de, Kapalı Çarşı, Prens Charles ve Cornwall Düşesi tarafından ziyaret edildiğinde “Kraliyet onay mührünü” de almış.

Çarşıdan çıkıp yürüdüğümde Cornmarket’e geldim ve kalabalığın arasına karıştım.

Cornmarket Street üzerinde bulunan bir Kulenin önü çok kalabalıktı ve ben de ne olduğunu anlamak için yaklaştığımda bunun Carfax Kulesi olduğunu öğrendim.

Carfax Kulesi

Cornmarket’ın sonlarında bulunan Carfax Kulesi 12. yüzyıldan kalma St. Martin’s Kilisesi’nin bugünlere gelebilmiş tek parçası imiş. Kuleden Oxford’u panoramik olarak izlemek mümkün ve 99 basamakla çıkılan kulenin giriş ücreti 2.70 Sterlin.

Yine bilinmeyene doğru bir yürüyüş ve muhteşem binalara bir bakış. St. Aldate Street olan bu caddede çok güzel binalar vardı. Gördüğüm bu güzel binalardan birisi de St. Aldate Müzik Fakültesi.

Üniversitenin St. Aldate Müzik Fakültesi‘nde, Ortaçağ’dan günümüze kadar Batı klasik müzik enstrümanlarının bir koleksiyonu olan Bate Müzik Aletleri Koleksiyonu bulunmaktaymış.

Bu caddede bir süre daha yürüyerek tekrar Cornmarket’e geri döndüm.

Golden Cross’u geçip ters yöne gittiğimde Oxford’un en güzel Katedralini Christ Church Cathedral’i görmüş oldum.

Christ Church Cathedral

Bu Katedral, Oxfordshire, Buckinghamshire ve Berkshire bölgelerini kapsayan Oxford piskoposluğunun katedrali olarak belirlenmiş. Aynı zamanda burası Oxford Üniversitesi’ndeki Christ Church kilisesinin şapelidir. Katedral ve kolej şapeli olarak üstlendiği bu ikili rol, İngiltere Kilisesi’nde başka bir yerde bulunmuyormuş.

Katedral aslında St Frideswide’ın Manastır kilisesiymiş. Bu bölge tarihsel olarak, Oxford’un koruyucu azizi St Frideswide tarafından kurulan rahibe manastırının bulunduğu yer olarak kabul ediliyormuş. Şu anda Latin Şapeli’nde bulunan ve 1180’de yeniden inşa edilen türbeye taşınan kalıntılar için 12. yüzyıldan 16. yüzyılın başlarına kadar hac yapıldığı görülmüş.

Christ Church Cathedral, aynı zamanda İngiltere Kilisesi’ndeki en küçük katedrallerden biridir. 

Christ Church, hem kolej hem de üniversite kilisesi olarak hizmet veriyor. Christ Church, onüç İngiliz başbakanı (diğer Oxbridge kolejlerinden daha fazla), Kral Edward VII, Hollanda Kralı II. William, onyedi Başpiskopos, yazarlar Lewis Carroll (Alice Harikalar Diyarında) ve W.H. Auden, filozof John Locke ve bilim adamı Robert Hooke olmak üzere önemli mezunlar vermiş. Ayrıca Albert Einstein, 1931-1933 tarihleri arasında burada ders vermiş. İlk kadın lisans öğrencileri ancak 1980 yılında Christ Church Kolejine kayıt yaptırabilmiş.

127 basamakla çıkılan kilisenin kulesinden çok nefis bir manzara görülebiliyormuş. Harry Potter hayranları sıkı durun filmde geçen Hogwart Salonu Christ Church’de yer alıyormuş. Filmin çekildiği yerlerin gezilmesi için özel turlar düzenleniyormuş. Christ Church kampüsünün ana giriş kapısı Tom Kulesi’nin bulunduğu yer. 




Kampüste yer alan diğer yapılar ise Christ Church Library ve Christ Church Picture Gallery’dir.

Giriş kapısından girip avluya şöyle bir baktım.

Yoldan aşağı doğu yürüyerek yapıyı tamamen görebileceğim bir alana çıktım.

Katedral buradan çok güzel gözüküyordu. Bu yol çalışanların ve öğrencilerin kullandığı bir yol olsa gerek. Christ Church’ün bahçesi de çok güzel düzenlenmiş ve rengarenkti.

Bu güzel yapı da Museum of Oxford ve konserlerin verildiği Town Hall binası.

Vakit epeyce ilerlemişti ve High Street üzerinden geri dönmeye başladım. Bu sırada tam çekememişim ama İç Çekiş Köprüsü’nün yanından geçtim.

Bridge of Sighs – İç Çekiş Köprüsü

Çoğunlukla “İç Çekiş Köprüsü” olarak adlandırılan Hertford Köprüsü, Oxford’daki New College Lane yolu üzerinde Hertford Koleji’nin iki bölümünü birbirine bağlayan bir köprü. Köprünün “İç Çekiş Köprüsü” olarak adlandırılmasının nedeni öğrencilerin sınavlarına yetişmeye çalışırken üzerinde iç çekmeleriymiş! Şehrin simgesi sayılan bu köprü 1914 yılında inşa edilmiş.

Venedik’te bulunan Bridge of Sighs’in bir kopyası olduğu söylenmekle birlikte aslında yine aynı şehirdeki Rialto Köprüsüne daha çok benzediği tespit edilmiş.

Oxford şehri aslında bir tam günde ve yürüyerek dolaşılabilecek bir şehir. Ben tüm gün ayıramadığımdan gezemediğim yerler kaldı. Onlardan da kısaca bahsederek Oxford’a gideceklere rehber olmak isterim.

National History Museum – Tabiat Tarihi Müzesi: Girişin ücretsiz olduğu Tabiat Tarihi Müzesi’nde Üniversitenin zoolojik, entomolojik ve jeolojik örnekleri sergileniyormuş.

Pitt Rivers Müzesi: 1884 yılında kurulan ve 500.000’den fazla öğeyi barındıran Üniversitenin arkeolojik ve antropolojik koleksiyonlarının sergilendiği bir Müze.

Christ Church Resim Galerisi: General John Guise’nin bağışladığı 200’den fazla eski ve ünlü ressamın resim koleksiyonuna sahiptir.

Üniversite ayrıca, Oxford University Press Müzesi’nde bir arşive sahiptir. Oxford’daki diğer müzeler ve galeriler arasında Modern Art Oxford, Oxford Müzesi ve The Story Müzesi sayılabilir.

Kitapseverlerin Oxford’da çok sevecekleri bir yer ise Blackwell’s Books olarak adlandırılan bir kitapevidir. 

Gezilebilecek diğer önemli bir yer de Botanik Bahçeleridir.

Oxford’da yapılabilecek en ilginç ve eğlenceli aktivite  “punting” olarak adlandırılmaktadır. Magdalen Köprüsü’nde Punt denilen bu tekneleri kiralayabiliyormuşsunuz.

Son olarak da Oxford’a yakın olan Village Outlet Alışveriş Merkezi gezilebilir.

Son Söz

Oxford’u bir günde tam anlamı ile gezdim demek bu şehre haksızlık olur. Sanki bir film setine geldim veya bir masal diyarına ışınlandım. Ya da Ortaçağ’ın gizemli havasını sokaklarda doyasıya soludum. Hogwards adı verilen Great Hall yani Büyük Salonu göremesem de Harry Potter filmlerini izleyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır. Tadı damağımda kalan bu tarihi üniversite şehrine tekrar gidip görmediğim, gezemediğim yerleri de ziyaret etmek isterim.

Yorumlarınızı Buraya Yazabilirsiniz