Oslo Gezi Rehberi – Kuzeyin Asil ve Sakin Başkenti

Neye Niyet Neye Kısmet!

Geçen yıl Eylül ayında uçak biletlerini incelerken, uzun zamandır gitmeyi istediğim Moskova uçak biletinin beyaz geceleri de yaşayabileceğimiz Haziran ayı için uygun olduğunu gördüm. Fazla düşünmeden bir grup arkadaş bilet aldık.  Kasım ayının sonunda Rusya ile ilişkiler gerginleşip uçuşlar iptal edilmez mi! Gitmemize daha aylar vardı ve acaba ilişkilerimiz düzelir mi diye beklemeye başladık. Ancak okuduğumuz ve duyduğumuz her haber bizi ümitsizliğe doğru itti. En sonunda Pegasus Hava Yollarıyla bağlantı kurarak biletlerimizi cezasız değiştirme hakkını elde ettik.

Bu sefer nereye gideceğimiz sorun oldu. Nasıl olduysa Oslo ve Kopenhag seçenek olarak uygun uçak bileti fiyatları ile karşımıza çıktı  ve enine boyuna düşünmeden Oslo biletlerimizi aldık Norveç ile ilgili yazılar okumaya başladık ve Norveç’in  dünyanın en pahalı ülkelerinden biri olduğunu gördük. Tabi artık çok geçti ve biletlerimizi almıştık. Bütçemizi çok sarsmayacak şekilde Norveç gezi planımızı oluşturdum ve öncelikle booking.com sitesinden konaklama yapacağımız otellerin rezervasyonunu yaptım.
 
Oslo’da üç gün kalmayı planladık  ve sonra trenle Myrdal’a geçmeye karar verdik. Oradan turistik bir tren olan Flamsbana trenine binecektik. Flam kasabasında da bir gece kalıp sonra feribotla Bergen’e gidecek  orada da iki gece kalıp sonra gece treniyle Oslo’ya dönecektik.

Bu plan çerçevesinde internetten satışlar açılır açılmaz bu biletleri aldık. Flamsbana treni için 340 ve diğer trenler için de 249’ar Norveç Kronu ödedik. Feribot da internetten  alındığı için indirimli olarak kişi başı 652 Norveç Kronu tuttu.

Yanımıza zeytin, peynir, salam, ton balığı, kavurma, kuru yemiş, lavaş gibi hemen bozulmayacak ne varsa aldık. Norveç’te bir bardak balık çorbasına yaklaşık 35 TL verince iyi ki de öyle yapmışız dedik. Gider gitmez harcama yapmamız gerekeceğinden  bir miktar Norveç Kronunu satın  aldık.
 
Norveç kuzey kutbuna yakın bir ülke olduğundan 365 günün neredeyse 300 gününün yağışlı ve soğuk geçtiğini okumuştuk. Günlük güneşlik bir ülkeden soğuk bir iklime seyahat edecektik. Bu yüzden kaz tüyü montlarımızı, şapka ve eldivenlerimizi bavulumuza yerleştirdik. Çok şanslıydık ki Oslo’ya gittiğimiz gün yağmur yağdı ve onun dışında gezmemizi engelleyen bir yağış olmadı. Üşüdük tabi ama bizim gittiğimiz hafta öncesinde kar yağdığını duyunca halimize şükrettik.

30 Nisan’da Esenboğa Havaalanından bindiğimiz uçağımız İstanbul aktarmalı öğleden sonra Oslo’ya ulaştı. Seyahat nedeniyle de yorgunluk hissettiğimiz için, bulduğumuz ilk trenle şehir merkezine gittik. Onbeş yirmi  dakika gibi süren bu kısa seyahat için 180 Norveç Kronu ödeyince hepimizin gözleri yuvalarından fırladı. Havalimanından şehir merkezine iki farklı tren gidiyor.. Birisi ekspres tren ve 20 dakikada kalkıyor, diğeri ise normal tren, ilki 180 diğeri 90 Kron tutuyor. Oslo’ya gidecek olanlara bunu hatırlatmak isterim. Neyse ki dönüşümüzde normal tren kullanarak maliyetimizi düşürmüş olduk.

Trenden Oslo Merkez İstasyonunda (Oslo Sentralstasjon) inerek oklarla işaret edilen otobüs duraklarının bulunduğu geniş alana yürüdük. Otelimize ulaşmak için şehir içi otobüs kullanacağımızdan gazete, dergi satılan bir kiosktan bilet almak istedik. Bilet almak isteğimizi İngilizce anlatmaya çalışırken satıcı kız bizimle Türkçe konuşmaya başlaması  bizim için güzel bir sürpriz oldu. Bir kullanımlık bilet için kişi başı 30 Kron ödeme yaptık. Yani bir otobüs bileti 10 TL’ye mal oluyor.

Dışarıda çok şiddetli bir yağmur vardı. Bir yanda elimizde bavulları ve bir yanda şemsiyeleri bir arada idare etmek kolay olmuyordu ama çok beklemeden otobüsümüze bindik. Otobüsten indiğimizde gideceğimiz yönü şaşırdık.  Yağmur nedeniyle arkadaşlarımı gereksiz yere yürütmemek için beklemelerini söyleyerek cadde ve sokak isimlerine bakmaya başladım. O sırada karşıdan gelen genç bir Norveçli delikanlıya elimdeki adres bilgisini göstererek yolu sordum. O yağmurda hiç erinmeden elindeki telefona otelin ismini girerek navigasyonu çalıştırdı. Otelin çok yakın olduğunu ve dümdüz yürüyerek bulabileceğimi söyledi. Sonra dayanamadı otele kadar bizimle geldi. Norveçlilerin bu yardım sever tutumu bütün seyahatimiz süresince devam etti. Yardımseverlik ve konukseverlik özelliği biz Türkler için de söylenir ama doğrusu böyle yağmurlu bir havada hiçbir vatandaşımızın durup yabancı birine yol tarifi yapacağını ve hatta geldiği yolu geri yürüyerek yolu bizzat göstereceğini sanmam. 

Sonunda otelimiz Cochs Pensjonat’ı bulduk. Oslo’ya gideceklere bu oteli şiddetle tavsiye ederim. Hem fiyatı makul hem de konumu mükemmel denecek bir yerdeydi. Üç gece için kişi başı yaklaşık 420 lira gibi bir tutar ödedik. Resepsiyonda bulunan güleryüzlü  iki Norveçli kız bizi çok güzel karşıladılar ve bir süre sonra odalarımıza yerleşmiştik.  Odalarda mutfak ve ortada bir masa da vardı. Aslında tencere, tabak gibi mutfak eşyalarını da resepsiyondan isteyince veriyorlarmış ama biz bunu ne yazık ki ayrılırken öğrendik. Neyse ki yanımızda bir miktar kağıt ve plastik tabak vardı. Aramızda anlaşarak bizim odamızda toplandık. Yanımızda götürdüğümüz ısıtıcılarla çay hazırlayarak çabuk bozulacak yiyecekleri tüketmeye başladık.

Yemek sonrası biraz çevremizi tanımak için  yürüyüş yapmaya karar verdik. Otelin önünden giden caddenin her iki tarafında da güzel mağazalar ve binalar vardı. 



Pazar olması nedeniyle hemen hemen her yer kapalıydı. Biraz yürüdükten sonra hem ısınmak hem de dinlenmek için Mc Donalds’a girdik.  Hepimiz 1000’lik Kronlarımızı da bozdurmak istiyorduk. Neredeyse 10 kişi teker teker 1000 Kron uzatarak sıcak çikolata istedi. Eminim ki siparişi ve ödemeyi alan görevli hayatı boyunca böyle bir durumla karşılaşmamıştır. 





 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Kahvaltı sonrası Vigeland Sculpture Parkına doğru yola çıktık.. Yaklaşık 15-20 dakika yürüdükten sonra cennet gibi bir parkın içine girdik.

 
Vigeland Parkı tek bir sanatçı tarafından yapılan dünyanın en büyük heykel parkıymış. 1869-1943 yılları arasında yaşamış olan Gustav Vigeland’ın hayatı boyunca yapmış olduğu 200’den fazla bronz ve granit insan heykeli ile 13 adet eskitme dökme demirden oluşan kapıların büyük kısmı bu parkta  850 metre uzunluğundaki bir aksiste 5 ayrı bölümde yerleştirilmiş. Bunlar Ana Kapı, çocukların oyun alanıyla köprü, şelale, Monolith Platosu ve yaşam döngüsü olarak sıralanmış. Vigeland aynı zamanda parkın dizaynını ve mimari yapısını da şekillendirmiş. Kendisinden sonra bu yapıya hiçbir ekleme veya çıkarma yapılmamasını vasiyet etmiş. Ne yazık ki parkın son halini göremeden yaşama veda etmiş ve yapımına 1939 yılında başlanan park son halini 1949 yılında almış.  “Çıplak Heykeller Parkı” olarak nitelendirebileceğimiz bu park Oslo’nun en çok ziyaret edilen, turistlerin ve yerli halkın akınına uğrayan bir parkmış. Yirmidört saat açık ve ücretsiz olduğunu da belirteyim. Yılda yaklaşık 1 milyon ziyaretçi gelmekteymiş. Binlerce insan geziyor burada ama bir tek çöp bile yok. Gerçekten çok temiz ve bakımlı bir park. Heykeller dışında 3 bin ağaç ile 150 değişik cinste 14 bin gül ağacından oluşan gül bahçesi bulunan  parkta ayrıca eski bir baraj gölü, çocuk parkı, olimpik yüzme havuzu, futbol stadyumu, cafe ve Vigeland Müzesi olarak bilinen Oslo Şehir Müzesi de bulunmaktaymış.

Parkta bulunan heykellerin en önemli özelliği, bir kaç istisna haricinde tamamının insan figürü olması ve bu insan figürlerinin tamamen çıplak olmalarıymış. Parkta bulunan insan heykelleri  doğum, çocukluk, gençlik, yetişkinlik, yaşlılık, ölüm gibi yaşam evreleri ile neşe, hüzün, özlem, kızgınlık, kıskançlık gibi duyguları da anlatıyormuş.

Peki kim bu Gustav Vigeland biraz da onu tanıyalım istiyorum. Gustav Vigeland, Norveç’in güneyinde yer alan Mandal adında küçük bir sahil kasabasında doğmuş. Eğitimi için Oslo’ya gönderilen Vigeland burada okuma yazma yanında ahşap oyma sanatını da öğrenmiş. Babasının erken ölümü üzerine geri dönerek Vigeland kentinde bir çiftlikte büyükbabasıyla yaşamaya başlamış. Uzun süre kaldığı bu kentin adını kendine soyadı olarak almış. Daha sonra 1888 yılında Oslo’ya dönen Vigeland heykeltraş olmaya karar vermiş ve burada o zamanın ustalarından olan Bryunjulf Bergslien’den dersler almış. İlk yapıtının ismi “Hagar ve İsmail” olan Vigeland, Kopenhag, Paris, Berlin ve Floransa’da bir süre bulunmuş ve bu dönemde kadın-erkek ilişkileri üzerinde çalışma fırsatı bulmuş. Oslo’ya dönmesinden sonra çeşitli çalışmalar sürdürmüş ve hatta Norveç’in bağımsızlığını kazandığı 1905 yılından sonra Henrik Ibsen ve Niels Henrik Abel gibi ülkenin önde gelen kişiliklerinin anısına heykel ve büstlerini hazırlaması istenmiş. 1921 yılında Oslo kent yönetiminin aldığı kararla evi yıktırılmış. Ancak uzun bir süre sonra çalışmalarını yapabilmesi için ona bir yer tahsis edilmiş ve en sonunda 1924 yılında Vigeland Nobels’deki atölyesine taşınmış ve böylece Frogner Park’da yaptığı eserleri sergileme olanağı bulmuş.  Burasının adı artık Vigeland Park olarak bilinmekteymiş.Vigeland’ın naaşı yakılmış ve külleri çan kulesinden saklanmaktaymış. Nobels’deki bu yapının adı daha sonra Vigeland Müzesi olarak değiştirilmiş.

Parkın içinde bir süre yürüdükten sonra heykellerin olduğu aksisin tam ortasına geldik. Önce Sütunu (Monolith) görmek istedik ve o tarafa yürüdük. Yürüyüş yolumuzda bir havuz vardı ve havuzun ortasında ve kenarlarında insan figürlerinden oluşan heykel grupları vardı.

 


Daha sonra Monolith Platosuna doğru yürümeye devam ettik. Platoya giriş sekiz döküm demir kapıdan yapılıyormuş ve bu kapılarda da insan figürleri var. Daha uzaktan sütunun güzelliği ve haşmeti görülebiliyor.


  

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Yekpare 14,12 metre uzunluğundaki granit sütun birbiri üzerine yığılmış 121 insan figürünün yaşam döngüsünü ifade ediyormuş. Sütun, Vigeland tarafından bulunan devasa granitin işlenerek bugünkü halini almasıyla sonuçlanmış. Sütun, merdivenle çıkılan bir alanın ortasında yer alıyordu. Merdivenlere çıkışta üçlü gruplar halinde 12 sıra dizilmiş ve hayatın çeşitli evrelerinde bulunan kadın erkek figürlerinden oluşan 36 heykel grubu sizi karşılıyor. 

 


Bu eserin tamamlanması tam 14 yıl sürmüş ve ancak Vigeland’ın ölümünden kısa bir süre önce tamamlanabilmiş.  Hayranlıkla bakmaktan kendimizi alamıyoruz.




 




Köprü’nün her iki yanı da heykellerle doluydu. Burası 100 metre uzunluğundaymış ve gerçek boyutlarında tek ya da ikili insan heykellerinin olduğu 58 parçadan oluşmaktaymış. Vigeland bu kısmı 1926-1933 yılları arasında tamamlamış. 




    


 
Köprüdeki en önemli ve ilgi çeken eser “Kızgın Çocuk” olarak isimlendirilen heykelmiş. Bu Heykel Parkın en tanınan heykeli olduğundan politik bazı protestoların da adresi olmuş. Üzerine birkaç kere boya dökülerek kırmızı ve mor renge boyanmış. Bir seferinde sol eli altın rengine boyanmış ve bir diğerinde heykelin poposuna siyah bant yapıştırılmış. 


1992 yılında da çalınmış ve ancak iki hafta sonra bulunabilmiş. Bu yüzden 40 kilo ağırlığında olan bu heykel bir daha yerinden oynatılamaması için bulunduğu kaideye sağlam bir şekilde bağlanmış. Köprüyü yürüdükten sonra bitiminde aşağıya kıvrılan bir yol gördük, yolu yürüdüğümüzde ufak bir bahçe içinde bebek heykelleri gördük. Bu heykellerin tam ortasında ise yine meşhur bir heykel olan “Kafa Üstü Duran Bebek Heykeli” bulunmaktaydı. 





Bu heykel  parkın ikinci ünlü heykeliymiş. Ayrıca bebek heykellerinin güzelliğinin yanı sıra burada harika bir göl manzarası da vardı. Ördekler, kuşlar, suyun, yeşilin güzelliği adeta mest olmuştuk.


 



Dört  saat yakın süren  park gezimizden sonra otele dönerek hem ihtiyaç molası vermek hem de gitmeyi düşündüğümüz müzelerle ilgili resepsiyondan bilgi almak istedik. 


Şansızlığımız o gün 1 Mayıs resmi tatildi ve sonraki gün müzelerin çoğunun kapalı olduğu Pazartesi olacaktı. Resepsiyondaki güzel kız bize yardımcı oldu ve müzelerin web sayfalarına girerek Ulusal Müzenin 1 Mayıs’da kapalı olduğunu ancak Pazartesi açık olduğunu söyledi. Sanırım kendisi de anlamadı çünkü bunun yanlış olduğunu yaşayarak öğrendik. Gitmek istediğimiz Viking Müzesi ise o gün açıktı ve yol tarifi alarak vakit kaybetmeden gitmek istedik. Çünkü bu Müze bir ada üzerinde bulunuyordu ve teknelerle gidilmesi gerekiyordu.


Bir kullanımlık biletlerimizi 7 Eleven marketinden aldık ve otobüse binip limana geldik. Limanda bir süre adaya gidecek teknelerin yerini aradık.  Çok beklemeden tekneye bindik. Müze adası diye tabir edilen Bygdøy bölgesine Nobel Barış Merkezinin önünden kalkan teknelerle      gidip geliniyor.


 
Bu tekneler iki ayrı yerde duruyor. Biz Viking Müzesinin bulunduğu durakta indik. Ancak Müze o kadar yakın da değildi. Bir süre yürümek zorunda kaldık.  Viking Müzesinde grup indirimi aldık ve kişi başı 100 Kron ödeyerek içeri girdik. 


Müzede çok fazla bir şey yoktu. 9.yüzyıldan kalma dünyanın en iyi korunmuş Viking gemi kalıntıları, Viking dönemine ait çadırlar, mezarlar, ahşap oyma işleri, kızaklar, bir at arabası, giysiler, kullandıkları eşyalar falan vardı. Arkadaşlar müzenin içinde geçirdikleri vakitten çok müze satış reyonunda vakit geçirmeyi tercih ettiler.



Buradan tekneye dönerken Norveç Halk Müzesi (Norwegian Folk Museum) tabelası görmüştük. Gelmişken orayı da görmek istedik. Bilet almak için ofise girdiğimizde Müzenin sergi kısmının akşam olması nedeniyle kapandığını ancak bahçe kısmını gezebileceğimizi söylediler. 



Önce bahçeyi gezip de ne olacak diye düşünürken geniş bir alanda ev, okul, kilise, tiyatro sahnesi gibi yapılar bahçedeydi. Norveç tarihinden kopup gelmiş yaşam alanları karşımıza çıkmaz mı!  Burası Viking Müzesinden daha çok hoşumuza gitti. Ahşap yapıların pencerelerinden içerideki ev ve okul yaşamına dair izleri de görebildik. Bükreş’te de böyle bir açık hava müzesi gezmiştim. Tabi biz gittiğimizde saat geç olduğundan muhtemelen gün içerisinde daha canlı olacaktır.


 
Norveç Halk Müzesi’nde 155 adet birbirinden farklı geleneksel ev ve 13. yüzyılda ahşaptan inşa edilen Stave Kilisesi bulunmaktaymış. 

 


Müzenin açık olduğu saatlerde müze çalışanları bu evlerin içerisinde o dönemin yaşamını yansıtıyorlarmış. Bir restoranda dans eden çift ve müzisyen, bakkal, hamur açan kadın, çiftçi, örgü ören bir kadın gibi çok çeşitli yaşam kompozisyonu sergileniyormuş. Çok geniş bir alana yayılan bir müze olduğundan en az yarım gününüzü ayırmanız gerekebilir.


 
 


 

 

 

 

 

Vaktimiz kısıtlı olduğundan bir saat içerisinde gezimizi tamamladık ve geldiğimiz yoldan dönerek gelen ilk tekneye bindik. Limanda indiğimizde Nobel Barış Merkezini  (Nobel Peace Center) gördük. Belki gezebiliriz diye düşündük ama yine 1 Mayıs resmi tatiline denk geldiği için içeriyi göremedik. Biz de dışarıdan fotoğraflamakla yetindik.
 
Norveç ve İsveç kraliyet ailesi üyelerinin katıldığı bir törenle 2005 yılında yaptırılan Nobel Barış Merkezi, Alfred Nobel hakkında ve geçmişten günümüze Nobel Barış Ödülü alanların bilgilerinin yer aldığı, geçici sergilerin ve konferansların da düzenlendiği bir kültür-sanat merkeziymiş. Nobel Barış Ödülü Norveç tarafından verilmekteyken diğer ödüller İsveç tarafından veriliyormuş. Nobel Barış Ödül töreni ise 1990 yılından bu yana Oslo City Hall (Oslo Belediye Binası)’de yapılmaktaymış. Bina 1950 yılında hizmete girmiş ve 1900-1950 yılları arasındaki Norveç tarihi, kültürü ve çalışma hayatını ele alan motiflerle dekore edilmiş.

Bir tarafta deniz diğer tarafta restoranların ve cafelerin sıralandığı güzel bir yoldan yürümeye başladık. Limanda denizin etkisiyle hava soğumuştu ve iyice sarınıp sarmalanmıştık. Buna rağmen yol üzerinde gördüğümüz Hennig Olsen’in meşhur bir dondurmacı olduğunu öğrenince o soğukta dondurma yemekten kendimizi alamadık. Hepimiz istediğimiz çeşitleri söyleyip iki top dondurmasını aldı. Şenay ve Oya dondurmalarını orijinal bir sosa batırdıklarını ve soğan tadı aldıklarını söyleyince ne olduğunu anlamak için dondurmacıya yöneldim. Ön tarafta bir kasede kıtırlaşmış ve sarartılmış minik taneler vardı. Ne olduğunu anlamak için bakmaya çalışırken dondurmacı gülerek onun soğan olduğunu ve hotdog için kullanıldığını söyledi. Bizim arkadaşlarımız dondurmacılarımızda olan fındık gibi bir şey sanıp dondurmalarını soğana bulamışlar. Buna epeyce gülüp eğlendik. Tadının çok güzel olduğunda ısrar ettiler ama bize pek inandırıcı gelmedi.
 
Sabah yine toplanma odasında kahvaltımızı yaptık. Harita çalışmama göre otelimiz Kraliyet Sarayına (Royal Palace) çok yakın bir konumdaydı. Yürüyerek ve hiçbir güvenlik kontrolüyle karşılaşmadan parkın içine girdik .Neoklasik tarzdaki Saray 1848 yılında tamamlanmış, Norveç’in en önemli tarihi yapıları arasında sayılıyormuş. Norveç kraliyet ailesinin yaşadığı 173 odalı sarayın önünde Norveç-İsveç kralı Karl Johan’ın bir heykeli yer almaktaydı. Yaz aylarında sarayın belirli bölümlerini rehberle birlikte gezilebilyormuş. Her 20 dakikada bir Norveççe ve İngilizce yapılan rehberli geziler bir saat sürüyormuş. En dikkat çekici olan ise geleneksel giysili askerler oldu. Bunlar her gün 13.30’da nöbet değişimi yapıyorlarmış ve çok renkli oluyormuş. Biz tabi bu saati bekleyemezdik. Askerle, Sarayla ve Heykelle bilumum fotoğraflar çektirip yolumuza devam ettik.

Sırada  Ulusal Tiyatro Binası (National Theater) vardı. Bahçesinde pek çok güzel heykel bulunuyordu. Norveç’in drama tarihinde çok önemli bir yere sahip olan bu Tiyatro 1899 yılında Norveç’in ünlü oyun yazarı Henrik Ibsen’in bir oyunuyla açılmış. Mimarisi Barok tarzda yapılmış bu Binanın etkileyici bir görünümü vardı. Dünyada sergilenen pek çok ünlü eserin ilk kez burada seyirci karşısına  çıktığı da söylenmektedir.

 
 
 
Yolun karşısında güzel bir bina vardı. Bunun Oslo Üniversitesinin bir fakültesi olduğunu öğrendik. Bu arada Kraliyet Sarayının önünden başlayan geniş bulvar Karl Johans Gate olarak adlandırılmakta olup Oslo’nun en canlı ve alışverişin en yoğun yaşandığı bir caddeymiş. Burada ünlü markaların mağazalarını görmeniz mümkün oluyor.

Üniversitenin yanındaki sokağa girerek Ulusal Müzeye (National Gallery) ulaşmaya çalıştık. Kapıdaki açılış saatlerine baktığımızda 10’da açıldığını gördük. Açılış saatine kadar biraz dinlenmek ve bir kahve içmek için sokağın başındaki cafeye oturduk. Kahvelerinin çok güzel olduğunu duymuştuk ama biz burada içtiğimiz kahveyi hiç beğenmedik.

Sonra saat geldiğinde Müze önünde hiçbir hareket göremeyince biraz işkillendik. Gidip açılış günlerini doğru düzgün okuyunca Pazartesi günleri kapalı olduğunu öğrendik. Ne yazık ki otel resepsiyonundaki kız bize doğru bilgi vermemişti. Müzeyi görememize biraz hayıflandık ama bu yine de neşemizi bozmadı. Her zamanki ritüelimizi yaparak Müze önünde sıralandık ve fotoğrafımızı da çektirdik.

Ulusal Müze Norveçli ve Avrupalı birçok sanatçının sanat eserine ev sahipliği yapmaktaymış. Pazar günleri ise ücretsiz ziyaret edilebilmekteymiş. Ulusal Galeri’nin en değerli eseri ise Norveçli ressam Edvard Munch’un Dünyaca ünlü “Çığlık” (Scream) tablosuymuş. Çığlık,  Mona Lisa tablosundan sonra tanınan en meşhur tabloymuş. Çığlık resminin ön planında acı çeker gibi görünen bir figür, arka planında ise Ekeberg tepesinden Oslofjord’un görünümü yer alıyormuş. Oslofjord göğü ise kan kırmızısı rengindeymiş. Edvard Munch tarafından çizilmiş 4 adet versiyon bulunmaktaymış. 1994 ve 2004 yıllarında çalınan tablo sonra bulunmuş. 2012 yılında ise 119.9 milyon dolar gibi rekor bir fiyata satılmış.

Buradan yola devam ettik ve bir süre sonra Parlamento Binasının önüne geldik. 


 
Bina öyle güvenlik çemberine falan alınmış değil. Gayet rahat bir şekilde çevresinde gezebileceğiniz bir binaydı. Hatta rehber eşliğinde gezilebiliyormuş. Biz içeri girmeden yola devam ettik. Biraz daha ilerleyince Oslo Katedralini (Oslo Cathedral) gördük. İçeri girmek istedik ama içeride ayin yapıldığından gezemeyeceğimizi sonra gelmemizi söylediler. Arkadaşlar Türkçe konuşan bir Ermeni görevliyle konuşurken biz birkaç kişi içeri girerek Katedralin hem içini hem de ayini görme fırsatı bulduk.

Buradan limana doğru  yürürken değişik mimarili bir çarşı gördük. 


 
Haritaya bakarak arkadaşları Norveç Ulusal Opera ve Bale Binasına yönlendirdim.  Oslo Opera Binası kutupları ilham alarak inşa edilmiş.  Çatısına da yürüyerek çıkabiliyor ve Oslo’yu panoramik olarak seyredebiliyorsunuz. Üçgen yapısı ve beyaz cephesiyle sudan çıkıyormuş görüntüsü verilmiş. 


 
Binanın içi ise meşe kullanılarak yapılmış ve giriş holü bir at nalı şeklinde dizayn edilmiş. 



Buradan da çatıya kadar çıkıp Oslo manzarasını seyrettik ve hem ihtiyaç molası hem de dinlenmek amaçlı içerisini de görmüş olduk.


 
Bundan sonra arkadaşlarımın isteği doğrultusunda Grönland’a doğru yürümeye devam ettik. Ancak belki bizim gittiğimiz sokaklar öyleydi bilemiyorum bu bölge bize çok döküntü ve düşük gelirli halkın  yaşadığı bir yer gibi geldi. Orta doğulu ve Afrikalıların çoğunlukta olduğu ve mağazaların, marketlerin daha  salaş olduğu bir bölgeydi. Herkes bir araca binip bir an önce buradan gitmek için sızlanmaya başladı. Ekip başı olarak onların sızlanmalarına kulaklarımı tıkayarak hedefime doğru onları yürümeye zorladım. Hedef Munch Müzesini (Munch Museet)  idi.. 
  
En nihayet Müzeyi bulduk ve  10 kişi olduğumuz için yine grup indirimli biletlerimizi aldık. Ancak içeri çanta almadıkları için ben fotoğraf makinesini de almayacaklarını düşünerek bütün eşyalarımı oturan arkadaşlara bıraktım. Sonra deli gibi pişman oldum. Keşke o tabloları fotoğraflayabilseydim. Müzede Edvard Munch’un eserleriyle birlikte Mayıs sonuna kadar 1989 yılında ölen kışkırtıcı fotografları ile ünlü fotografçı  Mapplethorpe   eserleri de sergileniyordu.

 
Müze çıkışında tekrar yürümeye başladık. Şimdiki hedefimiz rengarenk sokakları olan Grünnerlokka’ydı. Önce bir sokağın üzerinde devasa bir avize gördük.

Devam edince rengarenk boyanmış sokağı bulduk.

 
 





Fotoğraf çektirirken birkaç Norveçli sporcu genç grubun parçasıymış gibi bizim fotoğraf karemize girdiler. Biz de bu espriye karşılık onların fotoğraflarına dahil olduk. 
 
 
 
 
 
 
 
Bu sokağı da gördükten sonra yürüyerek merkeze yani  Karl Johans Gate bulvarına geldik. Bugünkü  planımıza göre akşam yemeğimizi dışarda yiyecektik. Önce bulduğumuz bir hediyelik eşya mağazasına girerek altını üstüne getirdik. Mağaza sahipleri bizimle yakından ilgilenince yemek yiyebileceğimiz bir yer ismi istedik. Tavsiye edilen  restoranda Oslo’da son akşam yemegğmizde lezzetli balıklar yedik.


 
 
 
 
 
 
Gezgin Gülten İŞÇİMEN’in diğer gezi yazıları için  http://gezininadresi.blogspot.com.tr
adresini ziyaret edebilirsiniz.


 

Yorumlarınızı Buraya Yazabilirsiniz