İsrail Gezi Rehberi – Ortak Yaşamın Öteki Adı

Başın secdede kaldığı kısa zaman dilimindeki o sessizlikte kulağınıza bir yerlerden “Amen” sesleri ve kiliselerden yükselen değişik tonlarda çan sesleri geliyorsa… Eliniz kutsal bilinen bir taş duvarın üstündeyken hemen tepede bir yerden etkileyici bir ezan sesi yükseliyorsa… Bir süre sonra aynı el Hazreti İsa’nın mezar taşının üstündeyken farklı ama aynı güzellikte bir ezan sesi daha duyuluyorsa, belli ki dünyanın çok özel bir yerindesiniz.

Kudüs’tesiniz.

Dünyada üç semavi dinden birinin kutsal saydığı bir yapının veya ibadet yerinin diğer ikisi için de kutsal kabul edildiğini görebileceğiniz tek yer Kudüs olmalı. Böyle olunca, topu topu birkaç kilometrekarelik bir alanda ardı ardına şaşkınlıklar yaşamanız da normal oluyor. İnsan Kudüs’ün Eski Şehir olarak adlandırılan tarihi bölgesinde bir tam gün geçirince, labirent gibi sokaklarda yönünü kaybedince karşılaştığı her dini yapıyı benzer ve normal karşılamaya başlıyor. Oysa Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan bu surlarla çevrili ufacık bölgede neredeyse iç içe geçmiş iki yüzden fazla kutsal ve/veya tarihi yapı mevcut. Dünyanın bir çok köklü şehrinde buradakilerin onda biri kadar bu nitelikte mekan varsa o şehrin ne kadar derin bir tarihi olduğundan bahsedilir. Bu açıdan bakınca demek ki Kudüs bir şehirden çok daha fazlası…

Değerlendirmeyi böyle yapınca bu tespitimi belirginleştirmem şart oluyor: Dünyadaki şehirlerin çoğuna ilk gidişte şehir sizi çelişkili duygulara sürüklemez. “Burası ne berbat bir yer böyle” veya “olamaz böyle bir görkem, böyle bir güzellik” gibi uç yorumlar yapmaz, uç duygulara sürüklenmezsiniz. Benim bu gibi değerlendirmeleri yaptığım yerler çoğunlukla metropol şehirleri olmuştur. Kudüs ise bir metropol değil, coğrafi açıdan güzel bir yere kurulmuş bir şehir hiç değil, hatta çorak tepeler ve vadilerin arasında olduğu için yürüyerek düz ayak ulaşımın bile pek mümkün olmadığı bir şehir. Orada sadece turist olarak bulunan birini etkileyecek neleri var derseniz, birbirinden şık insanlar, son derece entelektüel bir ortam, çok özel bir mutfak ya da çok etkileyici tarihi veya modern yapıları var bile diyemem. Bunları bekleyen birinin Kudüs’te hayal kırıklığına uğraması kaçınılmaz. Örneğin, Müslümanlar için en kutsal mekanlardan biri olan Kudüs’teki Mescid-i Aksa, Anadolu’nun Divriği Ulu Camii, Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet gibi şaheserleri ile, veya Cordoba’daki Mezquita( Kurtuba Camii) ile karşılaştırıldığında, mimari açıdan, bence, daha mutevazı.  Şehrin, örneğin, İstanbul gibi, Roma, Londra, Paris, Moskova gibi tipik bir imparatorluk başkenti olduğunu da söylemek mümkün değil, aksine yüzyıllarca değişik devletlerin veya kavimlerin egemenliğine boyun eğmek zorunda kalmış, yani, mağrur değil, mahzun bir şehir. Nedeni de bence çok açık, tarih boyunca genelde acıların ve sıkıntıların şehri olmuş. Yine de öyle bir yer ki Kudüs, bu mahzunluğuna rağmen, tarihte defalarca yıkılıp yakılmasına rağmen, kendini her seferinde daha farklı ve güçlü olarak yenilemiş. Orada bilindik doğal ve mimari güzellikleri görme derdine düşmüyorsunuz ama garip ve yoğun bir şekilde “buraya bir daha gelmeliyim” duygusunu hissediyorsunuz.

Nedir, o zaman, bu şehri bu kadar farklı kılan, insana bu duyguyu hissettiren? Bence bunun tek cevabı var: Yerin ruhu. Herkese hitap eden, o köklü geçmişinden gelen ruhu. Ben bu duyguyu, bu kadar yoğun olarak hayatımda sadece bir yerde, Gelibolu Yarımadasında hissetmiştim. Elbette bu benzetmeyi Gelibolu Yarımadası ile Kudüs’ü dünya tarihindeki konumları açısından karşılaştırarak yapmıyorum. Tamamen öznel bir duygu yoğunluğunu vurgulamak için yaptım bu yorumu. Kudüs şehir olarak insana ruhunun bir yerlere yüceldiği duygusunu veriyor. Şehrin kendi ruhu bu denli kuvvetli olunca bunun orayı ziyaret edenlere bulaşmaması imkansız.

Peki, bu ruh, o şehirde yaşayan insanlara da aynı şekilde geçiyor, onlara da aynı duyguları veriyor mu? Eminim veriyordur, iki günlük kısa bir ziyaretteki gözlemim bu. Buna bağlı olarak bir diğer gözlemim de şu: Şehrin insanları bu ruh sayesinde derin çelişkilere, düşmanlıklara, mantıklı ya da mantıksız gerekçelerle bin yıllardır çekilen acılara rağmen bir arada yaşama iradesini gösterebiliyorlar. Kudüs’ün çimentosu tam da şehrin bu kendine özgü olan ruhu. Keskin dini inanış, sosyal, ekonomik ve siyasal farklılıklara bakılırsa mantıken bu insanların bir arada yaşayamaması beklenir; oysa zıt kutuplar Kudüs’te birbirlerini tam olarak çekmeseler de bir arada var olabiliyorlar.

Kudüs’e Eski Şehrin tam karşısındaki Zeytin Dağı’ndan bakınca tablo tam anlamıyla bu ruha uygun. Zeytin Dağı ile Eski Kudüs’ü ayıran Hebron Vadisi’nin her tarafı üç dine ait ibadet yerleri, mezarlar, semboller ve bakımlı veya harabe yapılar ile kaplı. Aslında kendi gözüyle görmeyip resimden bakan birine gayet kasvet verici gelebilir bu görüntü. Ama Kudüs bu! Orada, sizi saran o farklı ruh hali bütün kasveti ortadan kaldırıyor, insanlık tarihinin en önemli yerlerinden birinde hayatı daha fazla kutsamanızı sağlıyor.

Türk edebiyatında bu şehri en ayrıntılı ve özenli anlatan yapıtın Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı adlı kitabı olduğunu düşünüyorum. Atay bu yapıtında, Kudüs’ün Osmanlı İmparatorluğu’nun elinden çıkmasının hemen öncesinde yedek subay olarak yaşadıklarını canlı bir dille aktarır. Kitabın yeniden yayınlanmasından önce, 1956 yılında, şehri tekrar ziyaret eder ve eklediği ön yazıda şöyle der: … Bir Türk Kudüs’ü yoktu. Bir Arap Kudüs’ü var mıydı? Hayır. Ne Katolik, ne Ortodoks, ne de Yahudi Kudüs’ü! Kudüs Haçlı alemli, Davud mühürlü sancaklar altında göze görünmez orduların sessizce alıp verdikleri yer.  Bu defa o şehrin bu yakasında Süleyman’ın olduğu kadar Yahudi olan Kudüs’ü görüyorum.  Atay’ın sözleri bu özel şehrin dini ve milliyeti ne olursa olsun tarihin her döneminde tüm kavimlere ait olduğunu vurgulamak için.

Durum böyle olunca Kudüs üzerine söylenmiş pek çok özlem ve övgü yüklü deyişe rastlamak da normal oluyor. Sözgelimi araştırmacı gazeteciler Larry Collins ve Dominique Lapierre’in İsrail’in kuruluşunu ayrıntılı bir şekilde anlattıkları Ey Kudüs üç kutsal kitaptan şu alıntılar ile başlar: … Bu yabancı diyarda Rabbin şarkısını nasıl söyleyelim? Seni unutursam, ey Yeruşalim (Kudüs), sağ elim tutmaz olsun. Seni anmazsam, seni her sevincimden üstün tutmazsam dilim damağıma yapışsın. (Tevrat, Mezmur 137, Babil ırmaklarının sürgündeki İsrailoğulları için şarkısı). … Ey Yeruşalim! Peygamberleri öldüren ve kendisine gönderilenleri taşlayan Yeruşalim! Tavuk, civcivlerini kanatları altına nasıl toplarsa, ben de senin çocuklarını kaç kere öyle toplamak istedim, ve sen istemedin… (İncil, Bap 23:37, Hazreti İsa Zeytin Dağı’ndan Kudüs’ü seyrederken; ve Bap şöyle devam eder: İşte, buralar ıssız kalacak, çünkü sana diyorum ki; Rabbin ismiyle gelen mübarek olsun, diyinceye kadar artık beni görmeyeceksin). … Ey Kudüs! Allah’ın seçtiği toprak ve onun kullarının vatanı! Senin duvarlarından dünya, dünya oldu. Ey Kudüs! Sana doğru inen çiğ taneleri bütün hastalıklara şifa getiriyor. Çünkü geldiği yer, Cennetin bahçeleri… (Hz. Muhammed. Hadis, Kütübüs-Sitte)

Örnekleri çoğaltmak çok kolay, çünkü Kudüs din ve kültür literatüründe aradığınızda en kolay bulabileceğiniz şehirlerin başında geliyor. Yukarıdaki satırları seçme nedenim Kudüs’ün dini, ırkı, kavmi ne olursa olsun herkesin, peygamberlerin bile, hayalinde, ruhunda, özünde hep var olduğunu, hep özlem yarattığını, kimseye de tek başına ait olmadığını, çünkü herkese ait olduğunu göstermek. Onun bu eşsiz ve birleştirici özelliğini, doğal “UNESCO Dünya Mirası” kimliğini ortaya koymak.

İlginçtir, bu kimliği Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinde görmeyi bekliyordum ama en yeni bölgesinde görmeyi, açıkçası, beklemiyordum. 1965’de yapımına başlanan ve aşama aşama tamamlanarak en son 2010’da sanatçı Anish Kapoor’un karakteristik bir yapıtı ile bugünkü ününe ulaşan İsrail Müzesi sadece Kudüs’ün değil, bugünkü İsrail topraklarının insanlık tarihindeki birleştirici kimliğini ortaya koyma teması üzerine kurulu. M. Ö. 7000 yıllarından bugüne o topraklardan ve komşu medeniyetlerden son derece özgün örnekler inanılmaz bir uyum ve görkem ile sunulmuş. Bilinen türden klasik bir müze değil bu. Kapalı alanlarında sadece geçmişin değil, bugünün İsrail’ini oluşturan her bir din ve kültürden çok renkli örnekler, sanat eserleri var. Açık alanlarında, yani bahçesinde de hem peyzajın güzelliği, hem de tarihi ve sanatsal objeler ziyaretçileri etkiliyor. Özellikle Kral Süleyman’ın yaptırdığı İkinci Tapınak dönemindeki Kudüs’ün maketi ve bembeyaz bir çeşmenin altında sergilenen Tevrat’ın orijinal taş yazmalarının sunumu birer şaheser, görmeyene anlatmak gerçekten çok zor.

Bu muhteşem müzeden çıkmak üzereyken atıştıran yağmurun ardından görünen gökkuşağı içimizdeki coşkunun dışa vurumu gibiydi, gözümüze Kudüs’ün tacı gibi göründü. Hem de gidip öyle bir yerde taç gibi durdu ki! Barışa karar verecek yerlerin başında gelen Knesset (İsrail Parlamentosu) üzerinde asılı kaldı dakikalarca. Adettendir, gökkuşağı görünce dilek dilenir. Ben de tek bir dilekte bulundum: Bu olağanüstü şehrin hep adı gibi kalmasını, yani hep Barış Yeri olmasını…

********

Çok temiz ve bakımlı, kilometrelerce uzayan doğal kumsalda masmavi bir denize karşı kendinizi güneşin güzel ışınlarına bırakmışsanız… Bu plajın tüm şehrin atardamarı olduğunu, evlerin, işyerlerinin, restoranların, kafelerin, irili ufaklı otellerin ve kibar insanların bu kumsalın güzelliğini tamamlayan harika birer dekor olduğunu düşünüyorsanız… Hayatın doğal akışının deniz kıyısındaki bu cennet ortamına bağlı olduğu muhteşem bir şehirde yaşamanın ne kadar özel bir duygu olduğunu içinizden geçirirken birden tepenizde helikopter veya keşif uçağının, karşınızdaki denizde kıyıya paralel hızla ilerleyen bir hücumbotun sesi ile ürpererek yerinizden kalkıyorsanız, yine belli ki dünyanın çok özel bir yerindesiniz.

Tel Aviv’desiniz…

O güzelim sahil şeridi, insanların yaşam tarzı, turist olarak gelenlerin rahat görünümleri, düz ayak coğrafya, şehrin adının etimolojik ve tarihi kökenleri, hangi ölçütü alırsanız alın Tel Aviv ile Kudüs gece ile gündüz kadar birbirinden ayrı şehirlerdir. Aralarındaki mesafe rahat bir sürüşle bile bir saati geçmeyen bu iki özel şehrin neden bu kadar farklı olduğuna ilişkin birçok tez ileri sürülebilir, ama benim tezim basit: Çünkü iki şehir de İsrail’de… İsrail bu kadar küçük bir coğrafyada bu kadar farklılık ve çeşitliliği barındıran bir ülke olunca en büyük iki şehrinin de bu denli farklı olmasına ben hiç şaşırmadım.

İsimlerinin kökeni üzerinden gidersek bile farklı şehirler olduğu anlaşılıyor. Arapça Kudüs veya İbranice Yeruşalim ismi, tahminen, şehrin tarihi kadar eski bir kökene dayanıyor. Şehrin kendi ismine kavuşması yaşadıklarına, üzerinden gelip geçen ya da kalıcı olan kavimlerin, medeniyetlerin bir bileşkesi olarak bin yıllara dayanıyor. Oysa Tel Aviv isminin kökeni ancak bir yüzyıl kadar, aslında kökeni bile demek yanlış, çünkü şehir ismini doğal bir süreçte almamış. Kısa bir internet araştırmasında görüyoruz ki İbranice “Bahar Tepesi” anlamına gelen bu isim 1910 yılında birçok seçenek arasından belirlenmiş. İsmin benimsenmesinde, elbette, tarihten gelen bir etki var ama sonuçta seçilmiş bir şehir adı bu, kendiliğinden oluşmuş değil…

Kudüs ve Tel Aviv’in tezatlığının daha küçük bir benzeri Tel Aviv ile bitişiğindeki Yafa için söylenebilir. Yafa tarihin çok eski dönemlerinden bu yana bilinen eski bir liman. Zamanında çok önemli bir liman imiş, altın devirleri bundan binlerce yıl öncesine kadar gider imiş, ama bu gün Tel Aviv’in güneyinde otantik bir mahalle gibi küçük kalmış. Ama Tel Aviv’den o kadar farklı ki, bir gece-gündüz benzetmesini bu iki yerleşim alanı için de yapmak mümkün. Tel Aviv ne kadar bugünün dünyasını yaşatıyorsa Yafa o kadar eskiyi anımsatıyor. Tel Aviv ne kadar gökdelenler, modern binalar, sinagoglar ve entellektüel bir birikimi yansıtıyorsa Yafa o kadar saat kulesinin en yüksek bina olarak yükseldiği, camilerin ve kiliselerin hakim olduğu, zengin bitpazarının en canlı alışveriş alanı olarak konumlandığı bir dünyayı yansıtıyor. Yafa adının tarihin en eski dönemlerinden beri bilinen bir şehir adı olduğunu da bu tezatlığa eklersek resim tamamlanıyor.

Tel Aviv’de sahilden biraz içerilere gidince şehrin dokusu değişmeye başlıyor. Şehrin hem otantik yapısı, hem de entellektüel birikimi ön plana çıkınca sadece harika bir sahilden ve otantik bir Yafa’dan oluşmadığını, binalarda, meydanlarda ve sanat galerilerinde başka güzelliklerin olduğunu görüyorsunuz. Bunları derinlemesine keşfetmek zaman alsa da değer, hepsi birbirinden özgün yapılar ve yapıtlar ile karşılaşıyor insan. Caddeler ve sokaklar Akdeniz mimarisine uyumlu, birbirlerini kese kese bir kaç ana meydana ulaşıyor. Meydanlar geniş, ferah, açık havada oturmaya uygun kafe ve pastanelerle çevrili. Bahçe içinde evler ve az katlı apartmanlar bize çok tanıdık geliyor, “bak aynı İzmir, aynı Antalya” yorumları yapılıyor doğal olarak. Biraz daha içerilerde Osmanlı döneminden kalma karakteristik tren istasyonu ile karşılaşıyor ve bu doku ile uyumlu mimarisine saygı duyuyorsunuz. Şehrin bu bölgelerindeki insan profili sahile göre daha “halk” görünümlü, yani Kudüs’e benzer bir nüfus görüyorsunuz. Kıyafet ve davranışlar bu toprakların doğal sahiplerinin profilini yansıtmaya başlıyor hemen.

Kıyafet demişken, bir giysiye değinmeden geçemeyeceğim. Klasik siyah takım elbise, beyaz gömlek, siyah şapkalı Yahudi kıyafeti veya kefiyyeli, şalvarlı Arap/Filistin kıyafeti değil bahsedeceğim şey, sarı renkli, kenarı mavi şeritli askılı bir tişörtten söz ediyorum. Gençler, hatta orta yaşlı insanların üstünde bu giysiyi çok sıklıkla görebilirsiniz, hatta sadece Tel Aviv’e özgü bir giysi olduğunu bile söylemek mümkün. Maccabi Basketbol takımının iç saha formasından bahsediyorum. Tel Aviv’in, hatta İsrail’in kültürel simgelerinden biri olduğunu rahatlıkla iddia edebileceğim bu köklü basketbol kulübü, şehrin simgelerinden biri durumunda. Avrupa basketbolunun en iyi kulüplerinden biri olan Maccabi, şehrin ve ülkenin giysi fenomeni haline gelecek kadar gurur kaynağı olmuş!

Ama şehirde ve ülkede yaşayanlar derken, kimlerin? Herkesin mi? Araplar ve Filistinliler için de bunu diyebilir miyiz? İstisnalar muhakkak vardır, ama benim konuştuğum insanlara bakarak söyleyecek olursam, bu pek mümkün değil. Onlar Maccabi adını taşıyan bir kulübün yaptıkları ile pek ilgili değiller. Avrupa’nın en büyük basketbol organizasyonunun kupasını tam beş kez kazanmış bir kulüp ülke nüfusunun önemli denebilecek bir kısmının ilgisini çekmiyor. Türkiye’deki gibi bir takım ayrımcılığı değil bu, kökeni çok daha derin. Din temeli üzerine oturmuş ve bin yılların çelişki ve çekişmelerini barındırıyor. Ülkede bu ayarda bir Arap veya Filistin kökenli kulüp olsaydı, bu sefer de Yahudi çoğunluk, muhtemelen, buna kayıtsız kalacaktı. Sporun doğasında olan insanlar, dinler, uluslar ve ülkeler arasında sihirli bir bütünlük ve yakınlaşma sağlama özelliği İsrail için pek geçerli değil galiba. Bunları yazarken bir yandan da şunu düşünüyorum: İsrail kurulduğundan beri önemli denecek bir spor organizasyonunu toprakları üzerinde düzenleyememiş, en sevilen ve başarılı oldukları dal olan basketbolda bile sadece gençler seviyesinde milli organizasyonlar yapılmış. Söz gelimi bir Avrupa Basketbol Şampiyonası düzenleniyor olsa, ülke insanları için nasıl da özel ve kaynaştırıcı bir etkinlik olurdu? Ama bugüne kadar olamadı. Derin sorunlar ve güvenlik kaygısı olmasa belki olabilirdi. Tesis ve altyapı olarak en iyisini sunabilecek bir ülkenin henüz bunları gerçekleştirememesinin nedeni, bunu isteseler de olacağına inanmamaları. Üzücü olan da bu…

Peki, Maccabi gibi üst düzey bir kulüpte bir Arap veya Filistinlinin oynamasında, dinsel anlamda, bir sakınca olabilir mi? Akla böyle bir soru gelebilir mi? Gelirse, cevabı basit. Hayır! Örnek ise yine çok yakınımızdan, 2001-2003 yılları arasında milli basketbolcumuz Hüseyin Beşok bu kulüpte sorunsuz oynadı. Bir önyargı olsaydı oynaması mümkün olmazdı.

Spor veya başka paylaşımlar, bu güzelim topraklarda her şeye rağmen birlikte yaşayan bu insanların daha yakınlaşmasını, birbirini anlamasını sağlayacak insani değerleri sunmalı. Kimi ömürler böyle tükenir ama kuşaklar böyle tükenemez. Sağduyu, mantık ve hoşgörü bir şekilde bu toprakların kalıcı ve hakim insani değerleri olmalı diyorum…

**********

Bir yerden “Ben buralara mutlaka geri geleceğim” duygusu ile ayrılıyorsanız… Orada kendinizden birçok şey bulduğunuz halde bunu bir türlü tam olarak tanımlayamıyorsanız… Herkesin her yere özgürce girip çıkmasının mümkün olmadığı, hatta yasaklandığı, güle oynaya şakalaşan daha ergenlik çağında genç kızlarla erkeklerin kahverengi üniformalarla ve omuzlarında boyları kadar otomatik tüfeklerle ortada dolaşmasının normal karşılandığı bir yerse burası… Belli ki dünyanın çok özel bir yerindesiniz.

İsrail’desiniz.

One thought on “İsrail Gezi Rehberi – Ortak Yaşamın Öteki Adı

  • 11/06/2019 at 22:53
    Permalink

    Bu sene sonunda gitmeyi planladım. Epey açıklayıcı olmuş.

    Reply

Yorumlarınızı Buraya Yazabilirsiniz