Granada Gezi Rehberi – Zil, Şal ve Gül II

Granada, geçmişin muhteşem günlerini meraklı turistlere hafif hafif fısıldayan şehir. Granada’yı ilk kez gençlik dönemlerinde duymuştum; 70’lerin sonunda bir dönem fırtına gibi esen, iki İspanyol dilberden oluşan Baccara grubu, bir yandan kırık İngilizceleriyle ‘Yes sir, I can boogie’ diye içimizi hoplatırken bir yandan da o diyarların güzelliğini anlatan Granada isimli şarkıyı söylerlerdi. Sonradan sonraya El Hamra’nın dillere destan güzelliğini merak eder oldum. Yolum düştüğünde El Hamra’ya gittim, her defasında yeni baştan büyülendim. Ve bu Ortaçağ sarayını, diğer dönem saraylarıyla (Topkapı mesela) kıyaslamaya başladım. Ayrıca Granada’nın bambaşka bir önemi daha var benim için; özgürlük mücadelesi sırasında faşistler tarafından katledilen büyük şair Lorca’nın doğduğu yer… Ama bunlar sonraki konular. Önce Granada’ya gideceğiz. Yolda da bize ‘Granada’ eşlik edecek ama Baccara değil, Luciano Pavarotti’nin yorumuyla…

Genel Bilgi

Granada, Endülüs’ün güneyinde, Sierra Nevada dağlarının eteğinde kurulmuş bir şehir, 738 metre rakımı var, şehir içi coğrafyası bile engebeli… Şehir, Darro, Genil, Monachil, Beiro nehirleriyle çevrelendiği için yeşil, sulak, verimli bir arazi üzerinde. 237.500 kişilik nüfusuyla da İspanya’nın 13. kalabalık şehri. İspanyolca Granada, ‘nar’ demekmiş; nar hanedanlığın da sembolü olmuş ve bunu şehrin her yanında göreceksiniz.

Tarihi

Meraklısına; 

Bu bölüm Granada tarihi ilgisini çekenler için;

Granada tarihi ana hatlarıyla Endülüs ile aynı: Romalılar, Vizigotlar, Emeviler, Katolikler… Ama Granada’nın bir farkı, Emevilerin Endülüs’teki en son direnme noktaları olması; İsabel ve Ferdinand beraberliği, Emevileri en son Granada da yenerek İspanya’dan çıkarmış.

Granada’da ilk yerleşim MÖ 5500’lerde olmuş. İlk yerleşim izleri Bastutilere aitmiş, İber-Kelt yerleşimlerini Yunan kolonileri izlenmiş, daha sonra Roma İmparatorluğu ve Vizigotlar derken 711’de Mağribiler burayı fethetmişler. Mağribiler buraya Garnatah demişler. 11 yüzyılda Emeviler yıkılınca Berberi Zavi bin Ziri burada bağımsız bir krallık kurmuş ama bu dönem hakimiyet aslında Yahudilerdeymiş, hatta 1027’de başlayıp 1066’daki Granada kıyımıyla biten parlak bir Yahudi dönemi kültür ve ekonomik hayata damgasını vurmuş. Daha sonra 1099’da Arap Murabıtlar buraya hakim olmuş, ama mahalli emirlerin ve ağır vergilerin altında ezilen halk desteğini çekince Murabıtların sonu gelmiş, Kastilya Krallığı bir Haçlı ordusuyla buralarda esmiş kavurmuş ama Endülüs Müslümanlarının yardımına bu sefer de Muvahhidler yetişmiş ve 1166’dan itibaren bölgeye hakim olmuşlar. Bu dönemde şehir Darro Nehrinin iki yakasından yukarı doğru yayılmaya başlamış, bu da efsanevi El Hamra’ya giden ilk adımlar olmuş haliyle… 1228’de ise Muvahhidlerin prensi İdris el Mamun İbn al Ahmar Kuzey Afrika’da yönetimi devralmak için İberya’yı terkedince de İbn el Ahmar fırsatı değerlendirip başa geçmiş ve İberya’daki en uzun yaşayan İslam hanedanlığı olan Nasirilerin dönemi başlamış. 1236’da Reconquista hareketiyle Katoliklerin Endülüse hakim olmalarından sonra Katolik Krallarına bağımlı bir eyalet olarak süren Nasrid dönemi, Arapların, Berberilerin, Yahudilerin ve Hristiyanların bir arada yaşadığı parlak bir dönemmiş. Hatta dönemin önemli tarihçisi Battula, Granada’yı Castile Hanedanlığı ile zaman zaman sorunlar yaşasa da, güçlü ve kendine yeterli bir krallık olarak tanımlayıp burası için Endülüs’ün gelin şehri demiş; damat tarafı hakkında ise bir bilgi verilmemiş.

Neyse 1492’de Müslüman ve Yahudilere kafayı takan Kastilya Kraliçesi I Isabel ile Aragon Kralı II Fernando, en sonunda Granada’ya sıkışıp kalan Nasirileri yenmiş ve Müslümanlara ve Yahudilere ya sev ya terket falan demişler. Kalanların akıbetini ise, bugün Endülüs’ün muhtelif yerlerindeki Engizisyon Müzelerinden tahmin edebiliyoruz. Bu dönemle ilgili olaylar biraz gerçek biraz kurgu, Amin Maalouf’un Afrikalı Leo’suna da konu olmuş, yüzyıllar sonra. Daha sonra Granada’nın tarihi de İspanya’nın tarihi ile birleşmiş ve bugüne gelmişler. Bundan sonrası, ilk iki yazımda yer aldığı için burada bahsetmiyorum artık. Endülüs; Zil Şal ve Gül ve Cordoba Gezi Rehberi; Zil, Şal ve Gül I

Ulaşım

Granada’ya en yakın havaalanı Federico Garcia Lorca Havaalanı ama buraya Türkiye’den uçuş yok. Granada’ya gitmek için en uygunu, İstanbul’dan Malaga’ya uçmak ve Malaga Havaalanı’ndan doğrudan Granada’ya giden otobüslere binmek… Malaga Havaalanı’ndan Granada’ya otobüsler; 08.30, 10.45, 11.00, 11.30, 13.30, 16.00, 17.00, 18.30, 19.30, 20.45 saatlerinde kalkıyor ve ücreti 11.57 Euro ile 13.86 Euro arasında değişiyor, yolculuk 2.15 saat sürüyor. Granada otobüs terminali (Estacion de autobuses), Granada’nın merkezinin biraz uzağında; taksiyle şehir merkezine 10 Euro civarında tutuyor, şehir merkezine otobüsle gitmek isterseniz, SN1 ve SN1 numaralı otobüslere binebilirsiniz… Granada’da otobüs biletleri her biniş için 1.20 Euro ama 7 biniş 5 Euro, 16 biniş 10 Euro, 33 biniş 20 Euro tutarındaki çoklu biletler de alabilirsiniz. Biletler otobüs içerisinden alınabiliyor. Granada’da bir de LAC denilen hızlı transit otobüsler var, biletleri duraklardaki makinelerden alınıyor.

Granada’yı önce video ile gezmek isterseniz.

Gezilecek Yerler

Granada, yürümekten gocunmuyorsanız, yürüyerek gezilecek bir şehir. Ama gezerken tepeler tırmanacaksınız, yokuşlar ineceksiniz. En iyisi şöyle diyelim; bu şehrin kalbi Plaza Isabel Catolica Meydanı, meydanda da zaten onca Müslüman ve Yahudinin canının müsebbibi Kraliçe Isabel’in en masum haliyle bir heykeli var, aslında taş surat, nemrut bir şeymiş, belli… Neyse, o Meydanda kesişen iki ana cadde, Gran Via de Colon ve Reyes Catolicos caddeleri üzerinde bulunan yerler haricindeki gezilecek noktalara ulaşım bilgileri vereyim. Siz ona göre ister yürüyün ister otobüse binin. Bir diğer seçenek de gezi otobüsleri; bir lunapark treni büyüklüğündeki vagonlardan oluşan bu tren, en dar sokaklara bile girebiliyor ve bir günü 8 Euro, iki günü 12 Euro…

Granada Alhamra, Albaicin-Sacromonte, Centro, Realejo, Beiro, Chana, Ronda, Genil, Zaidin bölgelerine ayrılmış durumda. Ben gezerken bazı bölgeleri birleştirdim. Örneğin Albaicin ve Sacromonte’yi birlikte ele aldım ya da Cartuja Manastırı gibi daha çok Beiro’ya yakın olan bir yeri Centro içindeki Gran Via de Colon içine dahil ettim. Bunun bir nedeni bu yerlerin ve bölgelerin birbirine çok yakın, iç içe olmasıyken bir nedeni de uzak yerlere nasıl ulaşacağınızı da anlattığım için fazla bölge isimleriyle zaten uzun yazıyı daha karmaşık hale sokmama isteğimdi.  Ama bir iki günlüğüne Granada’ya giden birini, daha çok Alhamra, Albaicin, Sacromonte, Centro, Realejo bölgeleri ilgilendirir, diğer yerler daha çok mesken ve iş alanları olduğu için ilgimiz dışında kalmakta.

Artık gezmeye başlayabiliriz. Kalkış noktamız Plaza Isabel Catolica Meydanı… Bu Meydanda yer alan heykel, Kraliçe I. Isabel’in Kristof Kolomb’a ‘Git dünyayı keşfet ama Hindistan’a gidiyorum deyip orada burada oyalanma’ diye icazet verdiği anın tasviri (bence tabii). Bu heykel, Mariano Benlliure tarafından 1892’de Roma’da yapılmış.

Isabel Catolica Meydanı’ndan başlayarak yola koyulalım; ilk olarak tabii ki, belki de tüm İspanya’nın en önemli tarihi merkezi olan El Hamra… Haydi yola koyulalım o zaman.

El Hamra (Al Hambra) – General Life

El Hamra, Granada’nın olmazsa olmazı… Zaten Granada’ya gelen turistlerin çoğu da El Hamra için geliyordur, eminim. Hangi beğeni sıfatını kullansanız taşıyacak, hakkını verecek bir yer. İslamın hem sanat hem bilim dünyasında parladığı dönemlerden geriye kalan belki de en nadide mimari eser burası.

El Hamra, gerçekten büyüleyici bir yer. Bu topraklarda yok olan bir uygarlığın müthiş görkemli bir vedası… Bu görkem sadece biz sıradan ölümlüleri değil, ölümsüz diyebileceğimiz sanatçıları da etkilemiş. Washington Irving El Hamra Masalı’nı burada yazmış. Onun yanında, Salman Rushdie’nin Mağriplinin Son İç Çekişi’nde, Amin Maalouf’un Afrikalı Leo’sunda, Philippa Gregory’nin Mahkum Prensesi’nde, Federico Garcia Lorca’nın Kızkurusu Dona Rosita’sında, Paulo Coelho’nun Simyacı’sında, Ali Smith’in Kazara’sında,  El Hamra kendini göstermiş. Müzik de  El Hamra’ya kayıtsız kalamamış; Francisco Tarrega’nın Rucuerdo de la Alhambra’sı gibi… Isaac Albeniz, Claude Debussy, Manuel de Falla, Julian Anderson’da bazı eserlerinde El Hamra’dan esinlenmiş. Ayrıca Joseph Nicolas Pancrace Royer’in Zaide isimli bale eseri de El Hamra’da geçmekteymiş. Marcel L’Herbier yapımı El Dorado, Justin Kurzel yapımı Assassin’s Creed gibi filmlerde de El Hamra önemli rol üstlenmiş.

Siz bu bölümü okurken El Hamra esintili Recuerdos de la Alhambra size eşlik etsin…

Romalılardan kalma surların üzerine MS 889’da yapılan küçük bir kale, 13 yüzyılda Nasrid Emiri Muhammed ben Al-Ahmar tarafından kale-saraya dönüştürülmüş. 1333’de ise Granada Sultanı I Yusuf tarafından bugünkü muhteşem saray yapılmış. 1492’deki Hristiyan Reconquista döneminde ise, burası Ferdinand ve Isabel’in hakimiyetine girmiş, hatta Christopher Columbus, keşiflerinin icazetini burada almış. Daha sonra kale içine V Carlos 1526’da döneminde Kutsal Roma İmparatorlarına yakışır bir saray yapılmasını istemiş; Rönesans etkisinde Mannerist tarzdaki bu saray aslında hiçbir zaman tamamlanamamış.

Kırmızı anlamına gelen El Hamra, bu ismi yapı özelliklerinden değil ilk banisi Muhammed ben Al-Ahmar’dan almış, ahmar ismi de sakallarının renginden dolayı Nasiri Emirine yakıştırılmış. Bu Saray, Granada’yı yönettiği dönemde halifeler I İsmail, I Yusuf, ve V Muhammed tarafından tamamlanmış. Aslında Nasirilerin artık çöküşünün başladığı dönemde bir güç gösterisi olarak, yeryüzündeki kendi cennetlerinin bir imgesi olarak yaptırılmış ama bugün hala İslam sanatının en nadide örneklerinden sayılmakta. Gerçi bir süre gözden uzak kalan, türlü kötü kullanımlara ve restorasyonlara uğrayan Saray, Napolyon sonrası tekrar gözlerin çevrildiği bir yer olmuş ve sonunda 1984’te Unesco Dünya Mirası Listesi’ne alınarak, herkesin hayranlığını kazanan bir turistik merkeze dönüşmüş.

El Hamra’nın en ilgi çeken bölümü Nasridi Sarayı; El Hamra deyince asıl burası akla geliyor. Diğer bölümler ise, Alcazaba, Generalife ve V Charles Sarayı…

Nasridi Sarayı, tam 1001 Gece Masallarından fırlamış bir yer… Birbirine geçmeli odaların açıldığı havuzlu avlular, taraçalar, oymalı kemerli kapılar, ahşap işlemeli tavanlar sizi masalsı bir dünyaya götürecek.

Ama burası aynı zamanda bir saltanatın çöküşüne tanıklık etmiş bir yer, onun acısı da var içinde… Gezi Patio de Machua’dan geçilip Patio del Mexuar’da başlıyor; burada idari yapılar ve bir mescid var, Façade Comares ise süslenen bu alan Sultanın tebasını dinlediği ve yöneticilerle toplandığı yermiş. 1365’de yapılan bu yer, karşılaşacağımız müthiş taş ve ahşap işçiliğinin habercisi gibi. Buradan Patio de los Arrayenes’e geçiliyor. Dikdörtgen bir avluda bir havuz ve havuz çevresinde de alana ismini veren mersin ağaçlarından oluşan bu yerin duvarlarında, Allah’a ve Emir’e övgüler yazılı, çevresindeki odalarda kadınlara ayrılmış alanlar bulunmakta ve kuzeyde de sonradan eklenen kule Torre Comares mevcut. Bu bölümün bir kısmı V Karl Sarayı yapılırken yıkılmış. Nasrid sarayındaki en büyük oda, Kraliyet Odası olarak da bilinen Salon de Embassador bölümü. 45 metrelik Comares Kulesinin bulunduğu yerdeki bu oda, her tarafı ince ince işlenmiş taş oymacılığı ile büyüleyici. 1334 ve 1354 arası yapılan ve Cennetin yedi katına atfedilen yapının tavanında ise Allahı öven yazılar yer almakta. Odanın  dışa bakan üç yüzeyinin her birinde üç pencere bulunmakta. Tavan mavi ve altın renkli süslemeler, duvarlar seramik ve taş işçiliği ile bezeli.

Nasrid Sarayı’nın en gözde noktası, Patio de los Leones… Nasrid mimarisinin seramik, taş ve ahşap işlemeciliğinin en müstesna örneklerinin sağanağı altında kalıyorsunuz, nereye bakacağınızı şaşırdığınız bir yer burası… Aslanlı Meydan denen bu alanın ortasında aslan heykellerinin sırtlandığı bir havuz bulunmakta. Havuz kenarındaki aslan heykeller, Casa de la  Moneda’dan getirilmiş ve havuzun kenarında İbn Zamrak’ın bir şiiri yer almakta. 124 beyaz mermerden sütunla çevrelenmiş bu alan, dört su kanalının cennetin dört nehrine ithaf edildiği, cennetin metaforik bir anlatımıyla özdeşleşiyormuş.





Nasridi  tarzda yaptırılan bu alan muhtelif odalara açılmakta… Bu odalardan bir tanesi ise Washington Irving Odası olarak biliniyor çünkü W.Irving, El Hamra Masallarını burada yazmış. Daha sonra bir geçitle, Albayzin ve Sacromento manzaralı verandaya geleceksiniz. Jardin de Lindaraja’dan geçince yol sizi sarayın banyosu Banos Reales ve iki kız kardeş diye bilinen Sala de Dos Hermanas’a götürecek; balpeteği desenli bir tavanı olan bu salon, Sultan ve ailesinin yaşadığı bir dizi odanın merkezini oluşturmaktaymış ve bu isim, sadece salonun döşemesindeki iki mermer sütundan dolayı verilmiş. Ama diğer taraftaki Sala de los Abencerrajes’in bir öyküsü var; adını Abdullah Muhammed’in rakibi olan aileden aldığı söylenen oda da, ziyafete katılan bu aile öldürülmüş. Tavanındaki geometrik desenler ise Pisagor teoreminden ilham almış. Aradaki muhteşem oda ise Sala de los Reyes; burası şölenlerde kullanılan bir salonmuş, deri üzerine yapılmış tavan resimleri özellikle dikkat çekici. Palacio del Partal ise, El Hamra’nın en eski sarayından geri kalan kemerli portiko ve bir kulenin bulunduğu alan ve Nasridi Sarayının da çıkışı.

Buradan ağaçlıklı yollardan, küçük bahçelerden geçilerek karşı tepede bulunan Generalife’a gidiliyor… Sultanların yaz bahçesi olan  Generalife, yüce cennet bahçesi anlamında kullanılmaktaymış. 1300’lerin başında III Muhammed tarafından yaptırılan bahçe, Endülüs’teki Mağribi tarzdaki en güzel bahçe. Burası zaman içinde değişime uğramış.  Şimdilerde ise, müzik ve dans festivallerine ev sahipliği yapıyormuş.  El Hamra’nın karşısındaki tepelik araziye kurulan bahçeye türlü çiçeklerle süslenmiş bahçeler arasından gidiliyor.

Sarayı çevreleyen surlar olan Alcazaba, dışarıdan bakıldığında Sarayın heybetini yansıtan yer ve şehrin harika manzaralarını buradan görebilirsiniz. Burası 13 yüzyıl başında yapılmış, Sarayın en eski bölümü. Eski sur etrafında, kaleyi koruyan askerlerin evleri ve hamamlarının kalıntıları hala görülebilmekte. Alcazaba surları arasında bulunan Torre de la Vela, Isabel ve Fernando’nun fetih bayraklarının ilk dalgalandığı surmuş.

El Hamra’nın bir önemli bölümü de Palacio de Carlos V/Charles V… Burası 16 yüzyılda yapılmış. Hanedanın yazlık sarayı olarak, Rönesans tarzında bir arena şeklinde yapılan iki katlı bu binada, bugün Museo de la Alhambra ve Museo de Bellas Artes müzelerine bulunmakta.

El Hamra’ya Plaza Nueva’dan gelirseniz Cuesta de Gomerez ‘den geçip 15 yüzyıl yapımı Granada Kapısına ulaşacaksınız. Ormanlar, derecikler, heykeller arasından çıkacağınız bir yolun sağını takip ederseniz Torre Bermejas’a varacaksınız. Bu koca kare kuleler genelde kapalı oluyor ama buradan Granada’nın manzarası nefis. Eğer sol taraftan giderseniz Puerta de Justica’ya varacaksınız. Burası eski günlerde ana giriş olarak kullanılan Mağribi tarzında bir yapı.  Buranın biraz üstünde Alcazaba ve Palacio de Carlos V arasında Plaza de los Aljibes yer almakta, hemen yanında da 13 yüzyıl yapımı  Puerta del Vino bulunmakta. Daha içerde ise Iglesia de San Mary görülebilir. Daha arkada ise, pansiyonlara, otellere açılan Silla del Moro bulunmakta.

Buralar buram buram tarih kokan yerler; beki de aslanlı havuz başında I.Yusuf en sevdiği oğlu İsmail’i kucaklarken  diğer oğlu V Muhammed kıskançlıkla onları seyretmiştir, ya da şehrin yeni fatihleri buradan gururla geçip teraslardan zafer sarhoşluğu içinde şehir manzarasını seyretmişlerdir. Şimdi ise bir kadın havuz kenarında saçlarını bir yana savuruyor poz veriyor, bir bu yana savuruyor başka bir poz veriyor ve bizler de sabırla havuzun resmini çekmek için bu kadının pozlarının bitmesini bekliyoruz. Bu arada zaman akıp gidiyor; o geçen zaman çok önemli, nedenini biraz aşağıda açıklayacağım.

El Hamra’da V Carlos Sarayının, bugün iki müzeye ev sahipliği yaptığına değinmiştim. Museo de Bella Artes ve Museo de Alhambra…İlk katta El Hamra Müzesi bulunmakta; birbirine geçmeli yedi odada Mağribi sanatının ve gündelik eşyalarının nadide örneklerine ev sahipliği yapıyor. İkinci katta ise Güzel Sanatlar Müzesi var; 9 odada 15-20 yüzyıl arasındaki İspanyol ressam ve heykeltraşların eserleri sergilenmekte… Müze’den aklınızda kalacak en önemli isim Alonso Cano; bir çok mimari şahasere de imzasını atan bu ismin resim ve heykellerini de burada görme şansınız olacak. Müze, Rönesans ve Mannerizm, Granada Baroğu, 19 ve 20 yüzyıl ressamlarından oluşan bölümlere ayrılmış. Ama Müze’den çok şey beklemeyin, hele ki El Hamra’yı gezdikten sonra giderseniz pek bir şeye benzetemeyebilirsiniz. Burası pazartesi kapalı, salı 14.30-20.30, çarşamba-cumartesi 09.00-20.30, pazar 09.00-14.30 arası ziyaret edilebilir, giriş 1,50 Euro.

El Hamra’ya  Plaza de Isabel Catolica Meydanının ilerisindeki Cuesta Gomerez’i izleyerek çıkabileceğinizi belirtmiştim. Burası seramikçilerin, kafelerin, flemenko gösterilerinin şenlendirdiği kısa bir sokak, sonra hemen Granada Kapısından parka giriyorsunuz. Yol, çok güzel, surlar boyunca yeşillikler içinde kıvrıla büküle giden bir yol ama yorucu olabilir; ne de olsa El Hamra’da sizi zevkli ama uzun bir yol bekliyor. Onun için eğer yürümek istemezseniz, Plaza de Isabel Catolica’nın hemen yanındaki Pavaneras’tan kalkan C3 hatlı dolmuşa binebilirsiniz, kapı önünde kadar götürüyor.

Tabii asıl sorun El Hamra’ya bilet bulabilmekte…  Özellikle yaz sezonuysa, kapıdan bilet bulabilmek çok zor, özel turlara yüksek meblağlar ödemek zorunda kalabilirsiniz. Onun için en iyisi, seyahatiniz planlar planlamaz internetten biletinizi almanız; https://tickets.alhambra-patronato.es/en/  sitesinden bilet bulabilirsiniz. El Hamra ve Generalife’ı kapsayan genel bilet 14.85 Euro… Ama başka seçenekler de var: mesele Nasrid Sarayını gece gezmek 8.00 Euro, sadece Generalife ve Alcazaba’yı gezmek 7.00 Euro, Generalife’ı gece gezmek 5.00 Euro ve  El Hamra ve Rodriquez Acosta Vakfını birlikte gezmek 17.00 Euro gibi…

Biletinizdeki saat, Nasrid Sarayına giriş saati ve bu saatten daha önce gelip sıraya girmenizde fayda var ama bilette yazılı saatten önce içeri almadıkları için çok önce gelip beklemenin de alemi yok çünkü örneğin giriş saatiniz 14.00 ise ve sıraya girip kapıya 13.50’de varırsanız içeri almıyorlar. Size önerim erken gelip önce Alcazaba ve Carlos V Sarayını gezmeniz. El Hamra’ya giderken internetten aldığınız biletin çıktısını götürmeniz gerekir ve ne olur ne olmaz, bileti aldığınız kredi kartı da yanınız da olsun, bazen garantilemek için soruluyormuş. İnternetten bilet almadıysanız, El Hamra girişinden ya da Calle Reyes Catolicos üzerindeki Tienda de la Alhambra mağazasından şansınızı deneyebilirsiniz. Dahası, Endülüs’teki diğer şehirlerden de El Hamra’ya tur düzenleniyor; oralara gitmişken  bu kadar önemli bir yeri riske atmayın, önceden bilet alın. İnternette, bazen yerin olmadığı görünse de pes etmeyin, zaman zaman ek biletler konuyor.  Size bir tavsiye daha; akşam saatlerine bilet aldıysanız ayağınızı çabuk tutmanız da fayda var çünkü kapanış saatine kadar gezemezseniz kendinizi dışarda buluyorsunuz. Ben son gidişimde  aslanlı havuz ve avlunun resmini çekebilmek için saçlarını savura savura poz veren bir kadını beklediğim için Generalife’ı hakkıyla gezemedim. El Hamra 15 Mart-14 Ekim arası 08.30-20.00 arası, ayrıca salı-cumartesi 22.00-23.30 arası; 15 Ekim-14 Mart arası 08.30-18.00 arası, ayrıca cuma-cumartesi 20.00-21.30 arası açık.




Şehir Merkezi

El Hamra’dan dönüşte Calle Reyes Catolicos boyunca Isabel Catolica Heykeline doğru yürürseniz şehrin merkezine varırsınız, bu yürüyüş yaklaşık 5 dakika falan sürüyor.  Heykelin kesişme noktası olan Calle Reyes Catolicos ve Gran Via de Colon’u esas alarak bu bölgedeki önemli yerleri gezeceğiz şimdi. Eğer bu noktaya uzak bir yerde konaklıyorsanız, LAC, C1, C2, SN1 ve SN4 hatlı otobüslerle gelebilirsiniz.

Catedral Santa Maria de la Encarnacion- Capilla Real

Granada’nın diğer bir görkemli yapısı da (tabii, açık ara geriden gelerek) Granada Katedrali (Catedral Santa Maria de la Ercarnacion).  Sırtınızı Isabel Catolica Heykeline döndüğünüzde, Gran Via de Colon üzerinde dümdüz yürüyerek 3 dakikalık mesafede olan bu Katedral, gezginler için önemli bir merkez. Katedral, şehrin ana camisinin üzerine 1523’de yapılmaya Enrique Egas tarafından  Gotik tarzda başlanmış, hemen sonra Diego de Siloam tarafından Rönesans havaya sokulmuş, yapımı sırasında farklı mimarlar  devam etmiş ve tamamlanması 1561’yi bulmuş. Dış cephesi gayet çarpıcı olan Katedral’in iç yapısı 1667’de ise Alonso Cano ve Gaspar de Pena tarafından tamamen değiştirilip Barok tarzda yeniden yapılmış. Ana girişteki üç kemerli kapının üstünde Katolik krallarının ile havarilerin heykelleri bulunuyor.

Metal, taş ve seramik süslemeleri ile göz dolduran şapellerden en önemlisi belki de Nuestra Senora de la Antigua Şapeli. Katedral iki kuleli olarak tasarlanmış ancak sadece biri, o da planlanandan daha kısa olarak yapılmış. Kubbenin altında yer alan 16 yüzyıl pencerelerinde  Juan del Campo’nun Pieta’sı görülebilir. Katedral yapımında görev alan Granadalı mimar Aonso Cano’nun mezarı da burada yer almakta. Katedral,  vitraylarla süslenmiş şapelleri ve Rönesanstan Baroğa uzanan mimarisiyle mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Katedral pazartesi-cumartesi 10.00-18.30, pazarları ve tatil günleri 15.00-18.00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor ve giriş 5 Euro.

Katedral, şehrin ana caddesi Gran Via de Colon üzerinde ama girişi arka tarafta Plaza de Pasiegas’ta.  Burası tarihi bir merkez. Katedralin hemen karşısında ise Universitad Literiria var. V Carlos tarafından 1526’da yaptırılan bu Üniversite bugünlerde Azize Teresa ile ilgili bir sergi yer almakta ama binanın kendisi belki daha ilgi çekici olabilir.

Katedralin hemen yanında bulunan ancak gösterişsiz bir girişi olan Iglesia del Sagrario ise, Katedralin gölgesinde kalmayacak derecede etkileyici. Haşmetli Yunan tarzı sütunların üstünde geniş kubbesiyle yükselen bu kilise 1704’te eski bir caminin yerine yapılmış. Kilise içindeki 15-16 yüzyıl tabloları, beyaz mermerden vaftiz yeri ve taş işçiliği ile ilginizi fazlasıyla hak ediyor.

Ama bu alanda diğer önemli yer ise, Capilla Real… Katedral’e bitişik olan ve 1505-1521 yılları arasında yapılan bu kilise,  başta Kraliçe  Isabel ve Kral Fernando’nun olmak üzere kraliyet mezarlarının olduğu bir yer. Enrique Egas tarafından Gotik tarzda yapılan bina tamamlanmadan kral ve kraliçe ölünce bir süre vücutları San Francisco Manastırında korunmuş. 1521’de Carlos V tarafından kral ile kraliçenin vücutları ebedi istirahatgahlarına taşınmış. Buraya 1518 yapımı ticari merkez olarak yapılan bir bölümden giriliyor. Burası Aziz Ildefonso Şapeli, Katedral Kapısı ve Kutsal Haç Şapelinin bulunduğu bölüme açılıyor. Bu bölümü kraliyet mezarlarından ayıran muhteşem parmaklıkları Bartolome de Jaen tasarlamış. 47 metre yükseklikteki Capilla Real, bir kapıyla Katedrale bağlanmakta. Vitray süslemeleri, Carrera mermerinden figürleri ile Alonso Cano’nun eserleri burada göze çarpan yerleri. Sunak ise ayrı bir ihtişam taşıyor. Botticeli, Memling, Perugino ve Van der Weyden’in resimleri de kaçırılmaması gereken eserlerden. Kilisede ayrıca aralarında Kral Fernando’nun kılıcı, Kraliçe Isabel’in tacının da bulunduğu kraliyet eşyalarının sergilendiği küçük bir müze bulunmakta. Resim çekmek yasak ama taş, ahşap, metal işçiliğin birbirini tamamladığı bu muhteşem yer zaten unutulacak gibi değil, ben yine de Isabel’in tacının resmini çekebildim.  Burası Pazartesi-Cumartesi 10.15-18.30 arası, Pazar 11.00-18.30 arası açık ve giriş 4 Euro.

Palacio de la Madraza

Gran Via de Colon üzerinde metal işlemeli bir kapıyla girilen Calla Oficios bizi Katedral’e ama daha önce, hemen karşısında da 1349’da I.Yusuf tarafından kurulan Medrese binasına götürür. Granada’nın ilk üniversitesi olan ve öğrencileri arasında felsefeciler, sanatçılar, yazarlar, doktorlar bulunan bu yapı Fernando II tarafından 1500’de belediye binasına dönüştürülmüş. 1722’de yapılan müdahalelerle Mağribi tarzından çıkarılıp barok havaya sokulan yapının en nadide yeri, Mağribi döneminden kalan mihrabı. Şimdilerde Granada Üniversitesi’nin parçası olan Medresenin ilk bölümü ücretsiz görülebilir ama diğer bölümleri gezmek için 2 Euro ödemeniz ve rehberli tura katılmanız gerek. Burası her gün 10.30-20.00 arası gezilebilir.

 Centro de Arte Jose Guerrero

Yine Calle Oficios üzerinde; Medrese’nin yanında, Katedralin karşısındaki bu yer, çağdaş sanat müzesi ve 10.30-14.00 ve 16.30-21.00 arası ziyaret edilebilir. Kendi kalıcı sergisinin yanında daha çok geçici sergilere ev sahipliği yapıyormuş. Ama ben gitmedim. Bile isteye, vaktim varken, zamanım bolken, yine de gitmedim. Çünkü burası aslında gezimin son demlerine denk geldi ve gezi boyunca en alakasız yerlerde; bir eski malikanede, bir manastırda, enstalasyon diye gözlerini belerte belerte bakan oyuncak bebekler, oradan buradan sarkıtılmış türlü öteberi görmekten başım döndü. Ben gitmedim ama burası gezi rotanızın üstünde, girişi ücretsiz, isterseniz buyrun…

Alcaiceria

Gezdik, dolaştık, daha da gezeceğiz ama buraya kadar gelmişken alışveriş de yapalım derseniz Alceiceria tam aradığınız yer; otantik bir ortamda baharatlar, kumaşlar, hediyelik eşyalar, elbiselerle dolu bu Pazar, biraz İstanbul’un Mısır Çarşısı kıvamında. Her ne kadar Mağribi pazarı olarak kurulsa da her yolun Roma’ya çıkması gibi, buranın isminin kökeninde de bir Roma olayı varmış; kelimenin Arapça aslı al Kayser-ia’dan geliyormuş ve 6 yüzyılda Romalıların Araplara ipek satma izni vermesi üzerine Kayser’e teşekkürlerimizle gibisinden bir anlam içeriyormuş. Ama Pazar haline dönüşmesi 15 yüzyılda olmuş; İpek Pazarı olarak kurulan ve Plaza Nueva’dan Plaza Bib-Rambla’ya uzanan alanda yer alan Pazar 19 yüzyıldaki yangından sonra  Calle Alcaiceria’ya, Calle Reyes Catolicos’dan başlayıp Kartedralin arkasına kadar süren alana sıkışmış. Ama bugün, hala renkli, hala ekzotik  ve canlı…

Corral de Carbon

Hazır merkezdeyken, yine bu civardaki Granada’daki Mağribi döneminden kalan tek han olan Corral de Carbon’a da uğramakta fayda var. Bu günlerde kültür merkezi olarak kullanılan bu yer, bir zamanlar tüccarların konakladığı, toptan satışların yürütüldüğü bir hanmış. 1336 yılında yapılan bu bina, Hristiyan dönemde önce Sancho de Arana’ya verilmiş, onun ölümünden sonra tiyatro, daha sonrada kömür borsası olarak kullanılmış. İki katlı olan binanın en büyük süksesi giriş kapısındaki Mağribi tarzdaki süslemeler. Ticaretten sanata uzanan renkli bir geçmişe sahip bu bina, şu haliyle geçmişinden pek bir sır vermiyor bize, içi gayet sıradan… Burası Plaza Isabel la Catolica’nın biraz ilerisinde, Calle Mariana Pineda’da, her gün saat 09.00-19.00 arası ziyaret edilebilir, giriş ücretsiz.

Sacromonte ve Albaicin

Bir ziyafet sofrasından bahsedeceksek Granada’da ana yemek elbette ki El Hamra ama Sacromonte ile Albaicin de, Granada’nın tadı tuzu, sofranın sürprizi… Plaza Nueva’dan yukarı, Darro Nehri boyunca Cuesta del Chapiz’e kadar yürüyüp oradan sola yukarı saptığınızda yol sizi Albaicin ve Sacromonte’ye götürecek. Dik bir yokuşla çıkılan bu yolun sağ tarafı Sacromonte, sol tarafı ise Albaicin.

Kutsal mağaralar olarak tanımlanan Santas Cuevas, Sacromonte’nin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Kutsal mağaralar da biraz masal biraz gerçek olaylara dayanıyor galiba; burada İmparator Neron zamanında yakılarak öldürülen Granada’nın ilk psikoposu Elvira’lı Caecilius ve 11 takipçisinin vücudundan kalanlar ile birlikte bulunan Los Plomos olarak tanınan kurşun levhalar buranın önemini artırmış. 1595’de bulunan ve latin ve arapça yazılmış 22 kurşun levhanın daha sonra sahte olduğu savunulmuş. Bu levhaların içeriği, Hristiyan olan Mağribilerin İslam ile Katolikliğin ortak yönleriyle  bulmaya yönelikmiş. Daha sonra 16 yüzyıl sonunda burada ilk mağara evler görünmeye başlamış ama bu tür yerleşim 19 yüzyıla kadar çok rağbet görmemiş.

Gittikçe burası çingenelerin yerleşim alanına dönmüş ve flamenkonun doğduğu yerlerden biri olarak kabul edilmiş. Günümüzde ise hafiften turistikleşmiş Flamenko gösterilerinin ana merkezi durumunda. Sacromonte, flamenkonun doğduğu yerler olarak kabul gören mağara evleriyle ünlü. Bunun dışında ise, Ermita del Santo Sepulcro Kilisesi ve Valparaiso Dağı tarafında Abadia del Sacromonte Manastırı, buranın görülmeye değer yerleri. Buralar biraz daha uzak ve özellikle Manastır ancak rehberli turlarla gezilebiliyor. 17 yüzyıl yapımı olan manastır civarındaki mağaralarda Aziz John’un haçı bulunmuş. Ben Sacromonte’deki kiliselere gitmedim ama zamanınız ve ilginize göre ziyaret etmek isterseniz pazartesi-cumartesi sabahları 10.00-13.00, pazar sabahı 11.00-13.00 arası ziyaret edilebilir. Öğleden sonraları ise pazartesi-pazar yazın 17.00-19.30, kışın 16.00-18.00 arasında gidilebilir. Giriş 4 Euro.

Sacromonte’ye Katedralin önünden geçen  C2 ile gelebilirsiniz. Mağara evlerde düzenlenen gösteriler yanında bu bölgenin bir önemli yeri de, bu mağara evlerin ve Flamenko kültürünün tanıtımına yönelik  Museo Cuevas de Sacromonte. Bu müze de dahil olmak üzere, gezi boyunca Flamenko kültürü ile ilgili gördüklerim, denediklerim başka bir yazının konusu olacak, onun için burada bu konuyu bitirip geziye devam ediyorum.  Ayrıca burada bir de pazartesi-perşembe günleri 10.00-13.00 arası gezilebilen Museo Mujer Gitana var ama ben hiç açıkken denk gelmedim.  Şimdi önce Albaicin’i gezelim, Plaza Nueva’dan başlayarak…

UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listeside bulunan Albaicin, birbirine bağlanan daracık yolları, beyaza boyalı evleriyle bir Arap mahallesi. Puerta Nueva’dan başlayıp Cuesta de la Alhacaba’ya kadar uzanıp Puerta de Elvira’yı içine alan bu bölgede, gezi planlarınıza dahil edeceğiniz bir çok yer var. Puerta Nueva’ya geldiğimizde dikkatimizi ilk olarak Real Chancilleria çekecek. Burası, 1530’da Katolik Hükümdarlarca yaptırılan Kraliyet Yüksek Mahkeme binası…Diego de Siloe tarafından yapılan bir binanın ön yüzü rönesans tarzında. Buradan Darro Nehri boyunca yürüyelim.

Biraz ilerleyince karşımıza Patio de los Perfumes müze/dükkanı çıkacak. 17 yüzyılda Markiz de Salar tarafından yaptırılan Rönesans malikanesi, bugün Parfüm Müzesi olarak hizmet veriyor. Parfüm hakkında bilgi alabileceğiniz, çeşitli kokuları  deneyebileceğiniz bu biraz da uyduruk müzenin en ilginç yanı evin kendisi. Ama daha böyle çok malikane göreceğiz.  Yine de görmek isterseniz 10.00-20.00 arası rehberli turlara katılabilirsiniz.

Bu noktada esas Darro Nehrinin kıyısındaki bir kiliseye dikkatinizi çekmek isterim. Bu küçük ama etkileyici kiliseye göz atın. Almanzora Camisi yerine 1501’de yapılan Iglesia de Santa Ana, girişindeki Azize Ana heykeli ve iki yanındaki Meryem heykelleriyle dikkati çekiyor. Kilise, korint tarzı sütunları, Rönesans tarzı kapısı ve Mağribi havasıyla ve içindeki şapelleriyle ilginizi hak ediyor. Yapımında Diego de Siloe’nin adı geçen tapınakda, Mariana Pieneda vaftiz edilmiş ve Granadali ressam Jose Riseno ile ilk siyahi şair Juan Latino’nun mezarları da burada. Giriş 2 Euro ama asıl önemli olan açık yakalamak. Arkasında da Turizm Danışma Ofisi var. Sıcak Granada günlerinde serin serin broşür bakmak için ideal bir yer.

Bu yol üzerinde, şehrin tarihine tanıklık etmiş bir çok yapıyı göreceğiz. Bunlardan biri de Palacio Mariana Pineda. Granada’da doğan ve 1831’de yine Granada’da ölen özgürlükçü kadın kahraman Mariana Pineda’nın evi  olan ve bugün bir butik otel olarak kullanılan yapı, aslında 1644’de yapılmış, tavanı, kuyusu, kileri o günlerden kalmaymış. Bu malikanin tadını çıkarmak isterseniz El Hamra manzaralı 5 odasından birinde kalabilirsiniz.

Aynı yol bizi daha sonra El Banuelo/ Banos Arabes’e getirecek. 11 yüzyılda yapılmış olan bu Hamam, Mağribi hamamlarına iyi bir örnek. Roma hamamları mantığıyla sıcak-ılık-soğuk odalardan oluşan bu Hamam, üstündeki ev sayesinde Hristiyan dönemini yıkılmadan atlatmış. Hristiyanlar Arap hamamlarını fuhuş merkezi olarak gördüklerinden yok etmişler ama geriye kalan bu Hamam, o dönemlerin havasını bugüne taşımakta; tabii artık o günlerde ne yaşandıysa yaşanmış, o kadarını göremiyoruz.

Eğer hamamlarda, geçmişin izlerini değil bugünün masajını tercih ederseniz Aljiba San Miguel, Arab Baths Elvira, Hammam Al Andulus, Royal Spa gibi yerlerde, masajlı masajsız hamam keyfini 23-50 Euro arası fiyata yaşayabilirsiniz. Hammam Al Andulus, hemen Neuve Plaza’nın oradaki Turizm Ofisinin yanında; yaz sıcağında içeriden perperişan pancar kırmızısı suratlarla çıkanları gördükçe burası gerçek bir hamam dedim.

El Banuelo 09.00-14.15 ve 17.00-20.15 saatleri arasında gezilebilir. Fiyatı 5 Euro ama bu fiyata Casa Horno de Oro ve Palacio Dar al-Harra’da dahil.

Casa Horno de Oro, Hamamın biraz yukarısında, aynı isimli ara sokakta. 15 yüzyıl sonlarında yapılan ve Hristiyan dönemde genişletilen yapı, geleneksel avlu etrafında 2 kattan oluşuyor, Mağribi tarzı kemerli geçişlerle birbirine bağlanan odalarda bugün resim ve fotoğraf sergileri düzenleniyor.

Palacio Dar al-Horra ise muamma. Neredeyse yarım gün aradım, onu ararken tüm Albaicin’i keşfettim, hatta Belçikalı ressam Max Moreau’nun gizli saklı evini dahi buldum ama burayı bulamadım. Haritadaki işaretlenen yerde Santa Isabel la Real Manastırı vardı. Neden sonra anladım ki, Sultan XI Muhammed’in eşi Ayşe için yapılan bu Nasridi dönem malikanesi, Santa Isabel la Real Manastırı’nın bir bölümü haline gelmiş ve Manastırın arka tarafına düşüyormuş. Neyse, ben burayı bulacağım diye baya bir zaman harcadım, hatta bir otele sordum, herkes aynı hatayı yapıyor diye beni bambaşka, alakasız yerlere gönderdiler, bir sürü zaman kaybı ve yorgunluk; bari siz yanmayın.

Darro Nehri’ne geri dönersek, burada bir başka (bence) turist tuzağı müze Museo Inquicision var. Ancak bir Engizisyon Müzesine Cordoba’da gitmiştim, Granada’da gitsem mi gitmesem mi diye düşünürken, burada akşamları Flamenko gösterisi düzenlendiğini öğrenince bir taşla iki kuş vurmaya karar verdim ama gösteri zamanını yanlış gördüğümden kuş falan kalmadı ortada. Neyse o konuya sonra değineceğim ama siz gitmek isterseniz giriş 6 Euro, pazartesi-pazar günleri 10.30-21.00 arasında açık.

Darro üzerinde bir köprü kalıntısı göreceksiniz: Puerta de los Tableros… Alcazaba ve El Hamra arasında su tedarik yapıları olarak 11 yüzyılda yapılmış çiftli kapıdan geriye kalanlar bunlar.

Burada ayrıca Casa de las Chirimias’a göz atabilirsiniz. 1609 yapımı bu yapı 25 m’ lik kare bir alana iki kat olarak yükselmekte; burası zamanında belediye meclisi müzik çalışmaları için tahsis ettiği bir yermiş. Nehir boyunca belki de en önemli yerlerden biri Casa de Castril ve oradaki Museo Arquelogico… 1539’da yüzyılda Rönesans tarzında Katolik Krallığının sekreterliğini yürüten Hernan de Zafra’nın torunu  tarafından yaptırılan bu malikane bugün Granada’nın Paleotikten Mağribi dönemine kadar, geçmişine ışık tutmakta. Granada, ilk insan yerleşimlerinin göründüğü alanlardan ama müze bu köklü geçmişi yansıtacak çapta bir yer değil. Bir Rönesans malikanesinde, El Hamra manzarası eşliğinde birkaç antik obje görmek ilginç olur derseniz 1,5 Euro ödeyerek gezebilirsiniz.

Darro boyunca bir önemli yer de Casa de los Pisas ve Museo San Juan de Dios… Bu Gotik tarzlı, Mağribi havalı malikane, Pisa ailesi tarafından 1492 civarında yaptırılmış, kraliyet ailesine önemli hizmetler veren bu aile San Juan de Dios’yu evlerinde ağırlamışlar. Granada’nın sevilen bir ikonu haline gelen San Juande Dios, 1550’de bu evde ölmüş. Asıl adı Juan Duarte olan ve Portekiz de doğan San Juan de Dios, 1536’da Granada’ya gelmiş; o zorlu zamanlarda Duarte kendini hasta ve yoksul insanlara adamış, zamanla şehrin azizleri arasında sayılmış.

O nedenle Granada’dayken kaldığı bu ev önemli.  19 yüzyılda bu ev, Hospitaller Tarikatı tarafından alınmış ve San Juan’a adanmış. Burası rehber eşliğinde geziliyor. Ben o turda burayı gezen tek kişiydim ve rehber San Juan’ın dua ederken öldüğü odayı, yatağı ve ölüm anını tasvir eden heykelini uzun uzun anlattı. Bir dönem malikanesini gezmek, San Juan’ın kaldığı oda penceresinden de görülebilen Neogotik şapeli görmek ilginç olabilir. Ayrıca Hospitallerin dünyanın dört bir tarafından gönderdiği, yerel malzemelerle yapılmış hediyeler de ilginizi çekebilir. Bugün hala Müzenin arka tarafında 85 yaşlıya bakılan bir huzur evi bulunmaktaymış. Gezmek isterseniz 10.00-14.00 arası 3 Euro karşılığında içiniz bayılana kadar San Juan hakkında bilgi alabilirsiniz…

Yolumuzun devam edersek Convento de Santa Catalina de Zafra’yı göreceksiniz. Bembeyaz boyalı bu Manastır, 1540’da Hernando de Zafra’nın dul eşi tarafından yaptırılmış. Alışverişten dönen rahibelerin girişleri sırasında görebildiklerimle sınırlı burası, almadılar tabii beni içeri… Ama Casa Zafra ziyarete açık ve 09.00-14.30 ve 17.00-20.30 arasında ücretsiz gezilebilir. Mağribi tarzındaki bu 14 yüzyıl malikanesi, bugün çağdaş sanat eserlerine ev sahipliği yapıyor. 

Mermer havuzu, serin avlusu yanında 16 yüzyılda eklenen ikinci katta, atık malzemelerden yapılan giysiler sergilenmekte; bir şeye benzemiyorlar haliyle.  Şöyle diyelim; Nişantaşı sosyetesinin sağı solu belli olmaz, giyer mi giyerler ama giyildiğini görmeden de bunların matah bir şey olduğuna inanmam…

Bu yol üzerinde değineceğimiz son yapı da Convento de San Bernardo. Bu Manastır’ın kuruluşu 1683’e kadar uzansa da binanın yapımı 19. yüzyılı bulmuş. Endülüs Baroğu ile klasik tarzın harmanlandığı Manastırda, tatlı ve şekerleme satışı da yapılıyormuş, tabii açık bulursanız.

Hemen aynı yol üzerindeki bir kilise de Iglesia de San Pedro y San Pablo; 1559-1594 yılları arasında Mağribi-Rönesans tarzda yapılan bu kilise, Granada’daki ilk haç şeklindeki kiliseymiş.

Albaicin bölgesindeki manastırları gezebilmek hüner istiyor. Hadi Convento de San Bernardo zaten turistik bir yer değil ama Monasterio de la Concepcion/Museo Conventual, turist broşürlerinde ziyaret saatleri belirtildiği halde bir türlü göremediğim yerlerden oldu. Darro’ya paralel ama daha içeride olan bu Manastıra, belirtilen saatlerde gittim, zilini çaldım, kapısını yumrukladım; nafile… Sonunda güleç yüzlü ama belli, beni başından atacak bir rahibe, İspanyolca bir şeyler dedi, bir yerleri işaret etti ama beni içeri almadı. Ama bahçesinden El Hamra’yı seyredebildim, girişinde dinlenebildim, bu da bir şey… Ama kuruluşu 1518’e giden ve içinde dönemin sanatçılarının değerli çalışmaları  bulunan Granada’nın bu  eski Manastırını görmeyi bir de siz deneyin derim. Ziyaret zamanı salı-pazar 10.45-13.00 arası, giriş 5 Euro. Gezemezseniz dert etmeyin; önümüzde gezeceğimiz iki önemli manastır var.

Carrera del Darro bitiminde Cuesta del Chapiz’e dönüyoruz. Köşede Palacio de los Cordova bulunmakta. Burası 1530 ve 1592 yıllarında inşa edilmiş dış cephesi Rönesans, iç avlusu Gotik tarzda  olup 1983’ten  bu yana Belediye arşivi olarak kullanılmaktaymış. Ayrıca bina tören ve kutlamalar için de rezerve edilebiliyor. Sadece bahçesi ziyarete açık, giriş ücretsiz 10.00-14.00 ve 18.00-20.00 saatleri arasında gezebilirsiniz.

Hemen üstünde de Casa del Chapiz yer almakta; burası Sacromonte’ye ayrılan yolun tam köşesinde bir malikane. Aslında burası iki evden oluşan bir kompleks, iki Arap ailesine aitmiş ama Hristiyan fethinden sonra Hristiyan olmuşlar ve Lorenzo el Chapiz y Hernan Lopez el Feri isimlerini almışlar. Bugün burası İslam çalışmaları için ayrılmış bir bina. Ama bahçesi  ziyarete açık; giriş 2.00 Euro, pazartesi-pazar 09.00-14.30 ve 17.00-20.30 arası El Hamra manzaralı bu bahçeyi dolaşabilirsiniz.

Yolun öbür tarafında da Carmen de la Victoria var; yine bir malikanenin bahçesi… Aslında burası 1945’ten beri Granada Universitesine ait bir yer ama bahçesi gezilebiliyor. Ama bu noktada bu ‘Carmen’ olayına değinmekte fayda var. Bu carmenlerin Bizet’nin operasına konu olan kader kurbanı, bizim fettan Carmen ile hiç ilgisi yok; bu carmen olayı, Mağribiler döneminden yadigar evlerin bahçesine verilen bir isim; teraçalandırılmış, mozaiklerle süslenmiş alanlarda dönemin zevkine göre peyzajı yapılmış bahçe… Kesilmiş, biçilmiş, şekil verilmiş ağaçlar, şanslıysanız bir de El Hamra manzarası girer kadraja, o kadar… Ancak Generalife gibi görkemli bir bahçesi olan bir şehirde, onun bahçesi, bunun avlusu diye dolanmanın bir anlamı da yok, çünkü iş hem zaman hem enerji, hem de bazen para kaybına varıyor. Türkiye’de peyzajı  yapılmış  eli yüzü düzgün parklarda bu carmenlerden alasını görebilirsiniz, bu nedenle carmenler yolunuzun üstünde denk gelirse göz atın ama özellikle bunları gezi programınıza almanıza gerek yok bence. Carmen de la Victoria, Casa del Chapiz ve Albicin sokaklarında göreceğiniz Casa Cypresses ve Belçikalı sanatçı Max Moreau’nun malikanesinin carmenleri de bunlara bir örnek…

Artık sola, Calle de Agustin’den içeri girip Albaicin’in derinliklerine doğru yol alacağız.  Bizi El Hamra’nın panoramik görüntüsüne mest olacağımız bir alana getirecek bu yol. Alanda müzisyenler, sokak sanatçıları eşliğinde manzaranın tadını doya doya çıkarın.

Ama bu alanda ayrıca görmeniz gereken bir kilise de var: Iglesia de San Nicolas… Bu gidişimde restorasyon geçirdiği için ziyarete kapalıydı ama daha önceki gezilerde görmüştüm.  1525’de eski bir caminin  üzerine  Mağribi ve Gotik tarzda yapılmış bu kilise 2 Euro karşılığında gezilebiliyor. Beyaz boyalı, alçak kuleli, kemerli iç yapısı ile gayet sade bir yer burası. Kilisenin çevresinde Convento Santo Tomas Villanueva ve Granada Camisi bulunmakta. Hristiyan fethinden sonra yasaklanan İslam, son dönemde tekrar şehrin yaşantısına girmiş görünüyor; 2003 yılında açılan bu cami de bunun bir işareti. Ziyarete açık olan Caminin bahçe manzarası müthiş. Bu arada Caminin büyük pencerelerinin esin kaynağı İstanbul’daki Sultanahmet Camisiymiş.

Bu alanın hemen arkasında ise Iglesia del Salvador bulunuyor. 9 yüzyılda yapılan Granada Ulu Camisi yerine 1674’te  Mannerist tarzda inşa edilmiş. Kilise Bocanegra’nın Son Akşam Yemeği resmi, Pedro Duque de Cornejo ile Senor de la Sangre’nin yontularını da içeren zengin sanat koleksiyonuna sahip. Buranin bir görmeye değer yanı da, avlusu… Giriş 1 Euro.

Plaza Nueva civarındaki bir kilise de, Iglesia de Corpus Christi… 16 yüzyılda Barok tarzda yapılan kilise, Granada kuşatması sırasında savaşan askerleri korumak için kurulan Corpus Christi Tarikatına aitmiş. Ben her gün defalarca önünden geçtiğim halde bu Kiliseyi açık görmedim.

Bir göremediğim yer de daha önceden bahsettiğim Monasterio Santa Isabel La Real… Burası 1501’de Kraliçe Isabel tarafından kurulmuş, tamamlanması 1525’i bulmuş. Ön yüzde kralların arması görülebilir, içini göremedim ama 16,17,18 yüzyıl sanat eserlerini barındırdığı belirtilmekte. Ben defalarca gittim, hiç açık görmedim ama rivayet odur ki, perşembe-cuma-cumartesi saat 11.00’de rehberli turlar düzenlenmekteymiş.

Buranın karşısında ise Iglesia San Miguel Bajo bulunmakta… Burası da eski bir caminin üzerine yapılmış, camiden geriye sadece sarnıç kalmış. 1528 yılında yapımına başlanan kilisede Gotik ve Rönesans etkiler görülmekte, kule ise Mağribi tarzdaymış.

Bu alanda bir önemli yapı da, Hospital de la Virgen del Pilar; 1630-1663 arası Rönesans tarzdaki bu hastane, şehir meclis üyesi Jose de la Calle tarafından saçkıran tedavisinin bulunmasına duyduğu şükranın ifadesi olarak yaptırılmış.

Albaicin’de ilginizi çekecek bir yer de Aljibe del Rey veya Museo del Agua… Mağribi dönemden kalan su sarnıcının görülebileceği bu yer ücretsiz ziyaret edilebilir, burası da Monasterio Santa Isabel La Real yanındaki geniş parkın arkasında.

Albaicin’de dikkati çeken diğer bir yapı Puerta Elvira ve çevresindeki Real Hospital. Puerta Elvira, Granada’nın geriye kalan şehir kapılarından. Abarqueros Sokağı ardında da şehir surları görülebilir. 11 yüzyıldan kalma Puerta Elvira eski Müslüman şehir duvarının ana parçalarından ve zamanında Granada’ya açılan bir kapı. Hemen yanında görkemli havuzuyla Elvira Parkı, önünde de bizi Cartuja Manastırı’na götürecek otobüse bineceğimiz durak var. Real Hospital, 1504’te Kraliçe Isabel ve Kral Fernando tarafından kurulmasına karar verilen ve 1511’de yapımına başlanan bir hastane, yıllar içinde amacı değişmiş, bir ara fakir ve muhtaçlara bakım ve sığınma yeri olarak kullanılmış, hatta adını sık sık duyduğumuz San Juan de Dios deli diye buraya hapsedilmiş. O dönemde biraz şehir dışında kalsa da, Hristiyan Hanedanı tarafından Granada’da kurulan ilk yapılardan olan bu hastane, zührevi ve akıl sağlığıyla ilgili hizmet vermiş. Şimdi ise üniversite bünyesinde ve niye şaşırayım ki, bazı bölümlerinde yerlere atılmış plastik insanlar şeklinde  akıllara ziyan enstalasyonlar bulunmakta. Hastane yakınında da Iglesia del Hospitalicos görülebilir. Buranın hemen arkasında da Fray Leopoldo adına bir vakıf ve modern bir kilise mevcut.

Pena la Plateria, Albaicin’de bulunan  Granada’nın en eski Flamenko klüblerinden; 1949’da kurulmuş ve her perşembe saat 22.00’de Flamenko gösterisi düzenlenmekte. Ayrıca ön tarafta iddialı bir de restoranı var.

Albaicin sokaklarında dikkate değer bir yapı da Casa de Porras… Arması başka aileye ait olsa da Rönesans ve Mağribi tarzlarının harmanlandığı bu 16.yüzyıl malikanesi belediye meclis üyesi Porras ailesine aitmiş. Şimdi ise Granada Üniversitesi’ne bağlı bir birim ve sadece girişi görebiliyorsunuz.

Albaicin sınırlarında kalsa da bir zamanlar şehrin tam bittiği yerde bulunan Iglesia de San Ildefenso, 1553-1559 arasında Rönesans-Mağribi tarzda yapılmış ve burası Endülüs gezisi boyunca bir çok eserini göreceğimiz çok yönlü sanatçı Alonso Cano’nun vaftiz edildiği yermiş.

Önünden geçeceğimiz bir başka malikane de, 16 yüzyılda Nasrid-Mağribi tarzda yapılan Casa Morisca el Corralon.

16 yüzyılın başlarında eski bir caminin yerine yapılan  Iglesia de San Juan de los Reyes, Müslümanlıktan Hristiyanlığa geçenlerin toplandığı ilk yerlerdenmiş, ayrıca Katolik Hükümdarların  ilk takdis yerlerinden biriymiş. Yan duvarı, ikinci bir kapı açmak için 19 yüzyılda yeniden yapılmış, minaresi ise Mağribi döneminden kalmaymış. Gotik ve Mağribi tarzlarının hakim olduğu bu kilise, benim için önünden defalarca geçilip gezilemeyen kiliselerden biri.

Bu Kilise’nin hemen yanında ise Casa de Agreda bulunmakta; 16 yüzyıl Manneriz havasını taşıyan bu malikane, dönemin yöneticilerinden Diego de Agreda’ya aitmiş. Ziyaret edilemiyor ama içi İspanyol Herraryen tarzında yapıldığı ve sunak taşında San Juan de Dios’nun dinlendiği belirtilmekte…

Albaicin sokaklarında  rastlayacağınız bir küçük kilise de İglesia de San Gregorio Betico. Psikopos Gregorio Betico önerisiyle 1593’de Barok-Rönesans tarzında yapılmış, 1652’de şapeli ve kulesi genişletilmiş. Kilise’den aşağı doğru yürürseniz de, Alcaiceria’nın devamı gibi duran Caldereria sokağına girip Gran Via de Colon’a ulaşacaksınız. Bu ara sokak çok keyifli bir yer; alış veriş yapabileceğiniz gibi soluklanabileceğiniz kafeler, pastaneler, barlar bulunmakta.

Albaicin sokaklarında dolanmaya devam ediyoruz… Şimdilerde Endülüs Müzik Dökümasyon Merkezi olarak kullanılan Palacio de los Carjaval, 16 yüzyılda Mannerizm tarzında yapılmış olup  şehrin valisi  ve Torrejon Kontu olan Francisco Carvajal y Manrique Salazar y Luna’ya aitmiş.

Ziyaret edemeyeceğiniz ama önünden geçerken göz atabileceğiniz bir yapı da Manistan/Casa de la Moneda… 1365’de Nazari Kralı V Muhammed tarafından hastane olarak yaptırılan bu iki katlı bina, Hristiyan dönemde darphane, rahiplerin yatakhanesi, hapishane gibi amaçlarla kullanılmış, 1843’ten sonra terk edilmiş. Yapının avlusundaki havuz başındaki aslanlar bugün El Hamra’da sergilenmekte.

Albicin sokaklarında rastlayacağınız ilginç bir yapı da, 11 yüzyılda Zirid Hanedanlığından kalma bir minare olan Alminar de la Mezquitade la Morabit /Alminar de San Jose… Bir Mağribi camisinden kalan bu minarenin alt kısmında Roma döneminden kalma temeller bulunmaktaymış, sonra Halifelik dönemi yapısı yükselmekteymiş, 1525’te de tuğlalı kısım eklenmiş. Minarenin bugün ait olduğu kilise  ise Iglesia de San Jose; bu Kilise 1517’de şehrin en eski camilerinden birinin üzerine yapılmış.

Albaicinde dolaşırken mutlaka uğramanız gereken bir yer de Plaza Larga… Granada, irili ufaklı bir çok meydandan oluşmakta, hayat bu meydanlarda akmakta. Ama burası, şehir merkezine mesafesi olsa da çok canlı, renkli, bir yanıyla turistik ama yerel halkın da yaşadığı, şenlikli, tipik bir yer… Meydanda kurulan pazar da cabası… Buraya yolunuzu düşürün, Calle Panaderos ve Calle del Agua arasında sokaklarda dolaşın, pazarına göz atın, pastacılarında pasta tadın ve meydandaki kafelerde yorgunluk atın; burası günün tadını çıkaracağınız, eğlenceli bir meydan…

Albaicin gezimizde uğrayacağımız son nokta ise Iglesia de San Cristobal… 16 yüzyılda eski bir caminin yerine yapılan bu kilise, Mağribi özelliklerini hala taşımakta; bunun yanında Gotik ve Rönesans tarzında hissedildiği bina, Albaicin’in en yüksek noktasında.  Kilisenin hemen karşısındaki seyir alanında, Sierra Neveda dağlarına yaslanmış El Hamra manzarasının tadını çıkarın. Biraz ilerde ise Katedral ve Gran Via’nın manzarası sizi etkileyecektir. Eğer bu manzaraya karşı Flamenko gösterisi izlemek isterseniz, Tablao Flamenco’da hemen yanıbaşınızda. Buraya yürüyerek gelmek zor olabilir, N8-N9-C2 dolmuşları ile gelebilirsiniz. Burası, iyi ki Granada’ya gelmişim diyeceğiniz yerlerden biri. Dinlendikten sonra şimdi merkeze dönüyoruz. Daha gezilecek yerler var.

Gran Via Colon ve Centro Bölgesi

Şimdi Plaza Isabel Catolica’dan başlayıp Gran Via de Colon ile San Jeronimo ile San Juan de Dios caddeleri arasında kalan yerlere göz atacağız. Plaza Isabel Catolica’dan bakınca, bu caddenin başında karşılıklı duran Art Nouveau tarzında muhteşem binalar, modern Granada hakkında bize ipuçları verecek. Ama hemen daha sonra yolun sağındaki girişten Calle Oficios ve Katedral ile şehrin Ortaçağ havasına geri döneceğiz. Buraları gezmiştik, şimdi cadde boyunca ilerleyelim. Burası şehrin gündelik yaşantısının sürdüğü bir yer ve şehrin banliyöleri ile bağlantıların sağlandığı ana cadde. Neo barok tarzda eklektik bir bina olan 1933 yapımı Banco de Espana binası da sağ tarafta gözünüze çarpacaktır. Şehrin yakın geçmişine ait bir bina da Iglesia del Sagrado Corazon; 20 yüzyıl başlarında şehrin yeniden düzenlenmesi sırasında yapılan bu Kilise, Mağribi tarzda tuğla döşeli ve sivri kemerli pencere ve kapılarıyla Gotik tarzı içermekteymiş.

Mağribi tarz ile Gotik üslubun bir bileşimi olarak yapılan kilisede, 1989’dan beri her kutsal Çarşamba günü Çingeneler Kardeşliği kutlamaları yapılmaktaymış.

Gran Via üzerinde göreceğiniz bir yapı da 1500-1540 yapımı olan Monasterio de Santa Paula; eski Arap evlerinin üzerine kurulan bu Manastır bugün lüks bir otel olarak kullanılmakta ama kilisesi hala mevcut, kiliseyi gezmek için San Paula Sokağından girmeniz gerekecek.

Benim bu cadde üzerinde size tavsiye edeceğim yer ise, Galeria de Arte Granada Capital… Granada’ya her gidişimde bu galeride gördüğüm Granada temalı resimlere hayran oldum, ilgilenirseniz sizde bir göz atın.

Bu yol üzerinde tavsiye edeceğim bir yer de  Mercado San Agustin; her yiyip hem alışveriş yapabileceğiniz büyük bir pazar burası. Akşam kapanıyor ama öğle yemekleriniz için ideal bir yer.

Gran Via de Colon’un paraleli diyebileceğimiz San Jeramino’da ilgimizi çekecek birkaç esere sahip. Katedral’den aşağı inerken önce Iglesia de los Santos Justo y Pastor karşımıza çıkacak. 1575’de barok tarzda yapılan Kilise, San Pablo Okuluna bağlıymış. Gösterişli girişi ve kubbesi ile haç şeklinde yapılmış bu Kilise 1799’da Santos Justo ve Pastor’a adanmış. Hemen buraya gelmeden de küçük bir şapel kalıntısı araya sıkıştığı için gözden kaçabilir.

Buranın hemen yanında koyu pembe boyalı bir yapı var; Palacio de los Beneroso 1533’de yapılıp daha sonra tadilat gören bu yapı Beneroso ailesine ait bir malikaneymiş, 1702’de San Bartolome ve Santiago okuluna devredilmiş, bugün halen öğrenci yurdu olarak kullanılmakta. Mağribi tarzı ahşap tavanı ve muhtelif azizlerin heykellerini barındırmakta… Her ne kadar cephesiyle ‘burası turistik bir yer, gez beni’ dese de ve ben bu söze aldanıp içeri girmeye çalıştım ama pek öğrenci havası yaratamadım sanırım, içeri alınmadım. Buranın karşısında ise Convento la Encarnacion bulunmakta, halen tadilatta. Daha sonra ise  Iglesia del Perpetuo Soccoro’ya ulaşacaksınız.

1686’da Barok tarzda yapılan Kilise, sonraki yıllarda elden geçirilmiş ve Neo Rönesanstan Güney Amerika Baroğuna kadar bir çok tarzın harmanlandığı yer olmuş.

Buranın çaprazında ise Hospital San Juan de Dios bulunmakta. 1553 yılında yapılan ve halen hastanenin idari binası olarak da kullanılan bu yapıya göz atın, seramikleri ve taç kapısı ilginç…

Ama esas ilginizi çekecek olan Hastanenin hemen yanındaki Basilica de San Juan de Dios. 1737’de yapımına başlanan bu Kilise, içiyle, dışıyla, oymalarıyla, işlemeleriyle tam bir Barok harikası. Bir avludan girilen bu iki kuleli kilisenin üst katından çıkılıp sunağın üstü de gezilebiliyor. Gümüş bir korunak içinde San Juan de Dios’un kemikleri saklanmakta. Kilisede yağlı boya resimler, freskolar, seramiklerle San Juan’ın hayatı anlatılmış. Kilisenin çatısı da beyaz ve yeşil seramiklerle kaplanmış. Latin hacı şeklinde yapılan bu kilise, Granada’da kiliseler uzmanı Jose de Bada y Navajas tarafından tasarlanmış.

Hemen bu civarda gezebileceğiniz bir manastır daha var: Monasterio de San Jeromino…Roma Katolik Kilisesi ve Aziz Jerome takipçilerinin  manastırı olarak kurulan bu yer, dünyada ilk kez Hazreti Meryem’in kutsal ruh tarafından hamile bırakıldığını kabul etmiş. Burası ilk olarak Kraliçe Isabel I ve  Kral II Fernando tarafından kurulmuş, 1504 ‘te bugünkü yerinin yapımına başlanmış. Manastırın yapımı Gotik tarzda başlamış sonra Rönesans tarz eklenmiş. İki ayrı kilisenin bulunduğu Manastırın 1570-1605 arası yapılan büyük şapelinde Rönesans ve Mannerizm akımları hissedilmekte. Dini sahnelerle süslenmiş sunakta ayrıca Endülüs kahramanlarından Gran Capitan ve Düşes Sesa’nın dua ederken resimleri de mevcut. Dönemin bir çok sanatçısının eserini barındıran bu Kiliseye zaman ayırmanızı tavsiye ederim.

Bir başka manastır tavsiyem ise Monasterio de Cartuja de Granada… Burası aslında biraz şehir dışında…  Albaicin’i anlatırken bir noktada Elvira Kapısının yakınındaki Triunfo Parkına gelmiştik; aslında burası Gran Via de Colon’dan yürüyerek 10 dakikada gelebileceğiniz bir yer.

İşte bu parkın önündeki duraktan kalkan N7 hattı ile Cartuja Manastırına gidebilirsiniz. Bu Manastır İspanyol Baroğunun en iyi uygulandığı yapılar arasında kabul ediliyor. Buranın yapımına 1516’da El Gran Capitan tarafından başlanmış ama tamamlanması 300 yıl sürmüş. Geniş bir avludan geçilip kiliseye varılıyor; kilise içinde birbirine geçişli şapeller adeta bir sanat galerisi.  Arapça gözyaşı çeşmesi anlamına gelen ve Nasridi dönemde çok ünlü bir mekan olan  Aynadamar tepesinde kurulan manastıra 16 yüzyıla ait ana kapıdan giriliyor. 16 yüzyılda yapılan kiliseye ise inananlar ve rahiplerin ayrı ayrı yerlerden girdiği üç kapıdan geçiliyor. Duvarlar ve tavanda zengin süslemeler başınızı döndürecek ama etraftaki resimler ve heykeller de yabana atılır gibi değil, hepsi dönemin önemli sanatçılarının elinden çıkma… Bunlar arasında Son Akşam Yemeği, İsa’nın Vaftisi, İşte İnsan, Mısır’a Kaçışta Dinlenme Molası gibi resimler dikkatimi çekti. Ama bir resim, heykel, süsleme bombardımanı altında kaldığınız için bazı şeyler de ister istemez gözden kaçıyor. Yine de Antonio Palomino eseri olan kubbesine dikkat edin.

Yine bu bölgede otobüs terminaline yakın bir yerde boğa güreş arenası var ama sadece önünden geçtim, ara sokaklara sıkışmış bir durumdaydı. Şimdi tekrar merkeze Plaza de Isabel Catolica’ ya dönüyorum.

Diğer Yerler

Yukarıda bahsettiğim yerler dışında, diğer bölgelerde kalan bazı yerlerden de burada bahsedeceğim. Yine kalkış noktamız Plaza de Isabel Catolica. Buradan biraz aşağı yürürseniz Plaza del Carmen’de Ayuntamiento/Belediye Meclisi karşınıza çıkacak.

Şimdi tekrar kısa bir süreliğine C3 ile El Hamra tarafına gidelim. El Hamra’daki son duraktan bir önceki durakta gidilebilecek iki nokta var. Biri Carmen de los Marteres; burası 19 yüzyıl yapımı bir saray ve gezmemize izin verilen carmeni… Ortasındaki havuzu, İngiliz ve İspanyol tarz bahçeleriyle gezmemiz öneriliyor ama bizler iki ağaç görmek için oralara gittiğimiz halde burayı bir türlü açık bulamadık.

Burası Nisan-Ekim arası pazartesi-cuma 10.00-14.00, 18.00-20.00, cumartesi-pazar 10.00-20.00 saatlerinde, Ekim-Mart arasında ise pazartesi-cuma 10.00-14.00, 16.00-18.00, cumartesi-pazar 10.00-18.00 saatlerinde ücretsiz gezilebiliyor. Burası daha çok toplantılar için kullanılan bir alanmış. Carmenler hakkında zaten söyleyeceğimi söylemiştim; yine de gittim kapıdan döndüm, isterseniz siz de şansınızı deneyin.

Bu bölge de bir diğer nokta da Museo Casa Manuel de Falla… Burası, İspanya’nın milli müziğini geliştirmek için uğraşmış müzisyen Manuel de Falla adına bir müze olarak  düzenlenmiş. Müzisyenin yaşadığı ev olan bu müze de, hem özel eşyaları hem de kullandığı iş/müzik eşyalarını görülebilir. Sihirbazın Aşkı, Üç Köşeli Şapka gibi bale eserleri yanında Atlantis, Pedro Usta’nın Kuklaları gibi operaları, bir çok müzik aleti için konçertoları olan müzik adamının hayatına yakından bakmak isterseniz Eylül-Haziran arası salı-cuma 09.30-18.30, cumartesi-pazar 09.00-22.00 arasında, Temmuz-Ağustos arası çarşamba-pazar 09.00-22.00 arası 3 Euroya bu müzeyi ziyaret edebilirsiniz. Ben burayı da açık saatlerde yakalayamadım, müze de yüksek duvarlar, uzun ağaçlar arasında kaldığı için resmini bile çekemedim.

Şimdi aşağılara iniyoruz ve Realejo’da Museo Casa de los Tiros’a uğruyoruz. Casa de los Trios, adını siperlerinden çıkan tüfeklerden almış. 16 yüzyıl Rönesans yapımı malikane, fetihten sonra Generalife’ın verildiği aile olan Venegas ailesine aitmiş. Malikanenin ön cephesinde eli kılıçlı heykeller bulunmakta, içeride ise geleneksel mutfak eşyaları, seramik yemek takımları, süsler, zırhlar, kılıçlar yer almakta, ahşap tavan işçiliği gerçekten etkileyici. Görülmeye değer eserlerin arasında şehrin son emiri Abdullah Muhammed’in kılıcı en başta gelmekte. Burada ayrıca Juan Manuel Brazam’ın eserlerinden bir sergi de bulunmakta. Burası salı-cumartesi 09.00-20.00, Pazar 09.00-15.00 arası gezilebilir, giriş ücretsiz.

Bu bölgede Centro de la Memoria Sefardi var ama Cordoba’da bir Seferad müzesi gezdiğim için burada gitmedim; giriş 5 Euro ve 10.00-14.00 ile 17.00-20.30 saatlerinde açık.

Reyes Catolicos Caddesinden Calle Recodigas’a doğru yürüdüğünüzde karşınıza Iglesia de San Anton çıkacak. 1534’de klasik tarzda yapılmış. Dış cephenin sadeliğine karşı içi gayet etkileyici, özellikle 17 yüzyılda İspanyol Baroğu (Churrigueresk) tarzına geçilmesiyle dönemin sanatçıları Pedro de Mena, Juan de Seville, Pablo de Rojas tarafından yapılan iç dekorasyonu, resimleri, heykelleri sayesinde her şapel bir sanat galerisi havasına bürünmüş.

Yola devam ederseniz sol tarafta Palacio de los Patos (Ördekler Malikanesi) olarak bilinen malikane karşınıza çıkacak. Dönemin iş hayatının  önemli kişilerinden olan Moreno/Algela ailesine ait olan bu 1890 yapımı malikanenin adı havuzunun başında duran iki ördek heykelinden geliyormuş. Bugün ise burası lüks bir restoran…

Puerta Real’den ortasındaki yürüme yolu ulu ağaçlarla süslenmiş Carrera de la Virgen’ e girdiğinizde Iglesia Nuestra Sra de Las Angustias’a varacaksınız. Bu kilisenin yapımına 1617’de başlanmış. Cephesinde Bernardo ve Jose de Mora’nın ‘Pieta’sı bulunmakta. Kilisenin içi ise Barok ekolden resim ve heykellerle süslü.

Göreceğimiz bir diğer kilise de Iglesia Santo Domingo, biraz daha içerde Realejo’ya doğru. Engizisyon  davalarının görüldüğü Santa Cruz Manastırının parçası olan bu kilise, Barok, Gotik, Rönesans tarzlarının harmanlandığı bir yer. Buranın yapımına 1512’de Gotik tarzda başlanmış. Kapısında Kraliçe Isabel ile Kral Fernando’nun arması ve zaferlerini anlatan tasvirler var.

Buranın hemen aşağısında da Iglesia Imperial de Matias bulunmakta. 1526’da V Carlos’un emriyle yapılan bu kilise, Latin hacı planında ve Mağribiden Baroğa uzanan bir havada. Yapımı 1550’de tamamlanmış.

Gezimin son durağı ise yürek burkan bir yer, yıllar geçse de insanlık tarihinde kara bir leke gibi duran günlerin simgesi; İspanya faşist döneminde katledilen şair, oyun yazarı, aynı zamanda ressam, besteci  Federico Carcia Lorca’nın evi… Şehrin merkezindeki Lorca Kültür Merkezi bulunmakta, daha çok kütüphane olarak işleyen yerden farklı olarak burası şehir merkezinin biraz uzağında. 1898’de Granada yakınlarında Fuente Vaqueros’da doğan Lorca 1936’da İspanya İç Savaşı’nın başlangıcında faşist güçler tarafından katledilmiş. Burası Recogdias Caddesi’nin bitimindeki yemyeşil ve huzur dolu bir parkın içinde yer alan iki katlı birbirine geçişli iki bölümden oluşan bembeyaz bir ev. 09.00-15.00 arası yarım saatlik rehberli turlarla  3 Euro karşılığında bu müze evi gezebilirsiniz, çarşamba günleri ise giriş ücreti alınmıyor. Çok sevdiğim bir şairin iç dünyasına açılan bu eve nedense girmeyi istemedim. Duvarlarına Lorca’nın umutları, hayal kırıklığı, çaresizliği sinmiş bu evi, bir rehberin iteklemeleri eşliğinde gezmeyi istemedim. Limon ağaçlarıyla süslü parkta gençler güneşin tadını çıkarıp çayırlarda güneşleniyordu; bedeli başkaları tarafından ödenmiş bir özgürlüğün tatlı huzurunda mevsimin tadını çıkarıyorlardı. Ben de evin kıyısında bir banka oturdum, Lorca’nın endişelerini, korkusunu düşündüm ve sonra acaba;

‘Karnındaki karanlık manolyanın
Kimseler anlamadı kokusunu,
Acıttığını kimseler bilemedi
Dişlerinle sıktığın aşk kuşunu

Binlerce Acem tayı uykuya yattı
Alnının ay vurmuş alanında,
O senin kar düşmanı göğsünü
Kucaklarken dört gece kollarımla.

Bakışın tohumların solgun dalıydı
Alçılar, yaseminler arasından.
Aradım vermek için yüreğimde
O fildişi mektupları her zaman diyen.

Her zaman: acımın bahçesi benim
Gövden her zaman, her zaman şaşırtıcı
Damarlarının kanıyla dolu ağzım,
Ağzın ölümüm için söndürdü ışığını’

mısralarını bu evde mi yazdı diye düşündüm. Ve gezime geri döndüm ama içimde nasıl bir kırıklık; özgürlüğünden seve oynaya vazgeçip ismi ne olursa olsun herhangi bir inanç potasında eriyen insanların hoyratlığı karşısında hayatı, özgürlüğü, bağımsızlığı savunmanın ne güç, ne zor olduğunu tekrar ve tekrar hissederek… 

Başka Neler Yaptım…

Şimdiye kadar size gezdiğim, gördüğüm, gidip göremeden kapısından döndüğüm yerleri anlattım.  Ama tabii, sadece müze, kilise gezmedim bu gezide. Sokaklarında dolandım, kafelerinde oturdum, barlarında efkarlandım, iyi yemek nerde yenir, keşfetmeye çalıştım. Şimdi onlara değineceğim.

Ama önce zamanı az olanlara ya da herşeyi görmesem de olur diyenlere bir seçki yapayım. Granada’da  El Hamra-Generalife elbette ki olmazsa olmaz; buraları görmediyseniz Granada’ya gittim demeyin. Bundan sonra size Catedral ve yanındaki Capilla Real’i tavsiye ederim. Granada’nın markalaşmış önemli dini kişiliği Juan de Dios’a adanan ev, hastane, kilise, özellikle kilise bence listenizde yer almalı. Ama Albaicin ve Sacromonte kesinlikle programınızda olmalı. Geri kalan zamanınızda Granada’nın keyfini çıkarmak için sokaklar, avlular, meydanlar, sizi bekliyor.

Belirtmeliyim ki bazı yerlere de bilerek gitmedim. Genil ve Zaidin gibi şehrin daha yeni kesimlerindeki Placaio de Congres, Parque de las Ciencas ve Museo Caja Granada- Memoria de Andulicia gibi yerler programım dışındaydı. Şehrin modern yapısına örnek olan Kongre Salonu, daha çok çocuklara yönelik Bilim Parkı ve dökümantasyon ve animasyon seçkisinden oluşan, bölge hakkında bilgi erişimi sağlayan Granada Müzesi gitmediğim yerlerdendi. Gitmek isteyenlere Parque de las Ciencas, salı-cumartesi 10.00-19.00, pazar 10.00-15.00 arası 6,50 euro karşılığı gezilebiliyor. Museo Memoria Andalucia ise 3 Euro 09.30-14.00 ve 16.00-19.00 arası ziyaret edilebiliyor.

Şimdi artık oradan oraya koşturmayı bırakıp alış veriş, yeme-içmek-zaman geçirmek için nerelere gidilir, ona bakalım.

Granada’da Plaza Isabel la Catolica’da kesişen iki ana cadde, şehrin can damarını oluşturuyor. Bunlardan biri Gran Via de Colon… Burayı yazı içinde ayrıntılı anlatmıştım. Yemek içmek, alış veriş yapmak için ideal bir alan. Diğeri ise Reyes Catolicos ve devamı Recogidas… Bu yoldan sola sapan Acera del Darro hem gezi yolu hem alış veriş alanı olarak seçebileceğiniz bir yer. Daha önce de değinmiştim; ortasında ağaçlıklı yaya yolu bulunan bu cadde, ünlü markaların bulunduğu bir yer, ünlü El Corte İngles’de burada. Bu yol fıskiyelerle süslenmiş çok güzel bir havuzu bulunan Hulmilladero Meydanı’na çıkıyor. Buradan düz ilerleyince de Geril Nehri’ne varıyorsunuz. Karşı tarafa geçince Flamenko dansçılarının tasvir edildiği bir heykelin süslediği Plaza de la Concordia’ya varacaksınız.

Eğer aksi yöne yürürseniz Plaza Virgen’de bir başka muhteşem havuz sizi karşılayacak. Bu bölgelerdeki mağazalar, size İspanya markalarından alış veriş yapmanıza olanak sağlayacak.

Ama yöresel eşyalar satın almak isterseniz, daha önce bahsettiğimiz Alceiceria ilk gideceğiniz adres. Buradan başlayarak Katedralin giriş tarafındaki Plaza Bib-Rambla, Plaza Pasiegas, Plaza Romanilla aradığınızı bulabileceğiniz yerler. Özellikle yelpaze, kastanyet gibi Flamenko eşyaları, giysileri, Granada’ya özgü biraz kaba işlemeli nar desenli seramik eşyalar, gümüş işlemeler, takılar, deri eşyalar buradan giderken hatıra olarak alabileceğiniz şeyler.

Buralar ayrıca yemek seçenekleri de zengin yerler.  Tabii Gran Via’nın öte tarafındaki Calderecia civarı cafeleri, barları yanında hediyelik dükkanları ile de çekici. Yerel eşyalar için Plaza Nueva’daki Reyes Catolicos üzerindeki Tienda de la Alhambra’ya da göz atabilirsiniz. Llardo ürünleri ise Granada’dan götürebileceğiniz iyi kalite porselenler için önerilecek bir adres. Fajalauza ise yerel seramik bulabileceğiniz bir yer. Yiyecek için, daha önce bahsettiğimiz Mercado San Agustin önerilebilir. Plaza Larga ve Plaza Bib Rambla, kurulan pazarlarıyla ünlü meydanlar, buralardan da hatıra eşyaları bulabilirsiniz.





Gelelim yemeklere… Katedralin çevresindeki Plaza Bib-Rambla, Plaza Pasiegas, Plaza Romanilla, Marcedo San Agustin; Katedralin karşısında Plaza Nueva’nın arka sokaklarında; Ayuntamiento’nun ilerisindeki Navas Sokağı bir çok yiyecek seçeneği bulabileceğiniz yerler. Öncelikle size Granada’nın ayaküstü lokantalarından bahsedeyim; küçük bir alanda neredeyse herkes ayakta, içki alır gibi yiyeceğini alıp yenilen lokantalar çok popüler. Bunların en eski ve en ünlülerinden biri Los Diamentes. Navas sokağında yer alan bu lokanta, açık olduğu zaman neredeyse ağzına kadar dolu, herkes bi çığlık bir gürültü yemeğini almak için uğraşıyor ama yemekler hem ucuz hem lezzetli. Ve burası yerel halkın da çok rağbet ettiği bir yer. Ben karides tavasını denedim, çok güzeldi, bir birayla birlikte 12,50 Euro tuttu.  Navas sokağında yan yana bir sürü lokanta var, bir lokantada denediğim karışık deniz ürünlerinin tabağı 35 Euro civarındaydı.  Gran Via üzerindeki Bodegas el Toro’da kırmızı et, hatta boğa eti deneyebilirsiniz. Plaza Bib Rambla ve civarındaki lokantalarda menü uygulayan yerler var; örneğin La Bella Fonda, 11 Euroya bir başlangıç, bir ana yemek ve içecek servis ediyor.

Plaza Nueva arkasında yer alan lokantalardan ise La Vinecota’yı denedim; iberya salamı, kuşkonmaz ve yavru yılan balıklı salatası ilginçti, burada bir de boğa kuyruğu hamburgeri denedim, pek ne yaptığımı bilmiyordum ama sonuç kötü değildi. Ama Granada’da yediğim yemekler içinde en iyisi sanırım Chikito’daydı. Plaza de Carmen civarındaki bu lokanta biraz daha oturaklı, dolayısıyla pahalıydı. İç baklalı ya da enginarlı jambon ile başlayıp kuzu bacağı kızartması ile noktalayacağınız yemeğin parasıyla, Los Diamentes’de muhtelif ziyafetler çekebilirsiniz kendinize. Bu arada Üniversite bölgesinde, Avenida Fuenta Nueva ve buraya açılan ara yollarda hem ucuz hem ilginç kafeler bulunmakta; öğrencilerin yerel halkın tercih ettiği bir bölge olduğu için damak tadınıza ve cebinize uygun bir yer bulmanız çok mümkün burada. Aynı şekilde Calle Elvira çevresi de bir çok yemek ve eğlence seçeneği bulabileceğiniz yerler. Bu bölgelerdeki Alpha, Shambala, El Rincon de Manu, El Bar de Fede, hem kesenize hem damağınıza uygun yerler… Üniversite bölgesi gece hayatının da daha renkli olduğu bir bölge.

Yazımızı Granada’daki turist danışma ofislerinin (Informacion Turistica) yerlerini belirterek sonlandıralım. Daha önce bir ofisin Iglesia de Sant Ana arkasında olduğunu belirtmiştik; adresi Plaza Santa Ana, Plaza Nueva… Bir tanesi Ayuntamiento’nun da bulunduğu Plaza del Carmen’de. Diğeri dePlaza Mariana Pineda 10 adresinde… Reyes Catolicos üzerindeki Tienda de la Alhambra’da da şehir ile ilgili tanıtım ya da edebi yayınları bulabilirsiniz. Size iyi gezmeler…

Granada’ya Veda

Daha öncede gelmiştim Granada’ya ama bu anlattığım yerleri 2018 Haziran ayında yaptığım son gezimde tekrar baştan gezdim, gezi sürem 2 gündü. Granada güzel bir yer; turistik yerleri çıkardığınızda da zaman geçirebileceğiniz bir yer ama bu zaman 2-3 günü pek aşabilecek gibi değil. Ben keyifle gezdim, yedim, içtim, eğlendim ama bir daha gidecek kadar özleyeceğimi de sanmam.

 

2 thoughts on “Granada Gezi Rehberi – Zil, Şal ve Gül II

Yorumlarınızı Buraya Yazabilirsiniz