Gezgin Gözüyle Bir Şair ve Kitapları

‘İpek ve baharat yüklü

dönmez gittikleri beldelerden

-seyir defteri tutacaksın-

gitmektir bütün getirecekleri bazılarının’.

Yukarıdaki dizeler Şair Ferruh Tunç’un  ‘Şehrin Eski Yolcusu’ isimli 1995 yılında basılan ilk şiir kitabının girişinden alınma. Bu dizelerle Şair, Türk Şiir’inde yolculuğuna da başlamış oluyor.

Şair Ferruh Tunç,  ikinci kitabı Melez Zamanlar ile 2011 Behçet Necatigil ve Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülleri’ni, üçüncü kitabı Tunç Ayna ile 2012 Behçet Aysan Şiir Ödülü’nü kazandı. Şair’in ‘Bir Cümle Olmaya Geldim’ isimli son kitabı ise 2017 Kasım’ında  yayınlandı.



Ferruh Tunç’un bütün kitaplarını bir gezgin olarak okuyunca şaşırtıcı bir ruh benzerliği yakalıyorsunuz. İlk kitabının adından başlayarak (Şehrin Eski Yolcusu) yol, yolculuk, başka ve akraba mekânlar ile dünya metropolleri onun şiirinin dokusunu oluşturuyor diyebiliriz.  Ancak şair bir temaşa şairi olmaktan çok, ‘ başka yerde olmak’ duygusunun bağışladığı bir kendini arayış yolculuğunda gibi. Günümüzün değerli şairlerinden Ahmet Telli, bunu bir “ uygarlık ve benlik arayışı” olarak niteliyor.

İlk kitabının kapanış şiiri New York Magazin, örneğin, bir çevre ülkesi bireyinin/aydınının emperyal bir dünya metropolündeki (onun deyişiyle yeni çağın kabesinde)  duygusal karmaşasını, bu karmaşayı aşmak için bulduğu duygusal ve kültürel ip uçlarını, sonraki kitaplarında da göreceğimiz -yine Ahmet Telli’nin ifadesiyle- yerel ama evrensel bir caz duygusuyla sunuyor. Şimdi yalnız Nadir Kitaplar satan sahaflarda bulunabilecek bu ilk kitap, Ferruh Tunç’un bir yolculuk şairi olacağını savlar gibi. “Şimdi  yalnız adımların anlamlı olduğu yolculuğumdur bilmeniz gereken”  ya da “varırız yıllar sonra ayrıldığımız yere”  gibi dizelerin yer aldığı yolculuk metaforu ekseninde bir çok şiiri bu ilk kitapta bulmak mümkün.

İkinci kitabı Melez Zamanlar, Ferruh Tunç’un iki önemli edebiyat ödülüne değer görüldüğü (Behçet Necatigil ve Ceyhun Atuf Kansu) bir kitap. Bu kitap için bir şehirler kitabı denilebilir gezgin gözüyle okunduğunda.  İlk kitabın kapanış şiiri olan New York Magazin’e Ek’le  başlayan kitap, Boston’da Gezinti ile sürüyor ve devamında başka şehirler üstünden  aranan benlik ve yoklanan uygarlığa dair bir deneyim yaşatıyor. Cannes, Budapeşte, Kualalumpur gibi adları anılan, Barcelona, Amsterdam, Viyana gibi adı anılmasa da hissedilebilen şehirlerle örülü şiirler okuyorsunuz. Kıbrıs, adaya daha eskiden yerleşmiş Türklerin 74 Harekatından sonra adaya yerleşen Türklere taktıkları bir sıfata atıfla Karasakal Peşrevleri olarak yer alıyor kitapta. İkinci Selimin sürgün kararnamelerinden yararlanarak yazılmış bu ilginç şiir gezgin duyarlığını, benlik arayışını uygarlık ve tarih bilgisiyle boyutlandırıyor.

İnternette rastladığımız bir söyleşide Tunç Ayna adlı üçüncü kitabı için şairin “farazi bir yolculuk” dediğine rastladık. Fiziki çıkılan bir yolculuk yerine, fiziki yolculuklardan edinilmiş izlenim ve sezgi birikimiyle ve elbette tarih ve coğrafya bilgisiyle mekan adları anmadan, şiirsel bir yolculuk yaptığını söylüyor. Tema olarak “Türk” ü seçip, onun üstünden eskinin ve tarihimizin her ele alınışında siyasal gericilik ve hamaset üretimine kaynaklık etmesine karşı bir tutum almayı denediğini ekliyor. Bu kitaptaki yolculuklardan mekan adı anılan tek şiir, kitabın ilk şiiri: “Farımadan/üstüm temiz, başım yıkanmış/çıktım şehrin arka kapısından” diye başlıyor Uruk’a Gelseydin şiiri. Kitapta, Eski Bir Başkent adı verilmiş bir dizi şiir var. İpek yollarının kapanmasından sonra ıssızlaşmış fakat hala onun bağışı olan uygarlık ve mimariyi sembolize eden bu şehirler aynı şehirmiş gibi fakat farklı yanları, çağrışımlarıyla şiire konu ediliyor.  Diyebiliriz ki bu dizide, kadim Anadolu ve Asya kentlerini soyutlamış, bir fon müziğine çevirmeyi denemiş ve bize devamını getirmeye çağırmaktadır şair.  Başka bir dizi şiir de Türk’ün halleri ki, burada mekânların yarattığı insanın ruh hali, zenginliği, güzelliği, trajiği vs.  sakin ve tutarlı, fakat oldukça çağrışımlı bir kompozisyon olarak karşımıza çıkıyor. Ama bu kompozisyon da bilerek eksik bırakılmış gibi; okuru sürdürmeye davet etmekle kalmayıp özendirmiş görünüyor.

Şairin son kitabı Bir Cümle Olmaya Geldim de onun bir yolculuk şairi olduğu saptamamızı doğrular nitelikte. Bunu kitabın Fado, Flamenko, Ya Leyl, Uzun Hava gibi bölüm adları olduğunu söyleyerek bile kanıtlayabiliriz. İspanya Portekiz, Kuzey Afrika izlenimleri, önceki kitaplarındaki gibi Ferruh Tunç’un ararken yeniden çizmeye çalıştığı, fakat okurun katılarak tamamlayabileceği ben ve biz eskizleridir. El Greko resimlerinden  ya da dönüşmüş bir mescit veya kiliseden yola çıkarak mekanla etkileşimli bir estetik-tarih okuması olanağı sunuyor bize. Bu geziye, farklı coğrafyaların birçok bakımdan birbirini çağrıştıran geleneksel müzik türleri eşlik ediyor. Endülüs’e karşı kıyılardan bakıp, oryantalist bir resmin kahramanları oluyor, bir çarşıda kumaş seçen kadınların ak bileklerine bakıp şaşırıyor, vatan duygusunu başka bir yerde ama yeniden ve güçlü duyumsuyorsunuz.

 

Bu kitapta elbette mekân ve yolculuk dışında da şiirler var. Ama biz burada bir şairin dünyasına bir kapı açmayı deniyoruz. En iyisi aşağıda sunacağımız birkaç tadımlık şiirden yola çıkarak kitapları sindirerek okumanız. Bu kitabın kreşendosu olan Kusurlu Şiir’i burada özellikle anmak isteriz. Bir Metin Altıok, Behçet Aysan ve Ahmet Erhan mersiyesi olarak da okunabilecek Uzun Hava’yı ardından. Bir Cümle Olmaya Geldim, Uzun Gölge, Virane Olsun Diye, Vazoya Doğru gibi şiirlerden de söz ederek bunları ve başka nice güzel şiiri kitaptan okumanızı özellikle salık veriyoruz.

 

TARİHTE GEZİNTİ

Olacak şey değil

 

Tutsak babasını emziriyor tarih.

Mermerden duvağını örtüyor gelinin yüzüne.

 

Sağdan ve soldan bastırılıyor çerçeve ve

uzuyor boyu keşişin, El Greko’nun elleri değince.

 

Ne ayıp

Kız kardeşiyle evleniyor tarih, soyu sürsün diye.

 

Bütün bunları bir aynadan muzipçe izleyen ressamsa

görünmez bir yerine koyuyor kendini boyadığı resmin

 

Trajiktir:

Oğlunu öldürüyor tarih, Hannibal’in askerleri götürmesin diye.

 

TOLEDO

Beni koruyan ırmak

Beni doyuran zeytin

Beni söyleten servi

 

Ve göz yaşım döken bulut

Minareden dönme

Bir kule, göğü deldiğinde

 

EDEBİYAT BAR

Buradayım, neredesin?

Bir sürü sözcükle defterimde

Açmaya, kapılarını ayrılığın.

Bir şehir anlatıldığı gibi değildir

Bir gezgin göründüğü gibi değildir

Demeye, fısıldayarak birbirimize.

Ama aldırmadan yokluğuna, gemiler yanaşır iskeleye

Birbirine haykırır tayfalar, anlaşılmaz cümleleriyle

İşlikler kurulur denize yakın yerlere, kir aksın diye

Sürgüne gider isyancılar, kalanlar birbirine girer

Tarihtir.

Yazar, neden üniformalar içinde?

Çağlardan hangi yıldayız?

.

Büyük deniz anlamına gelen yere

Yürüdüm, en geniş caddeden dün

R: Raylarda gürültüyle kayıyordu

O: Asfalt yollarda yuvarlanıyordu,

S: Akıyordu ıslık çalarak çimlerden

Bunlar, anlamadığım bir ana dili dinlerken

.

Buradayım, neredesin?

Kum süzer, diyecektim, elenmez hep

Seni süzer, sesini süzer, saklar tarihimizi

Oyuncaklarını, çocuk kralın

Büstünü, güzel kraliçenin

Kapının metal menteşesini bile

Sezginin ve bilmenin çatalında

Her günün ve o günün arasında

Olur bunlar

‘An’ları ulayarak birbirine

Onlara inanarak

.

Ne zamandı hatırlamıyorum, işgalci bir ülkede genel grevler…

.

‘Geometrik’ olan üstüne düşünürdüm

Doğada olmayan, ama ondan çıkardığımız…

Sürgünü düşünürdüm, elden ele geçerken ülkeler

Yazarı düşünürdüm, kalkıp savaşmaya gelmişti ülkesinden

Sözcükleri işte, rasgele söylenirken onun diline değsin diye

Değsin ve hayatlarımızın orta yerinden bir nehir olup aksın diye

Saplansın diye soluklandığımız çınar altlarında yüreklerimize

Mermere kazılı cadde adlarını, ‘ferforje’ sokak lambalarını

Karalayıp dururdum cep defterime; kimine göre, saçmalıktı bu!

.

İşte sonunda, duvarları ölmüş yazarların resimleriyle dolu bir bardayım:

Rakınız olmadığına göre; votka-bira lütfen!

Porselen şıngırtıları dökülürdü eski bir kahvenin yüksek kubbesinden

Sana dün de yazdım

Buradayım, neredesin!

Yorumlarınızı Buraya Yazabilirsiniz