Bologna Gezi Rehberi – Hem Gurme Hem Akademisyen

Her ne kadar Roma, Floransa, Venedik gibi turistleri mıknatıs gibi çeken popüler İtalyan şehirlerinin gölgesinde kalsa da Bologna İtalya’nın, ama kültür ve zerafet beşiği olan İtalya’nın, küçük ölçekli bir özeti…


Bu, Bologna’ya üçüncü gidişim. Söylediğimde, Polonya’ya mı gidiyorsun, ne ilginç falan denilen bir yere, hem de üç kez gitmemin bir nedeni var

İlk gidişimde kuzey İtalya gezisinin bir gecelik konaklama yeriydi Bologna; o sefer pek bir şey anlamadım ama o eğri kuleleri, sonsuza gidermişcesine uzanan revakları,sanki her an atlısıyla bir şövalye fırlayacakmış gibi duran ortaçağ havalı sokakları aklımda kaldı. Daha sonra özel olarak Bologna’yı gezmeye gittim ve bu sefer köşe bucak, oldukça ayrıntılı gezdim.Aslında o geziden kalan resimlerle bu yazıyı tamamlayabilirdim. Ama nasıl olmuşsa olmuş, o geziye ait tüm Bologna resimlerini silmişim. İlk geziden ise Bologna ile ilgili elimde bir resim var, o da bir tabak makarna (Bu resim bir yanıyla Bologna’yı anlatıyor tabii ama yeterli olmadığını aşağıda göreceksiniz). Zaten Bologna’nın çevresini de görmek istiyordum. Buna bir de  bir uzun yol arkadaşımın geziye katılması eklenince, Bologna’ya gitmek kaçınılmaz oldu.

Bologna, İtalya’nın kuzey doğusunda, çizmenin yukarı kıvrımında, Emilia-Romagna bölgesinde yer alıyor; bu bölgenin başkenti. Geçmişi 2500 yıl öncesine kadar gidiyor.
Tarihe önce Etrüsk, sonra Roma sömürgesi olarak geçmiş bir yer. 13 yüzyılda Avrupa’nın altıncı büyük şehri olmuş, 15 yüzyılda da rönesansın ana şehirlerinden biri. Bugün ise endüstriyel bir merkez, prestijli fuarların daimi yerlerinden biri, ülke içi ulaşımda bir kesişim noktası.
Bologna, buğday ve mandıra ürünleri ile nam yapmış bir yer, ciddi bir aşçılık geleneği var. İtalyan mutfağının kalbi sayılıyor. Yerel olarak ragu denilen, bizim bolonez sos olarak bildiğimiz kıymalı makarnası ve tortellinisi ünlü.  Tortellini ise, bizim mantı gibi bir hamur işi ama kıyma yanında peynir, mantar vb dolgulusu da bulunuyor. Hatta et suyu içinde sunulanı bile var.
 
 
 
 
 
 
 
 


Ayrıca parmesan başta olmak üzere peynir çeşitleri ve et ürünleri meşhur. Perhizi falan boşverin; buralara kadar gelmişseniz Bologna’nın mutfağını mutlaka gezinizin olmazsa olmazlarına ekleyin. Bir sürü lokanta tavsiyesiyle geldim buraya. Bence hiç gerilmeyin oraları bulmak için. Turistik görünenler de dahil, girin herhangi birine, mutlaka iyi ki gelmişim, diyeceğiniz bir tat bulacaksınız.
 
Bologna’nın diğer ünü de üniversitesi, dolayısıyla entellektüel hayatı. 1088 yılında kurulan Bologna Üniversitesi Avrupa’nın en eski üniversitesi olarak kabul edilmekte. Dante, Erasmus, Kopernik Bologna Üniversitesinin öğrencilerinden bazıları. Mozart’da Bologna’da ders almış. Bilimden sanata iddialı bir yer ve bu, şehrin yapısına da, insanlarına da yansımış. Bologna’da sokak ve meydan isimleri, askeri kahramanlara değil, bilim insanlarına, üniversite hocalarına adanmış. Buradan anlayın.
 
Bologna aynı zamanda ‘kızıl şehir’ olarak anılmakta. Bunun görünür nedeni, yapılarda kullanılan kızıl renkli tuğlaların şehre rengini vermesi. Ama bir de görünmeyen neden var; kızıla gönderme yapılacak kadar sol gelenekten beslenen bir şehir.
 
 
 
 
Bologna, ortaçağ havasını koruyan bir şehir; yapılar, sokaklar neredeyse o dönemlerden öylece kalmış gibi. Ortaçağ, rönesans, barok  hemen her yerde kendini gösteriyor. Ama öte yandan yaşam kalitesi ve modernite açısından İtalya’nın önde gelen bölgelerinden biri. Bunun bir nedeni de bölgenin aynı zamanda başta otomativ sektörü olmak üzere endistrüyel bir bölge olması. Unutmayın Bologna, Lamborghini ve Maserati’nin doğum yeri.
 
Bologna’nın tercih edilmesinin bir nedeni de, konum olarak çok merkezi yerde olması. Floransa’ya yarım saatte, Venediğe 2 saatte gidilebileceği gibi, hemen çevresinde Ferrara, Modena, Parma, biraz daha uzaklaşırsak Rimini, Ravenna gibi çekici yerler mevcut. Ancak Bologna, çevre yerlere atlama taşı olarak kullanılmayı hak etmiyor, kendisinin de sunacağı bir çok şey var.
 
Bologna’ya THY ve Pegasus’un uçuşları bulunmakta. Havaalanından şehir merkezine ulaşmak çok kolay. Hemen havaalanı dışına çıkınca sağda aerobusları göreceksiniz, 6 euroya, 30 dakikada sizi Bolognanın tren istasyonuna götürecektir. Tren istasyonunun çıkışında solunuza baktığınızda tarihi bir kapı göreceksiniz: Porta Galliera, şehrin tarihi surları üzerinde yer alan 12 adet kapıdan biri.
 
 
Şehrin çevresinde, halen bir kısmı görülebilen surlar bulunmakta; bu surların bir kısmı Romalılardan kalma, ancak bu surlar ortaçağda yapılanlarla takviye edilmiş. Porta
Galliera’dan geçince Piazza XX Settembreye geliyorsunuz. Şimdi solunuzda taş merdiven ve
avlularla çıkılan Montaglo parkı bulunuyor.
 
 
 
Parkın hemen yanından da via Indipendenza başlıyor. İşte bu cadde, sizi Bologna’da her yere götürecek cadde. Bende bu caddeyi izleyeceğim. Ama önce otel. Ben bu gezimde çevre şehirleri de gezmeyi planladığımdan tren istasyonuna yakın (via Galvani’de Millenium Otel) bir otel seçtim. Fiyat fayda orantısına bakarsak iyi bir tercihti. Zaten tren istasyonu da Bologna’nın tarihi beşgeninin hemen kenarında olduğu için, her yere ulaşmam kolay oldu. Öte yandan Otelin hemen karşısındaki  Montaglo Parkının diğer tarafındaki alana kurulan pazar da ayrı bir cazibe merkezi olabilir. İçinde yiyecekten, çiçeğe her şey var ama en çok giysi bulunuyor. Uğramaya değer. Benim çok ilgim yok bu pazarlarla ama gitmedim mi, gittim, alışveriş yapmadım mı, yaptım, hem de gittim bir paspas aldım. Hala niye aldım, anlayabilmiş değilim.
 
 
 
Gezimize başlamadan belirteyim, Bologna’nın en ilginç yanlarından biri, portico denen revakları; tarihi şehrin her yerinde, binaların kenarlarında genelde kemerler biçiminde uzanıyorlar. Şehirde revaklar 38 kilometre uzunluğunda, neredeyse her bina kenarında var. Bu nedenle yağmurdan ya da güneşten korkmayın, bu revaklar sizi korur ve gideceğiniz yere götürür. Türlü türlü yapılmış, süslenmiş revaklar Şehre başka bir güzellik katıyor.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Bologna’nın tarihi merkezi (Silvani, Pietramellara, Masini, Berti, Pichat, Filopanti, Ercolani, Carducci, Gozzadini, Panzacchi, Aldini, Pepoli, Vicini caddeleriyle çevrelenmiş) bir beşgen. Piazzo Maggiore’yi merkez alırsak, gezmek için bu beşgenin muhtelif kenarlarına ulaşan  Maggiore, Zamboni, Vitale, Mille, Saragozza, Castiglione,d’Azeglio San Felici, Marconi caddelerini izleyeceğiz. Ama önce via Indipendenza.
 
Via Indipendenza, 1890 yılında tren istasyonunu Piazza Maggiore’ye bağlamak için yapılmış düz bir cadde. Üstünde bir çok tarihi bina, palazzo var ama bunlara gezimiz boyunca değineceğiz. Şimdilik sadece tiyatro binasını (Arena del Sole) selamlamakla yetinelim.

 
Ayrıca bu cadde üstünde bir çok tanıdık markanın satış yerlerine rastlayabilirsiniz. Onlar yanında yerel dükkanlarda var ve bir kısmında (özellikle İstasyona yakın kısımda) oldukça kaliteli giyim eşyaları, şaşırtacak kadar ucuza satılıyordu. Bunun yanında lokantalar, kafeler, şarküteriler de mevcut.
 
Via Indipendenza sizi belki de İtalya’nın en şahane meydanına, Piazza Maggiore’ye götürecektir.
 
 
 
Via Indipendenza’nın sonunda, karşımızda Nettuno Meydanı’nı ve Neptün Çeşmesi’ni, hemen solunda  Palazzo Re Enzo’yu, sağında da Sala Borsa ve Palazzo Comunale’yi, biraz başınızı kaldırsanız San Petroninio Katedrali’ni görürsünüz. Bulunduğunuz noktadan başınızı sola çevirdiğinizde de, işte esas sürpriz, Bologna’nın simgesi olan kuleler karşınızda. Ama biz düz karşıya geçip Piazza Nettuno ve Piazza Maggiore’ye gidiyoruz.
 
Bu bölüm aslında Bologna’nın turistik açıdan en cazip bölgesi; Quadrilatero denilen bu kısım, ticaretin ve zanaatın yapıldığı Şehrin en eski yerlerinden biri. Piazza Maggiore ve  San Petronio Kilisesi’ni içine alıp via dell Archiginnasio, Piazza Galvani, via Rizzoli, Piazza della Mercanzia, via Castiglione ve via Farini ile sınırlanan bölge. Yani Bologna’nın olmazsa olmazlarının bulunduğu yer. Sadece bu alanı görseniz bile Bologna hakkında epey bir bilginiz olur. Bölge, dar sokakların birbirini kestiği ızgara şeklinde Roma tarzı yapılaşmaya sahip; sokak isimleri ise, orada uğraşılan faaliyetlere göre adlandırılmış. Bu gün dahi mücevherciler, kasaplar, şarkütericiler buralardalar.
 
Şimdi, düz karşıya geçip Piazza Maggiore’ye giriyoruz. Hemen önümüzde, muhteşem bir fıskiyeli havuz var; Neptün Çeşmesi (Fontana del Nettuno).
 
 
Burası Maggiore Meydanının bir bölümünü oluşturan Pizza Nettuno. Son gidişimde çeşme tadilatta olduğu için çeşme yerine etrafında kurulan iskeleyi gördüm. Çeşme, 1563 yılında Giambologna tarafından yapılmış. Neptün, bildiğimiz üzere denizler tanrısı, simgeside üç başlı mızrak. Bronzdan yapılmış Neptün de havuzun ortamında gayet görkemli bir biçimde, elinde üç başlı mızrağı olmak üzere duruyor. Bir eli de ileri uzanmış durumda; bu da Tanrının sulara hakim olmak için yaptığı bir hareket olarak yorumlanıyormuş. Ayrıca neredeyse her şehir tanıtım yazısında, sanki şehrin en büyük sırrıymış gibi bahsedilen bir göz aldanması var, bende bahsedeyim. Heykele arkadan, belli bir noktadan bakınca, parmağının denk düştüğü yer itibariyle, bizim Neptün adeta ırmakta yıkanan çıplak bir nymph görmüş gibi oluyormuş. Havuzun kenarındaki  ellerinde balık tutan dört çocuk ise, dönemin önemli sayılan dört nehrini simgeliyormuş. Bologna’daki Neptün, göl ve denizlerle ilgilenmiyormuş anlaşılan.

Durduğumuz nokta çok önemli; görülecek bir çok şey var. Bunlardan biri de, hemen solunuzdaki bina: Palazzo Re Enzo…
 
(II Federico’nun oğlu ve Sardunya Kralı) Swabialı Enzo  23 yıl burada hapis tutulduğu için bu saraya onun ismi verilmiş. 1249 yılında Fossalta Savaşı sırasında esir alınan Enzo, burada da ölmüş. Bina 1246 yılında yapılmış ve en son 1905 yılında gotik tarzı korunarak restore edilmiş. Enzo, gündüzleri bina içinde özgürmüş ama geceleri bir hücrede tavana asılı bir kafeste kalıyormuş. Ancak zaman zaman kendisinin hanım ziyaretçileri de oluyormuş.
 
Enzo’nun üç kızı varmış ama rivayete göre köylü bir kadından da oğlu olmuş, adı da Bentivoglio imiş. Bu Bentivoglio, daha sonra Bologna’nın idarecilerinden olmuş. Şehirler hikayelerle dolu… Son gidişimde, ne yaptım ne ettimse Palazzo Re Enzo’nun içine giremedim, ziyarete kapalıydı,  sadece zaman zaman Enzo’ya inat, çılgın partiler düzenleniyordu. Bir önceki gidişimde, ziyarete açıktı ve ayrıntılı gezebilmiştim. Bu sefer sadece kapıdan, bacadan bir kaç resim çekebildim. Binanın içinde silah sergisi, Santa Maria dei Carcerati Şapeli ve  1386 yılında tamamlanan Sala dei Trecento olarak adlandırılan kısımda şehir arşivi ve kütüphanesi var.
 
Re Enzo Sarayı, aynı zamanda Palazzo del Podesta’nın da bir parçası durumunda.Palazzo del Podesta, 1200 yılında, halka çeşitli hizmetlerin sağlanması amacıyla yapılmış.
 
Palazzo del Podesta ve Re Enzo üstünde bir saat kulesi var. Palazzo del Podesta sesi ileten kemerli yapısıyla ünlü. İki karşılıklı kemerin yanında duran kişiler fısıltıyla konuşsalar dahi birbirlerini rahatça duyabiliyorlarmış, denemedim. Ayrıca binanın revakları altında türlü kafeler, dükkanlar yanında turizm ofisi de bulunuyor. (Bu kafeleri denedim ve iç beni diye fısıldayan campariler içtim). Re Enzo ve Podesta’nın ortak alanındaki kule (Torre dell’Arengo) üstündeki çan, önemli olayları duyurmak için yapılmış.
 
Piazza Maggiore’nin sağında ise Palazzo d’Accursio var. Burası aynı zamanda Belediye Sarayı. Burası aslında Palazzo Comunale ve Sala Borsa’yı kapsayan muhteşem bir yapı.
 
 
Bologna Üniversitesi hukuk profösörü Accursio’nun evi olarak yapılan bina, ek binalarla genişlemiş ve  1336 yılında belediye binası olarak hizmet vermeye başlamış, 15 yüzyılda yapılan restorasyon sırasında saat kulesi ile Meryem ve İsa heykeli eklenmiştir. Ön cephede ise Papa XIII Gregory’nin heykeli var. Bugün kullanılan takvimi kendisine borçluyuz. Binanın içinde  belediye meclis salonu, Legato Şapeli, bahçeler bulunmakta. Bina da ofislerin yanında Sala Borsa’da büyük bir kütüphane, üst katta ise Collezioni Comunali d’Arte bulunuyor. Daha önce Morandi Müzesi de burada bulunmaktaymış ancak Mambo Çağdaş Sanat Müzesine taşınmış.
 
Sala Borsa, şehrin eski ticaret meydanının üzerine yapılmış, salonun tabanındaki cam döşemeden eski şehre ait arkeolojik kazılar görülebilmekte.
 
Palazzo dei Notai ise, Piazza Maggiore’de Palazzo d’Accursio yanında, Palazzo del Podesta’nın karşısında bulunan, meslek loncaları için 1381 yılında yapılmış bir bina, içi de 15 yüzyıla ait freskolarla süslü.

 
Palazzo dei Notai’nin hemen yanında, Piazza Maggiore’ye en hakim yerde ise, dünyanın en büyük altıncı katedrali olan Basilica di San Petronio yer almaktadır. 5. yüzyılda yaşamış Bologna piskoposu ve şehrin azizi adına yapımına 1390 yılında başlanılan Katedral, şehrin yürüttüğü bir proje olarak ancak 1929 yılında psikoposluğa devredilmiş.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Katedral, 67 metre boyutundaki dünyanın en uzun güneş saatini de barındırmakta. 1655 yılında Katedralin tepesinde açılan bir delikten gelen ışık huzmelerini esas alınarak, Gian Domenico Cassini tarafından güneşin hareketleri izleniyormuş. Katedralin dış yüzünün alt kısmı mermer kaideli, üst kısmı ise tamamlanmamış gibi duruyor, birbirine geçmeli tuğlalardan oluşuyor. İçinde, önemli Bolonyalı ailelere adanmış  22 adet şapel var. Bu Kilisede, 1530’da Papa Clemente VII, İmparator Charles V’e taç giydirmiş. Katedrale giriş ücretsiz ancak Katedral içindeki Magi şapelinde (dördünce şapel) girmek için 3 euro ödemeniz gerekiyor ve o şapel her zaman açık değil, saat 15’de açılıyor. Şapel duvarında, 15 yüzyılda Giovanni da Modena tarafından yapılan  Dante’nin İlahi Komedyasının cehennem bölümünün freskosu var. İçinde de Ortaçağ Cehenneminde Muhammed- Mahomata nell inferno medievale kısmı bulunuyor. İslam peygamberi Hz Muhammed, freskonun ortasında insan yeyip insan çıkaran kıllı maymunvari bir yaratık olarak tasvir edilen Luciferin hemen üstünde, bir zebani tarafından işkence yapılırken görülüyor; Mahomata diyerek de işaretlenmiş, ola ki anlamayız diye. Bu nedenle de sürekli tehditler alınıyormuş. Ben kapıda bekleyen 3-4 polisten başka bir şey görmedim. Cehennemlerde yanacaksın Giovanni da Modena… Gerçi kendi peygamberini her türlü şekilde resmeden bir kültürün (en son pop star olarak görmüştüm; bkz. Sicilya Gezi Rehberi) İslamiyetin yüz çizmeme konusundaki hassasiyetini anlaması zor.
 
Piazza Maggiore’nin girişe göre sol tarafında ise Palazzo dei Banchi var. Meydanın en yeni binası. Burada  16 yüzyıla kadar revaklı bir yol ve ona bakan müstakil dükkanlar bulunuyormuş. 1565-1568 yıllarında burada çalışanların bir kısmı, özellikle bankerlik yapanlar, bir ofis binası yaptırmak fikrine kapılmışlar. Böylece ikisi daha büyük toplam 15 kemerli kapısı olan bir rönesans binası çıkmış ortaya. Pencereler ise manierist tarzda. Ön cephe, giyim, mücevher, yemek dükkanlarıyla dolu.  Bina bir revakla Palazzo dell Archiginnasio’ya bağlanıyor. Bina 1562 yılında yapılmış
 
Burada da Museo Civico Archeologico var. Önceki gidişimde de gezmiştim, şimdi de gittim. Giriş 5 euro, pazartesileri kapalı ama Cuma günleri saat 22’ye kadar açık, diğer günler 18,30 da kapanıyor. 1881 yılında resmen açılan Museo Civico Archaeologico, İtalya’daki en iyi Etrüsk kolleksiyonlardan birine sahip.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Ben gittiğimde ayrıca Mısır sergisi de vardı ama artık neredeyse köylere bile Mısırla ilgili müzeler kurulacak, bu nedenle gitmedim sadece ana bölümü gezdim.(Bilginize; 2016 yılında 18 Temmuz-8Ağustos arasında Müze kapalıymış.) Müzede Villanova ve Etrüsk eşyalarının yanında tarih öncesi çağlardan antik Roma dönemine kadar bir sürü obje yanında, çoğunlukla Palagi’nin resimleri, Yunan-Roma-Mısır uygarlıklarından objeler bulunmakta.
 
Palazzo dell Archiginnasio, Maggiore Meydanına yeni bir şekil vermek için yapılan çalışmalar sırasında Palazzo Banchi ile birlikte tamamlanmış, zaten iki bina birbirine geçişli. 1562 yılında Antonio Morandi tarafından yapılan bina, 1803 yılına kadar Üniversiteye bağlıymış, 1838 yılında ise Biblioteca Civica (Bibliotece Communale dell Archiginnasio) ismiyle halk kütüphanesine dönüşmüş.
 


Binanın dışında 139 metre boyunca 30 kemer var. Bina içinde 1637 yılında Bologna Antonio Paolucci tarafından yapılan amfi tiyatro, anatomi derslerinin yapıldığı bir yer olarak hizmet vermiş, duvarlarda da Ercole Lelli’nin süslemeleri bulunmakta. Teatro Anatomica denilen bu kısma 3 Euro ödeyerek giriliyor.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Bina içinde görülmesi gereken yerler arasında, Stabat Mater Salonunu atlamayın; burada Rossini’nin Stabat Mater’i 1842 yılında Donizetti tarafından ilk kez sahnelenmiş. Ayrıca Santa Maria dei Bulgari Şapeli de burada. Pazartesiden cumaya 10-18 saatleri arasında açık, haftasonu da ziyaret edilebilir.
 
Anatomi salonu ise amfi tiyatro şeklinde düzenlenmiş ve tamamen ahşap. Binanın kütüphane olarak hizmet veren diğer yerleri de ziyarete açık, mutlaka buraya zaman ayırın. Bologna’nın simgesi haline dönüşmüş yerler arasında sayılmasa da, mutlaka aklınızda kalacak bir yer.
 
Buradan çıkınca artık Piazza Galvani’ye gelmiş oluyoruz. Ama Piazza Maggiore’den çıkmadan oradan biraz daha bahsedeceğim. Bu  meydan, Şehrin ana meydanı, insanlar kafelerde oturuyor, tarihi yerleri dolaşıyor, şehrin belli başlı kütüphaneleri burada, çalışmaya gidiyorlar… Şehrin ana katedralinin tam karşısında barlar, kafeler var. Meydanda da akşamları amatör grupların müzik gösterileri oluyor. Katedral merdivenlerinde oturup Meydanın tadını çıkarabilirsiniz. Bir akşam, Katedral önünde dini merasime hazırlanan geleneksel kilise giysileri içinde bir grup gördüm; belli ki o gece dini açıdan önemli bir gece  ve bir tören yapılacak. Aynı zamanda Meydanın diğer bölümlerinde gençler yerlerde oturmuş içki içip müzik yapıyorlardı, diğer bölümde de  amatör bir grubun rock konseri veriliyordu. Dini merasim kıtası, 500 metre ötedeki San Pietro Kilisesine kadar yürüdü ve orada ayin yapıldı. Kilisenin için tıklım tıklımdı. Ama bu süre boyunca kimse kimseye benim değerlerime saygısızlık ediyorsun, sen sus ben devam edeyim, demedi; herkes o Meydanda kendine bir yer buldu ve insanlar da kime isterse ona katıldı.
 
 
Bu kıssadan sonra, Piazza Galvani’ye de kısaca bir göz atıp Şehrin başka önemli bir çekim merkezine gidelim. Piazza Galvani’de Bolognalı ünlü bilim adamının  heykeli bulunmakta. Meydanda ayrıca 1257 yılı yapımı taş bir kule bulunmakta. Güçlü Galuzzi ailesine ait bu yapının girişi 10 metre yukarıda. Bugün yerden de bir giriş açılmış ve bir kafe ile süslenmiş. Buraya kadar gelmişken San Procolo Kilisesine ve Corpus Domini Kilisesine göz atabilirsiniz. İlki şehrin en eski kiliselerinden, diğerinde ise 1712 yılında aziz ilan edilen 1463 tarihinde ölmüş Aziz Santa Caterina’nın naaşı var.
 
Bu bölgede görülecek bir kilise daha var: Chiesa del Santissimo Salvatore…1136 yılında inşa edilen kilise yerine 15 yüzyılda, daha büyük bir kilise olarak yapılmış. Kilise içindeki sekiz yan şapelde değerli sanat eserleri ve din şehitlerinin mezarları bulunmakta.
 
 
 
Şimdi de Bologna denilince akla ilk gelen, şehrin simgesi olmuş iki kuleye gidelim. Piazza Maggiore’ye gelirken via dell Independenza’nın sonuna kadar gelip karşıya geçmiştik ya; şimdi karşıya geçmiyoruz, sola dönüyoruz. Zaten o noktadan baktığımızda da kuleler görünüyor.
 
Piazza di Porta Ravegnana’da tüm heybetiyle Torri degli Asinelli karşınızda duruyor.  Aslında ortaçağda Bolognalı varlıklı aileler tarafından biraz gösteriş biraz savunma amaçlı 200 kule inşa edilmiş; bugün gördüğümüz  bu kulelerden ikisi… Piazza di Porta Ravegna’ya doğru eğilmiş iki kuleden Garisenda kulesi 49 metre ve şakulinden 3,2 metre yana kaymış. Orijinali daha yüksekken 1360 yılında bir kısmı tehlikeli bulunarak yıkılmış. Halka kapalı. Yanındaki Asinelli ise 97 metre ve 1119 da Asinelli ailesi tarafından yaptırılmış. 498 basamakla tepesine çıkılabiliyor. 
 
Kulelerin önündeki alanda San Petronino’nın bir heykeli bulunmakta. Hemen kulelerin orada, Strada  Magiore’nin köşesinde Santi Bartolomeo Kilisesi bulunuyor.
 
 
 

Rönesans etkileri görünen bu Roma Katolik Kilisesi, 5 yüzyılda Aziz Bartolomeo’ya adanan bir kilisenin üstüne, 1516 yılında Andrea da Formigine tarafından yapılmıştır. 17 yüzyılda Kilisenin iç süslemeleri yenilenmiş; sütunları, freskoları görülmeye değer.
 
 
Kulelerden San Vitale’ye doğru giderken de Santi Vitale e Agricola Kilisesi bulunmaktadır. Bu kilise, Hristyan azizlerinin şehit edildiği Roma arenasının üstüne kurulmuş, 16 yüzyılda da yenilenmiş.
San Viale ve Strada Maggiore üzerinde ilerlemeye devam ederken, yolumuzun üstünde 1521 yapımı Fantuzzi ailesine ait Palazzo Fantuzzi’yi göreceğiz; fil başlı dış cephe süslemeleri dikkatinizi çekecektir. Biraz ilerdeki Casa Isolani,  Bologna’nın en özgün revaklı binası; belki daha güzel değil ama daha ilginç bir yapı. 13 yüzyıldan kalma Casa Isolani, en yüksek ve ahşap revaklara sahip bir yer. Meşeden yapılma ahşap sütunlar, binanın üçüncü katına kadar uzanmakta.
 
Çevrede bir de gitmediğim bir müze var, ilgilisine söylüyorum; Museo Internazionale Biblioteca della Musica. Kısacası çalgı çengi müzesi. Biraz ötedeki Palazzo Carrati ise Accademia Filarmonica di Bologna’nın yeri. Mozart’ın burada ders aldığı rivayet ediliyor.
 
Bu çevrede bir başka kaçırılmaması gereken yapı ise etkileyici gotik dış cephesi olan Basilica di Santa Maria dei Servi. 14 yüzyl sonunda yapılan Kilise 16 ve 18 yüzyıl arasında ünlü sanatçıların resim ve heykelleriyle donatılmış. Mermer altarı dikkat çekici. Bir özelliği de noel pazarlarının kurulduğu yer olması.
 

 
 
 
 
 
 
 
 
 

Kilisenin karşısında, 1658 yılı yapımı  kapısında iki dev heykelinin bulunduğu Palazzo Davia Bargellini var; burası Bologna’da revağı bulunmayan tek malikane. Burada aile koleksiyonuna ev sahipliği yapan bir müze var ancak bu müzeyi de görmedim.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Yol üstündeki Palazzo Hercolani ise randevuyla gezilebilen bir malikane. Yolun sonunda ise, müze olarak da kullanılan ünlü Bolognalı ressam Giorgi Morandi’nin evi bulunmakta. Evin hemen yanında, müzik programıyla da ünlü Santa Cristina Kilisesi var.
 
Bölgede sokak arasında, Bologna doğumlu ünlü yönetmen  Pier Paolo Pasolini adının yazılı olduğu bir ev ile karşılaşıyorum
 
Strada Maggiore ve Via San Vitale, Porta Maggiore ve Porta San Vitale kapıları ile bitiyor ve bundan sonra yeni şehir yerleşkeleri başlıyor.
 
Strada Maggiore ve üst tarafındaki via San Vitale’yi gezdikten sonra, devamındaki via Zamboni’ye de göz atalım. Burası kısacası üniversite caddesi. Bu cadde üzerindeki çoğu palazzolar üniversitenin bir birimi olarak hizmet vermekte. Via Zamboni üzerindeki Piazza Rossini’de, konservatuar bulunmakta; konservatuara adını veren Giovanni Battista Martini, bir müzik dehası ve Mozart’ın da öğretmeni. Burada 13 yüzyıl yapımı Basilica di San Giacomo Maggiore’de görülebilir.
 
Üniversite bünyesinde muhtelif müzeler de var; deniz müzesi sayılabilecek Museo delle Navi e delle Antiche Carte Geografiche, Museo di Anatomia Umana, Museu di Stora Naturale ve Museo di Fisica. Bu müzeleri gezmedim, o kadar vaktim yoktu  ve gördüğüm müzeler bana yetti. Bu müzelerin yanında 1763 yılı yapımı şehir tiyatrosu denebilecek Teatro Comunale’de var. Bu bölgede dikkat çeken bir malikane de, yerel yöneticilerin yaşadığı Palazzo Malvezzi de Medici. Ayrıca Üniversiteye ait Güzel Sanatlar Sergisi de aynı çevrede.
 
 
Sokağın sonunda ise milli sanat müzesi olarak nitelendirebileceğimiz Pinacoteca Nazionale var. 1808 yılına tarihlenen Müze, daha çok 16 ve 17 yüzyıla ait Bolonyalı sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapıyor. Müzede rönesansın parlak isimlerinden Raffaello’nun, erken barok döneminin sanatçısı Guido Reni’nin,  resme hareketlilik getiren Annibale Carraci’nin  eserleri ve manierism akımına ait resimler de görülebilir. Ben önceki gelişimde ayrıntısıyla gezmiştim, bu sefer de gittim ama kapalıydı, bir daha da  gitmedim.

Via Zamboni, özellikle akşam saatlerinde vakit geçirmekten hoşlanacağınız bir yer. Nispeten daha ucuz lokanta ve barlar bulabileceğiniz bir bölge. Öğrencilerin gençliği ve enerjileri sizi de canlandıracaktır. Via Zamboni üzerinde yürürken hoş bir sürprizle karşılaştım; Gezi olaylarına gönderme yapan bir graffiti gördüm, demek ki her şehrin ‘bir Gezisi var, durur içerisinde’…
 
 
Via Zamboni de Porta San Donata’da sonlanıyor. Ancak zamanınız varsa Piazza Guiseppe Verdi ve via Zamboni’de biraz daha oyalanın, üniversite öğrencilerinin arasına karışın, onların yediği içtiği yerlere girin çıkın. Hoşlanacaksınız.

Via Zamboni üzerindeki via Irnerio üzerinden tekrar via Indipendenza’ya kısa yoldan ulaşabilirsiniz. Indipendenza’ya geldiğinizde Cattedrale di San Pietro’yu göreceksiniz. 10 yüzyılda yapılan Katedral, 1411 yılındaki yangından sonra 1184 yılında restore edilmiş ve 18 yüzyılda son halini almış. 1396 yılında yüksek revaklar eklenmiş. Francesco del Cossa ve Ercole de Roberti tarafından yapılan freskoların çoğu, muhtelif restorasyonlarda kaybolmuş. Katedralin en önemli eseri, Alfonso Lombardi’nin ‘compianto su Cristo morto’su; 16 yüzyılın başlarında toprak bazlı malzemelerle yapılan insan boyutundaki yedi heykelde İsa’nın çarmıhtan indirilmesi ardından çevresindekilerin ızdırabını anlatıyor. Zaten muazzam olan bu yapı, 3300 kiloluk bir çanın bulunduğu 70 metrelik çan kulesiyle  taçlandırılmış. 

 


Katedralin hemen yanında, Katedral rahipleri için yapılmış 15 yüzyıl binası Palazzo del Monte di Pieta var; bu bina 16 yüzyılda rehin eşya dükkanı olmuş.

 




Cattedrale di San Pietro’dan çıkınca, Piazzo Maggiore ve Piazzo Nettuno’nun ev sahipliği yaptığı Sala Borsa’nın arka tarafını göreceksiniz. Sala Borsa, via Ugo boyunca uzanmakta. Burası 7 yüzyılda Villanovalıların, sonra Etrüsklerin, en son Bolognalıların yerleştiği eski şehrin yer aldığı bölge.


Bu yol boyunca yürüdükçe önce Piazza Malpighi’ye geleceğiz, orada 1683 yılında Meryemin günahsız gebeliğine adanmış bir obelisk göreceksiniz. Obeliskin karşısında ise Basilica di San Francesco ve Chiostro dei Morti…

 
Kilisenin bahçesinde,13 yüzyıl Bolonyalı ünlü hukukçularının anıt mezarları var. Basilica di San Francesco, 1236 yılında tamamlanmış, fransız gotik tarzının İtalya’daki ilk örneklerindenmiş. Saat kulesi 1397 yılına ait. Kilise içinde 9 şapel var; San Bernardino Şapeli en dikkat çekicisi. Kilise bahçesinde antika pazarı kuruluyor ve taşıyabilirseniz, gayet güzel objeler de bulunabiliyor.


Buradan geriye, via Indipendenza’ya döndüğümüzde bu sefer Museo Civico Madievale’ye gideceğiz. Museo Civico Medievale (Ortaçağ Müzesi), 1985 yılından beri, 15. yüzyıla ait bir yapı olan Via Manzonide’deki Palazzo Ghisilardi Fava’da  bulunuyor ve 7 yüzyıldan 15 yüzyıl arasına ait bir çok objeye ev sahipliği yapıyor. Müzede Ferdinando Cospi, Luigi Ferdinardo’ ya ait silah ve eşya koleksiyonları ile Pelagio Palagi’nin eserleri  mevcut. Bunun yanında 7 yüzyıla kadar uzanan oymacılık sanatına ait örnekleri görmek de mümkün. Bunlar arasında en önemli eser, Boniface VIII’in  bakır kaplı ahşap oyma heykeli.

Bu heykel 1300 yılında Manni di Bandino tarafından yapılmış. Heykelin hemen yanında iplik işleme sanatının en iyi örneklerinden birinde İsa’nın hayatı anlatılmakta.

Ortaçağda Bologna’da önemli üniversite hocalarına görkemli mezar anıtları yapmak modaymış, bunun örnekleri de var Müze’de. Ayrıca fil dişi oymacılığı, Murano cam işçiliği ve 15 yüzyıl Ferrara el işçiliğinin nadir örnekleri, Bentivoglio ailesinin nadir objeleri ile birlikte Müze de yer almakta. Ayrıca Bolognalı sanatçıların rönesans etkisindeki bronz heykelleri de görülebilir. Aralarında Giasone ve Medea efsanesinin de anlatıldığı freskolar da Müzenin başka önemli eseri. 13-16 yüzyıl arasına ait resimli kitaplar da Müzenin başka zenginliği.


Benim dikkatimi çeken ise, Osmanlı silahları ve minyatür örneklerinin sergilendiği bölümdü. Hele bir kısım vardı ki, batının kafasındaki Osmanlının özeti gibiydi: üstte yeniçeri silahları, altta rakseden zenneler… Müzeye giriş 5 euro; Müze, Pazartesi günleri kapalı. Salı-  Cuma 09-15 arası, haftasonu ve tatillerde 10-18,30 arasında  ziyaret edilebiliyor.

Burada bir hatırlatma yapayım. Musei Civico Medievale (Ortaçağ Müzesi), Bologna Musei d’Arte Antica’nın (Müze Enstitüsü) bir parçası. Enstitü, iki başka müze daha içeriyor: Collezioni Comunali d’Arte (Palazzo Comunale) ve Museo Davia Bargelli (Palazzo Davia Bargellini)… Bu arada Şehrin önde gelen müzeleri, muhtelif yerlerde tabelalarda adresleri ile birlikte gösterilmiş. Aralarından istediğinizi seçip ulaşabilirsiniz.


 

Müzenin karşısında Chiesa di Santa Maria di Galliera ve kapanmış San Filipo Kilisesi var. Kilise 14 yüzyıla ait, dış yüzeyi heykeller, freskolarla süslü. Kilise içinde Carraci’nin Ecce Homo’su görülebilir.

 
 
 
 
Buraya geldiğimizde artık via İndipendenza’nın paralel caddesi olan via Galleria’ya gelmişiz demektir. Via Indipendenza yapımından önce, burası varlıklı aristokratik ailelerin yaşadığı şehrin ana caddesiymiş. Bu cadde üzerindeki bir çok palazzo, dönemin mimari anlayışının üst örneklerini oluşturmakta. Cadde üzerindeki Palazzo Felicini 1497 yılında, Palazzo Aldrovandi 1725 yılında yapılmış. Cadde üzerinde bu iki malikanenin arasında, Bologna’nın en eski kilisesi olan ve Meryem anaya adanmış Basilica di Santa Maria Maggiore bulunmakta. Yapımı 6 yüzyıla kadar gidiyormuş. Caddenin ortalarına doğru bulunan Palazzo Bonasoni, Instituto per I Beni Artistici e Culturali dell Emilia Romagna’ya ev sahipliği yapıyor.
 
 
Via Galleri üzerindeki via Parigi’deki Oratorio di San Colombano 16 yüzyıl sonunda, San Colombano Kilisesinin bir bölümü olarak yapılmış. Kilise içindeki  ‘La Madonna di Lippo di Dalmasio’ freskosu önemliymiş. Kilisenin üst katında da bazı Bolongalı sanatçının resim ve freskoları var.

Vai Parigi’den çıkıp Via Montegrappa’ya vardığınızda 1532 yılı yapımı Chiesa dei Santi Gregorio e Sirio’ya ulaşılıyor. İçinde yine bazı Bolognalı sanatçının çok değerli eserleri mevcut. Burada ayrıca Palazzo del Gas ve Palazzo Faccetta Nera malikanelerine dışarıdan göz atabilirsiniz. Via San Felice’ye geçtiğinizde, yolda 1583 tarihinde yenilenen ve iç süslemeleri yine muhtelif Bolonyalı sanatçılara ait olan Chiesa di Santa Maria della Carita ve hemen onun yakınında da Oratorio di San Rocco’yu görebilirsiniz.Oratorio di San Rocco içinde, Azizin hayatını anlatan 11 adet fresko bulunmakta.

Şimdi via Indipendenza’nın karşı tarafına geçelim, via  Marsala’ya doğru yürüyelim. Burada  bizi bir sürpriz bekliyor: via Righi’deki Venedik penceresi….
 

Bologna’nın denize kıyısı olmamakla beraber, Po ırmağını kullanarak Reno ve Savena nehirlerinin kesişmesinden oluşan kanallarla denize ulaşım sağlanmış. Venedik penceresi de, Şehrin eski kanallarının uzantısına bakan minik bir pencere ve köprü terası. Kanalın hemen yanında 14 yüzyılda yapılan Chiesa di San Martino bulunmakta. İçindeki 14 yüzyıldan kalma kilise orgu meşhur. Kilisede Paolo Uccelo, Amico Aspertini, Ludovico Carraci’nin eserlerini görmek mümkün.

 
 
Bölgede çok hoş lokantalar var. Ayrıca Cineteca, film stüdyoları, deneysel tiyatrolar, MAMbo denilen modern sanat müzesi hep bu civarda. Kanal bölgesinde, şehri veba salgınından koruduğuna inanılan Santa Maria della Vocazione adına 1527 tarihinde yapılan bir kilise mevcut. Bölgenin bir diğer kilisesi de, Chiesa di Santa Maria della Pioggia, şehri 1561 yılında büyük bir kuraklıktan kurtardığına inanılan aziz adına yapılmış. Buradaki Palazzo Grassi ise ahşap direkleriyle ortaçağ malikaneleri için güzel bir örnek.

Bologna’da bütün yollar Piazza Maggiore’ye çıkıyor. Meydanın sol tarafındaki Palazzo dei Banchi’ye doğru yürüyüp kemerli geçişlerle bağlanan arka sokaklarına dalıyoruz. Artık mola zamanı ama dinlenmeden önce göreceğimiz bir kilise daha var:

Via Clavature’deki Santa Maria della Vita Kilisesi… Kilise 13 yüzyılın ikinci yarısı yapılmış. Tavanın çökmesinden sonra kubbe 1787 yılında yeniden yapılmış… Kilise bir vakıf tarafından işletilmekte ve zaman zaman sergilere ev sahipliği yapmakta. Aslında burada göreceğiniz en önemli eser, Niccolo dell Arca’nın toprak bazlı malzemelerler 1463 yılında yaptığı ‘Compianto’. Katedraldeki gibi insan boyuıtundaki heykellerle yine İsa’nın ölümünde duyulan büyük acıyı yansıtıyor: Önceki gidişimde gördüğüm bu heykel grubunu bu sefer göremedim.

 


Artık Şehrin başka bir bölümüne geçeceğiz. Onun için önce biraz dinlenelim. Palazzo dei Banchi’nin kemerlerinden geçip via Clavature’ye girdiğinizde, burası ve paralel sokaklar bir şarküteri cenneti. Çeşit çeşit peynirler, etler, şarküteri yiyecekleri burada bulunabilir; bu mağazalar sadece bir satış yeri değil adeta bir müze. Belki de başka bir açıdan Bologna’nın özü. Ben Tamburini’de oturdum, dinlendim, günün açlık ve yorgunluğunu giderdim ve çıkarken de parmesan aldım.


Yola koyulmadan önce, Asinelli kulesinin karşısında, via San Vitale başındaki Galeta Ragianni’den dondurma aldım. Genel tavsiye üzerine ricotto peynirli dondurmayı denedim, iyi hoş ama bir daha denemem. Ağzı yağ kaplamış gibi oluyor, baya ağır. Daha hafif, meyveli dondurmaları var.
Via San Vitale’de yüksek revaklı ahşap ayaklı Casa Isolani yanındaki Corte Isolani’den geçerek via Santa Stefano’ya gideceğiz, arada Basilica di San Dominica ve halen Üniversite binası olan eski kilise Santa Lucia var. Bu bölge tarihte özgür halk  iradesi ile Papalığın gücü arasında kalmış bir yer. Bologna da Scoprire olarak adlandırılan bu bölge, via Santa Stefano, via Castiglione ve piazza Tribunali’yi kapsıyor. Yolda 1385 yılı yapımı Palazzo Mercanzia’yı göreceksiniz; burası yaklaşık 6 yüzyıl Bologna ticaretinin kontrol edildiği bir merkezmiş. Buranın mermer balkonundan ticari mahkemenin kararları okunurmuş. Buradan devam ettiğinizde 15 yüzyıl yapımı gotik ve rönesans tarzının bileşimi olan Palazzo Isolani’yi göreceksiniz. Şimdi burada şık lokantalar, butik dükkanlar var. Aradaki yoldan Casa Isolani’ye geçebiliyorsunuz. Karşıda  yanyana dizilmiş malikanaler var, revakları ve pencereleri farklı olsa da tek bir malikane gibi durmakta. Burası da Casa Sforno.
 

Artık Santo Stefano Kilisesinin karşısındasınız. Burası aslında 7 kiliseden oluşan bir kompleks. Burası 5 yüzyılda Bologna’da Piskopos Petronino tarafından haç yeri olarak kutsanmış. Santa Gerusalomme di Bologna adına olan binanın yerine yapılmış, 5 yüzyılda genişleyerek 13 yüzyıla kadar yedi kiliseyle birleşmiş. Bir avlu çevresinde sağda chiesa del Crocifisso, Kilise ortasında Calvario, solda ilk hristyan Bolonyalı şehitler adına Vitale ve Agricola var.

İçinde Basilica del Santo Sepolcro, Capella della Consolazione, Capella della Benda, Capella della S.S.Trinita, Capella S.Girolemo, Chiesa di Loretta bölümleri var ve bu kısımlar, özellikle dini açıdan çok değerli objeler içermekte.


Santo Stefano’nun hemen yakınında, bir tepede başka bir kilise daha bulunmakta; San Giovanni in Monte Kilisesi. 5 yüzyıla ait bir yapının 13 yüzyılda restore edilip 15 yüzyılda gotik tarzda yeniden inşa edilmesiyle oluşmuş bir yer. Dış yüzünde evangelist John’un sembolü bir kartal, içeride de ahşap altar ve işli camlar dikkat çekici.


Buranın biraz aşağısında eski kilise Santa Lucia Kilisesi var. Burası bugün Üniversitenin toplantı salonu olarak kullanılmaktaymış.

 
 
Şimdiki şehir koşuşturmasına bakmayın, burası ruhani bir bölgeymiş. Bunun bir kanıtı da birbirine çok yakın kiliseler. Santa Lucia Kilisesinin hemen yakınında da San Domenico Kilisesi bulunmakta.


Kilise Domenico di Guzman’ın 1221 yılında ölmesi üzerine yapılmış ve içi türlü sanat eserleriyle dolu.San Domenico’nun kemikleri, kendi adına adanan şapelde mermer bir lahit içinde muhafaza edilmekte. Michelango’nun da kandil tutan bir melek ile katkısı olmuş.


Kiliseden şehre doğru yürürken yolda Museo della Storia di Bologna’ya (Bolognanın Tarihi Müzesi) evsahipliği yapan Palazzo Pepoli’nin önünden geçeceksiniz. Müze, şehrin hikayesini ilk kuruluşundan bugüne kadar getiriyormuş, daha çok yazılı metinler, video filmleri gibi görsel malzemelerle. Ancak Mozart’ın Bologna’da kullandığı piyano gibi ilginç kısımları da var. Şehir zaten bir açık hava müzesi olduğu için bu müzeye girmedim.

Palazzo Pepoli’nin karşısnda ise, 17 yüzyıl binası Palazzo Campogrande’de Bolonyalı ressamların eserlerini içeren Quadreria Zambecarri bulunmakta. Daha yolum uzun, burayı da atlıyorum. Burada ziyaret edebileceğiniz bir de Casa Carducci ve içindeki Museo del Risorgimento var. Daha çok İtalyan tarihçisi ve edebiyat insanı Carducci’nin hayatına yönelik bir müze.

Bu kadar kilise, lahit yeter, neredeyse sizi bu dünyada öbür tarafa götürdüm. Şimdi de biraz manzara seyretme zamanı. Bunun için kulelere çıkmanıza gerek yok. San Michele in Bosco’ya gitmeniz yeterli. Burada bir kilise ve manastır bulunmakta. Yine mi kilise diyeceksiniz, bekleyin… Buranın kökeni 4 yüzyıla kadar gidiyor, 1364 yılında Papa Urban V, buraya Benedik Olivetanlarını yerleştiriyor, manastır da onlara ait. 1955 yılından beri ise, manastır bir ortopedi hastanesi.

Bu nedenle buranın bizi ilgilendiren yanı, muhteşem şehir manzarası. Elbette kilise ve manastır yapısı görülmeye değer ama turistik cazibesi, şehre yukarıdan ve  bir küçük ormanın üzerinden bakması. Ancak yürüyerek gelirseniz, kulelere çıkmak kadar yorucu olabilir. Via D’Azeglio’dan Porta S.Mamolo’ya varacaksınız ki bu kısım kolay. Ondan sonra bir tepeye tırmanacaksınız, burada zorlanabilirsiniz. Ama herşeyin kolayı var. Bolonganın gezi tur otobüslerini (city red bus)  kullanırsanız buraya rahatça gelebilirsiniz.

 
Bologna’nın gezi otobüsleri iki rota üzerinden çalışıyor. Biri kırmızı/mavi rota diğeri yeşil rota. Ben ikisini aynı pakette aldım, 20 Euro ve 2 gün geçerli. Sonsuz tavsiye… Kırmızı/mavi hattın size en büyük faydası, S.Michele in Bosco’ya getirmesi, diğer yerleri siz zaten yürüyerek gezeceksiniz.  Kırmızı/mavi hat aslında aynı hat ancak mavi hat hafta sonları izlenen rota, kırmızı hat hafta içi izlenen rota. Vaktiniz varsa mavi hattı (haftasonu) seçin, kırmızı hat zaten hep kullanacağınız via Indipendenza’yı izliyor, mavi hat ise Üniversite bölgesi via Zamboni, via San Vitale’ye de uğruyor. Yeşil hat ise şehrin alt kısmına götürüyor; yeşil hat bize Basilica di San Luca için de çok gerekli.
 
Basilica di San Luca, şehrin dış eteklerinde kalıyor. Porta Saragoza, Bologna’daki tarihi surların üstündeki 12 giriş kapısından biri.
 


Porta Saragoza’dan geçip hiç kesintisiz 3796 metrelik 666 kemerli revaklı bir yolla San Luca Kilisesi’ne ulaşılıyor. Hatta bu revaklarla hiç kesintisiz, bir noktada yön değiştirip yolun karşı tarafına da geçmiş oluyorsunuz.


Revaklar 1674-1793 yıllarında yapılmış. 666 rakamı önemli; şeytanı temsil eden bu sayı, yılan gibi kıvrılan revaklarla San Luca’ya kadar geliyor, yani kötülüklerin temsili yılan, (İstanbul’dan getirilen Meryem Ana ikonunun temsil ettiği)  Meryem Ana’nın ayakları altında ezilip yok oluyormuş.

 
Şehirden 300 metre yukarıdai Monte di Gurdia’da olan San Luca Kilisesi, rivayete göre bir hacının, İstanbul Ayasofya’dan getirdiğini söylediği bir Meryem Ana ikonası için bir korunak olarak, 1160 yılında yapılan küçük bir şapelden yola çıkılarak kurulmuş, ziyarete gelen hacıların sayısı artınca 1193 yılında kilise inşaatına başlanmış. Hacıların dini ziyaretlerini kolaylaştırmak için yapılan revaklar, San Luca Kilisesi ve Arco del Meloncello’nun çizimini de yapan Bologna Carlo Francesco tarafından yapılmış. Arco del Meloncello ise, revakların Colle della Guerdia’ya varan son kısmının başlangıç  noktası. San Luca bu günkü haliyle 1723 yılında yapılmış. Her yıl bir kez San Pietro katedralinden buraya gelen bir dini tören alayı düzenlenmekteymiş.

Katedrallerde, kiliselerden, palazzolardan sıkıldıysanız, biraz lüks, biraz şıklık, biraz da alışveriş istiyorsanız, Palazzo Cavour’da yer alan Gallerie Cavour’a gidin, bütün pahalı markalar orada, bir de şık kafesi var.

Benim alış verişim (paspas dışında) parmesan peyniri ve magnetlerle sınırlı oldu, bir iki de bölgenin seramik ürünlerinden aldım.

Bologna, üçüncü kez gidişimden sonra bile sanki ilk defa gidiyormuşum gibi beni heyecanlandıran bir şehir. Küçük bir alana yayılan ama gayet yoğun bir şehir; rahat, huzurlu, şık. Ancak bu güvenli şehir de terörden muzdarip; 1980 yılında Bologna Merkez Tren İstasyonundaki patlama, şehrin toplumsal hafızasında yer etmiş. Bu patlamada İstasyon epey zarar görmüş ama büyük saatine bir şey olmamış. Olayın anısına, bu saat de patlamanın olduğu saatte durdurulmuş. Bir yandan bu düşünceler, bir yandan arkamda kalan Bologna’nın ortaçağ görüntüleri, havaalanına giden otobüse biniyorum.  Belki görmediğim, gezmediğim yerleri kalmıştır. Artık onlar da başka sefere. Evet, neden bir dördüncü sefer olmasın?


 
 

Yorumlarınızı Buraya Yazabilirsiniz