Avignon Gezi Rehberi – Ortaçağ’ın Görkemi

Avignon, gençliğimde, Lawrence Durrell’in Avignon Beşlisi’nin okurken aklıma takılmıştı; insan labirentlerinde dolanan bu muhteşem seri romanda arka fonun Avignon olması nedeniyle bu şehir bir yanıyla hep aklımdaydı. Sonra devreye tarih girdi; Ortaçağda ‘Papalık Merkezi’ olarak yıldızı parlayan  şehri daha da merak ettim. Sonunda bir gezinin bir tarafına ekleyerek 2-3 günlük bir Avignon seyahati yapabildim.

Avignon, gerek coğrafi konumu gerekse tarihi geçmişi ile Provence’ın önemli şehirlerinden biri. Rhone Nehri’ne kıyısı olması ve hemen kıyısında bir de ada bulunması, taşımacılık ve ticaret açısından şehri önemli hale getirmiş.

Kısa Tarihi

Ama Avignon’un tarihi daha eskilere gitmekte; Nehir kıyısındaki Rocher des Dames’daki mağaralarda  neolitik çağlardan beri yaşam olduğu söylenmekte. 2000 yıl önce bölgeye  yerleşen askerler ve balıkçıların buraya  Auoenion dedikleri rivayet ediliyor. Sonra MÖ 600’lerde taa Foça’dan gelip Marsilya’yı kuran Phokailılar, burayı keşfedince bölge canlanmış. Romalılar döneminde ise buraya Avenius denmiş; o günlerin izleri de bugün hala şehirde görülebilir; özellikle Rue Saint Etienne ve Rue Racine civarında  kalıntılara rastlayabilirsiniz. Romalılardan sonra Franklar, Burgondiyalılar, Ostrogotlar, sonra tekrar Franklar, sonra Arapların eline geçen bölge 737’de Frank Dükü Charles Martel’in kanlı baskınıyla  el değiştirmiş; bu dönemde o kadar kan dökülmüş ki, o bölgedeki bir sokak bugün hala Rue Rouge olarak anılmakta. Şehrin kaderi 1309’da Papalık İtalya’dan buraya taşınınca değişmiş. Roma’daki çekişmelerle bunalan Papalık, Clement V döneminde Fransa’ya taşınmış, kendisine Lyon’da papalık merasimi yapılmış. Fransa Kralı Yakışıklı Philip’in desteğini alan papalık, Fransız krallık tahtının gölgesinde güçlenmiş. Papalığın gücüne Fransa Krallığının iktidarı eklenince, bölge dönemin parlayan yıldızı olmuş. Daha sonra yeni papa döneminde merkez Avignon olarak seçilmiş; burayı Papa Clement VI, Sicilya Kraliçesi I Giovanna’dan satın almış. Böylece Avignon’da başka bir dönem başlamış; bu dönemde müreffeh bir yer haline gelen şehir, kendi ülkesinde barınamayan hırsızı uğursuzu da buraya çekmiş, bir yandan da veba salgınları, şehrin yıldızının parıltısına gölge düşürmüş. Öte yandan Fransa Krallığının gölgesi iyiden iyiye Papalığın üstüne düşünce Papalık soluğu yine Roma’da almış; 1377’de Papa Gregory XI Roma’ya geri dönmeye karar vermiş. Ama kendisinin ölümü üzerine seçilen Urban VI ise Fransız kardinallerinin baskısıyla karşılaşmış ve Fransızlar da Clement VII’i papa olarak seçmişler.  Böylece Roma’da ve Avignon’da iki papalık oluşmuş.

Bu durum itiş kakışla 1414’te Martin V’in papa olarak seçilmesine kadar sürmüş. Fransız İhtilaline kadar papalık elçiliğince yönetilen şehir, Fransa Krallığı tarafından pek rahat bırakılmamış ve sonunda 1791’de Fransa Krallığı ile birleşmiş, bu durum ancak 1814’te Papalık tarafından kabul edilebilmiş. 1995 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirasları Listesi’ne alınan şehir, 2000 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilmiş. Bugün Fransa’nın Vaucluse bölgesinin başkenti olan Avingon, tarıma dayalı endüstrisi yanında, köklü geçmişini de arkasına alarak önemli bir turistik yer durumunda.




Ulaşım 

Avignon’a Marsilya üzerinden trenle geldim. Marsilya’dan Avignon’a otobüs yok, ya araç kiralayacaksınız ya da trenle geleceksiniz. Tren fiyatı 15-22 euro olarak değişiyor; seyahat ise durulan durak sayısına göre 1 ile 2 saat arasında sürüyor. Gare S.N.C.F İstasyonu Avignon surlarının hemen yanında. Surların dışı yeni Avignon bölgesi, gezginlerin ilgisi dışında.

Öte yandan Avignon’da hava alanı da var, bağlantılı uçuş ayarlamaya elverişli yani. Havaalanından şehir merkezine otobüs seferleri de bulunmakta.

Avignon yürüyerek gezilecek bir şehir; görülecek her şey surların içinde ve bir uçtan bir uca yürümek en fazla yarım saatinizi alır. Ama yürümek istemezseniz kale içinde baladine ve cityzen denilen otobüs seçenekleri var. Baladine 7 kişilik elektrikli bir araç, ana caddelerden geçiyor. Cityzen ise 20 kişilik, bizim dolmuşlarımız gibi, o da kale içinde iki hat üzerinde çalışıyor ve kalkış noktası, eski şehrin ana giriş kapısına yakın Cours Jean Jaures’nin başlangıcında. Bilet ücreti 0,50 euro, 10 binişlik kartlar 4 euro. Surların dışında ise otobüsler çalışıyor, bilet 1,40 euro, 10 biniş 12 euro. Özellikle Villeneuve les Avignon’a giderken kullanabileceğiniz bir seçenek (5 numaralı hat).

Ve tabii gezi otobüsleri… Avignon için çok yerinde bir seçenek. Kale içinde işleyen mini tren, en dar sokaklara bile girip Avignon’un kalbinde bir tura çıkaracak sizi; 45 dakika süren tur 9 euro, kalkış yeri ise Place du Palais des Papes ve saat 10.00’dan itibaren her yarım saatte bir kalkıyor. Surlar dışında ise hop on hop off var; surlar etrafında dolanıp Villeneuve les Avignon’a kadar gidiyor, tur bir saat sürüyor ve saat 10.00’dan itibaren her saat başı kalkıyor, günlük bilet 12 euro, turun kalkış noktası ise eski şehrin girişine yakın, Cours Jean Jaures’de, Visite Avignon dükkanının tam karşısında…  İki turu birlikte alırsanız 18 euro.

Şimdi eski şehire, Avignon’un merkezine doğru ilerleyelim. Tren garından çıkınca şehrin ana girişi sizi karşılayacak; Porte de la Rebublique… 1853’te tamamlanan tren garının şehirle bağlantısını sağlamak için şehri çevreleyen surlarda bir geçit açılmış ve böylece tren garı, Place de l’Horloge Meydanı’na bağlanmış. Porte de la Rebuplique başlangıcında şehrin 19. yüzyıl havasına yakışan karşılıklı iki bina sizi karşılayacak. Ticaret ve idari işler için ayrılmış bu binalar şehrin Ortaçağ havasına girmeden önce sizi 19 yüzyıldan selamlayacak.

Bu kapıdan geçip Cours Jean Jaures üzerinden Rue de la Republique ile Place de l’Horloge’a varılıyor. Oradan da hemen Papalık sarayı Palace du Palais’ye geçiliyor. Sarayın önünde ise Benezet Köprüsü bulunmakta. Bu yol Avignon’un özeti. Ama bu yolu açmak için Aziz Martial Kilisesi’nin ve Agricol Bahçeleri’nin bir kısmına el konulmuş. Rue de la Republique, görkemli yapılarıyla şehrin ana damarı, gece geç saatlere kadar açık lokantalar, kahkahalar taşan barlar gecenizi renklendirecek. Yol üzerindeki bir zamanların görkemli malikaneleri, şimdi yerini 3 yıldızlı otellere, iş merkezlerine, idari ofislere bırakmış. Şehrin diğer önemli caddeleri, Place de l’Horloge Meydan’ında birleşen Rue Bonneterie, Rue des Marchands, Rue Carnot, hem şehrin tarihinden izler taşımakta hem de bugün ticari hayatın ana noktalarını oluşturmakta. Rue Joseph Vernet ile Rue du Roi Rene üzerindeki 17-18 yüzyıldan kalma yapılar sizi  şehrin geçmişine götürecek; bugün bile buralar şehrin en müreffeh yerleri.

Avignon’u çevreleyen surların yanında aynı zamanda şehrin dışarıyla bağlantısını sağlayan ve birbirine bağlı  Boulevard Saint Michel, Bd.St Dominique, Bd.de L’Loulle, Bd.du Rhone, Bl.St Lazare caddeleri uzanmakta. Surlar üzerinde 15 adet kapı var, bunlar arasında tren garına açılan Porte de la Republique, papalık sarayının açıldığı alan ve Porte du Rhone ile karşı kıyı ile bağlantı yolunun uzandığı Porte de l’Ouille özellikle önemli. Surlarla Rhone Nehri arasında geniş bir park ve otopark bulunmakta, burası şehrin açık hava pazarının da kurulduğu yer. Şimdi Avignon’un öne çıkan yerlerini ayrıntılarıyla gezelim.

Konaklama

Avignon oteller açısından gayet zengin. Ortaçağ atmosferini bugünün konforu içinde yaşatan yıldızı bol, pahalı otellerden  Ortaçağ han duvarlarını müşterisinin boş cüzdanına yansıtan düşük bütçeli otellere kadar, ne ararsanız var. Tren istasyonu çevresinde, surların dışında dört yıldızlı Grand Hotel ve Novotel makul seçenekler olarak sıralanıyor.

16 yüzyıldan kalma Hotel Cloitre Saint Louis, 1309’da yapılan La Miranda ve Place Crillion’daki Hotel Europe belki de Avignon’un atmosferine en yakın oteller; Ortaçağ’dan kalma yapılarda ağırlanan konuklar lüksün de dibine vuruyorlar ama oralara ulaşmadaki en büyük engel cebimizde olmayan Eurolar. Gecelik oda fiyatları 350-400 euro civarında. Hotel Euope’un konukları arasında Charles Dickens gibi isimler varmış, eğer kesenizi zorlamak isterseniz bu bilgi de bir katkı sağlayabilir belki. Mercure Cite des Papes, Bristol, Autour du Petit Paradis, konfor için para harcamaktan çekinmeyenler için bakılacak diğer oteller.

Orta sınıfta yer alan Hotel Daniel ise sırf binası için tercih edebileceğiniz bir otel; ana cadde Rue de la Republique üzerindeki bu görkemli binanın fiyatları ise daha makul. Mas du Clos de l’Escartrat, Hotel Le Colbert, Au Saint Roch da orta sınıf bütçeli otellerin iyi temsilcilerinden. Gecelik ücret 80 euro civarında.

Avignon’da temmuz aylarında düzenlenen Avignon Tiyatro Festivali sırasında ve onun kadar resmi olmasa da tiyatro, bale, konser gösterileriyle aynı yoğunlukta geçen OFF Festivali sırasında otellerde yer bulmakta güçlük çekebilirsiniz.

Ben fakir ise, tek yıldızı bile düştü düşecek bir otelde kaldım. Önceden randevu evlerinin bulunduğu  Corps Saints Meydanı çevresindeki bir sokaktaki minik otel, artık geçmişte ne yaşandıysa yaşandı, o günlerin huzursuzluğunu taşıyan bir yerdi. Bir kere böyle otellerin kapısı 19.00’dan sonra kilitleniyor, şifreyi bilmiyorsanız ya da unuttuysanız yandınız. Ben de ilk gece yanmadıysam da epey tüttüm; otele vardığımda akşam 9’du ve şifreyi bilmiyordum. Çok çırpındım, çok bağırdım ama nihayet içeri girdim. Otel personeli ise kendini 5 yıldızlı bir otelin yöneticisi sanıyordu, müşterilere bir ayar vermeler, bir disiplin… Aklınızda bulunsun.

Gezelim Görelim

Palais Des Papes

Yolumuz Avignon’a düşüyorsa, bunun en önemli nedeni Papalık Sarayı… Bir zamanlar papaların, kralların, prenslerin, kardinallerin boy gösterdiği bu Saray, bugün hala görkemini korumakta. Ortaçağ’ın insanı hem ürperten hem hayran bırakan mimarisinin müthiş örneklerinden biri. Tabii, bir Ortaçağ sarayı olarak (arada yaklaşık yüz yıllık bir zaman farkı olsa da) Topkapı Sarayı ile mukayese etmeden duramıyor insan. Gerçi burası Ortaçağ’ın en ortasına ait özellikleri taşırken, Topkapı Sarayı Ortaçağ’ın sonlarında kurulup sonraki yüzyıllarda büyümüş gelişmiş bir yer. Topkapı’nın yeşillikler içinde ve harika bir manzarayı karşısına alarak yatay olarak büyümesi, insanda dünyanın nimetlerini çağrıştırırken Avignon’un dikey yükselmesi hayatın sert, acımasız yanını vurguluyor sanki; içinde yaşananlar benzer iktidar gerilimi olsa da…

1995’te UNESCO tarafından Avignon kent merkezi ile birlikte Dünya Mirası olarak onaylanan Papalık Sarayı, adından da anlaşılacağı gibi, bir dönem Papalığın merkezi olmuş. Tabii Papalık makamı, ‘Hadi bir de Fransa’da yerimiz olsun, arada gideriz, havamız değişir’, dememiş, biraz da mecbur kalmışlar İtalya’yı bırakıp buralara gelmeye. 13 yüzyılda Papalık makamı zaten teyakkuz halinde sürekli yer değiştirmekteymiş. 14 yüzyılda Kutsal Roma İmparatorluğu ile Papalık arasındaki gerilim Papalığı zorlamaya başlanmış. 1303 yılında Papalık makamı Anagni’deyken Papa Boniface VII ile Fransa Kralı Yakışıklı Philippe arasındaki çekişme sonucunda zaten kafayı Papalığın gücünü kırmaya takan Yakışıklı Philippe Papalığa saldırmış. Neyse 1305’te Yakışıklı Philippe’nin desteklediği Bordeaux Başpiskoposu Bernard de Got, Clement V adıyla papa olunca, ben bu gerilimi çekemem, deyip Fransa’ya taşınmış. Sonra papalığın ana merkezi Avignon olmuş; tabii buranın seçilmesinde de bazı nedenler varmış; bir kere şehir koca bir nehir kenarında huzur içinde püfür püfür bir yer, hem de bir şekilde Fransa’ya yakın, ana yolların kesişme noktasında, Papalık hakimiyetindeki Comtat Venaissin bölgesine yakın, dahası burası Papalığın en büyük destekçisi ve Papalığın vassalı Napoli ve Sicilya Kralı Charles II de Anjou’nun hakimiyetinde…

İktidar ilişkileri, güç çekişmeleri… Böylece Avignon Papalığı 1309’da V.Clemens döneminde  başlamış; kendisi hazımsızlık sorununu çözmek için  zümrüt tozu yerken can vermiş. Papa VI Clemens ise tanrıyı mutlu etmenin yolunun lüks bir hayat yaşamaktan geçtiğini iddia etmiş ve zamanında Saray’da şaşaa almış başını gitmiş, zaten geyikli oda  denilen kendi  odası belki de Sarayın en süslü yeri. Tam 7 papadan sonra, 1378’de  Papa XI Gregorius döneminde tekrar Papalık makamı Roma’ya taşınmış. Yani bütün bu yapılar falan sadece 69 yıl için mi yapılmış diye düşünmeden edemiyor insan. Ama tabii bu, tam olarak doğru değil. Hatta artık Papalığa mı alıştılar yoksa Roma’daki Papayla mı anlaşamadılar bilinmez, VI Urban döneminde, biz bu papayı tanımıyoruz diyerek Avignon kendi kendilerine bir papa atamış ve VII Clement, Avignon’un papası olmuş. Neyse ne; Ortaçağ’da zaten Papalık ne kendisi huzur bulmuş, ne de başkalarına huzur vermiş, o nedenle bu konuların kenarından dolanarak Papalık Sarayı’na girelim artık.

15.000m2’lik bu Saray, (Benedict XII, Clement VI, Innocent VI dönemlerine yayılan) 30 yılda tamamlanmış. İlk baktığınızda yüksek burçları, sivri kuleleriyle bir kale görünümünde olan bu Sarayın içi ise, dönemin Fransız ve İtalyan sanatçılarının resimleri, freskleri ve goblenleri ile dekore edilmiş. Tabii bugüne bunların çok azı kalmış. Sarayın yapımında Pierre Poisson ve Jean de Louvres gibi Fransız mimarlar görev alırken, iç dekorasyonda Giovanni Luca ve Papalık ressamı olarak bilinen Matteo Giovannetti gibi İtalyan sanatçılar öne çıkmış. Saray iki bölümden oluşuyor; Eski Saray 1334-1342 arası Papa Benedict XII, yeni kısım Clement VI döneminde 1342-1352 arasında yapılmış. İkisi arasında tarz farkı da var; eski saray daha romanesk, yenisi daha gotik havalı… Her ikisi de dönemlerinin zenginlikleriyle göz doldururken hepsi Fransız İhtilali sırasında oradan oraya savrulmuş, 1810’da sanat eserleri yağmalanmış…




Saraya Porte des Champeaux denen, sivri çatılı iki kulenin altındaki ana girişten giriliyor. Kapının üzerinde Papa Clement VI’nın arması bulunmakta. Girişten sonra Saray avlusundan geçip Consistorium’a geçiliyor, burası 14 yüzyıl Avrupasının belki de en önemli mekanı olan Kardinaller Kurulu. Bu devasa salonun duvarları bir zamanlar fresklerle süslüyken şimdi goblenlerle kaplanmış. 1413’teki yangın, bunu Viterbo yaptı, şunu Matteo Giovannetti boyadı dememiş, ne var ne yok tüm freskleri yakmış kül etmiş. Odadaki iki ahşap heykel ve duvarlardaki papa portreleri salonun diğer görülecek eserleri. Bu salon bir dönem tüm Hristiyanlığın kalbinin attığı yermiş; mahkeme olarak da kullanılmış,  Papalar, kralları burada kabul etmiş, bir çok dini şahsiyet burada aziz ilan edilmiş, dönemin iktidar sahipleri burada cezalandırılmış…

Buradan Sarayın en geniş odası olan Magnum Tinellum’a geçiliyor. Yemek odası olarak kullanılan odanın tavanı, 1413 yangınından önce mavi satıh üzerine altın yıldızlarla süslüymüş. Daha sonra huni şeklindeki bacası ile dikkat çeken üst mutfağa geçiliyor.  Freskleriyle göz alan küçük bir şapel olan Chapelle Saint Martial,  Aziz Martial’a adanmış; Giovannetti eseri fresklerde Azizin hayatı konu edilmiş. Devamında Papa tarafından kabul edilenlerin beklediği bölüme geçiliyor; bir zamanlar fresklerle kaplı duvarlar şimdi Rafael’in eserlerinden esinlenilmiş devasa goblenlerle kaplı. Büyük kulenin tam altına tekabül eden yer ise Papa’nın Yatak odası; mavi satın üstüne asma yaprakları, çiçekler, hayvanlarla süslü… Geyikli oda adını, duvardaki geyik avını betimleyen freskden almış; bu oda zamanın en önemli uğraşısı olan avcılık sahneleriyle süslü. Büyük Şapel yolundaki Kuzey Kutsal Emanet Odası, kral ve kardinallerin heykelleriyle dikkati çekiyor. Clementine Şapeli de denen Büyük Şapel ise Fransız Gotik tarzının en iyi örneklerinden. Saint Laurent Kulesinin altına denk gelen Güney Kutsal Emanetler Odasında ise, Clement V, Clement VI, Innocent VI, Urban V gibi bazı papaların mezarları bulunmakta; Papalar burada merasim cübbesini giyermiş. Aşağı kata inince Salle de la Grande Audience’e varıyorsunuz. Jean de Louvres’un ustalık eseri olarak kabul edilen bu salonda Giovanneti’nin freskleri görülebilir, artık ne kadarı kalmışsa. Bu salondaki Eski Ahit’ten sahneler ile 12 peygamberi tasvir eden freskler ile vitray süslemeleri dikkat çekici. Sonraki Salle de la Petite Audience ise, 1600’lerde cephanelik olarak kullanılsa da aslında mahkemelerde uzlaşma odasıymış, tavanda askeri zaferleri konu alan freskler mevcut. Sonradan bir toplantı salonuna dönüştürülen Salle de Conclave ile Saray gezimiz bitiyor.

Papalık Sarayı’nı uzun uzun gezdim (ve anlattım) çünkü burası Avignon’un kendisi demek. Saray olmasa Avignon’un içi boşalacak sanki. Avignon’a kadar geldiyseniz mutlaka burayı gezeceksiniz demektir. Saray; 01 Eylül-01 Kasım arası 09.00-19.00 saatlerinde, 02 Kasım-29 Şubat arası 09.30-17.45 saatlerinde,  Martta 09.00-18.30 saatlerinde, Nisan başından Haziran sonuna kadar 09.00-19.00 saatlerinde, Temmuzda 09.00-20.00 saatlerinde, Ağustosta 09.00-20.30 saatlerinde ziyaret edilebilir. Giriş 12 euro. Ama Avignon’un diğer bir önemli turistik noktası olan St Benezet Köprüsü ile birleştirilmiş bilet alırsanız ücret 14.50 euro oluyor.

Notre Dame Des Domes

Papalık Sarayı’nın hemen yanında, tek kule üzerinde yükselen Hz Meryem’in bir eliyle  şehri kutsadığı bir eliyle koruduğu heykelinin taçlandırdığı şehir katedralinin geçmişi 4 yüzyıla kadar gidiyormuş. Aziz Martha’nın Hz Meryem adına kurduğu bir kiliseymiş. Sonra Romanesk tarzda tekrar yapılıp 1069’da takdis edilmiş. Ama Katedral bugünkü haline 1140-1160 arasında kavuşmuş, gerçi zaman zaman değişiklikler geçirmiş ve Fransız İhtilali sırasında tamamen terkedilmiş. Nihayet 1822’de yeniden takdis edilerek açılmış. Haliyle birçok tarihi olaya da tanıklık etmiş; 1333’deki Haçlı seferinden önce burada Papa John XXII, orduyu koruması için Kutsal Haçı, Fransa Kralı VI Philip, Navarre Kralı Philip ve Bohemia Kralı John’a teslim etmiş.

Kare tabanlı çan kulesi 1405’ye yıkılmış ve 1425’te yeniden yapılmış. Tepedeki altın yaldız boyalı Meryem heykelinin tarihi ise 1859. Avignon Başpiskoposluğu’nun merkezi olan Katedral’in avlusunda çarmıha gerilen İsa heykeli en az Katedral kadar görkemli. 1840’da Tarihi Anıt olarak kabul edilen Katedral, koridorsuz kiliselerin bir örneği, içi gayet sade. Aziz Martha ve Maria Magdelena heykelleri, girişi süslemekte. Yan şapeller 14 ve 16 yüzyıllarda eklenmiş. Şapellerde Eugene Deveria’nın 1830’larda yaptığı resimler görülebilir. Ayrıca 13 yüzyıldan kalma beyaz mermer taht ile 16 yüzyıl eseri İsa’nın ahşap heykeli de Katedralin zenginliklerinden. Ama özellikle Hıristiyanlar için  buradaki esas hazine Papa John XXII ve Benedict XII’nin mezarları. Katedral 06.00-12-00 ve 14.30-17.30 saatleri arasında ziyarete açık, giriş ücretsiz.

Jardin Du Rocher Des Doms

Katedralin kapısı, Avignon’un en güzel parkına açılmakta… Rivayete göre İmparator Augustus burada kuzey rüzgarlarına bir tapınak yaptırmak istemiş. Katedralden parka girerken yol üstünde savaş kayıpları için bir anıt bulunmakta. Devamında ise yeşillikler içinde havuzlar, heykellerle süslü bir park… Parkın içindeki havuz çevresindeki kafeler, insanı çağırıyor ama buranın esas olayı Rhone vadisine tepeden bakan manzarası. Karşı tarafta Villeneuve Les Avignon sizi selamlayacaktır. Gidemeseniz bile,  buradaki Yakışıklı Philippe Kulesi ile Anadaon Tepesi’ndeki Saint Andre Kalesi’ni uzaktan da olsa görebilirsiniz. Ayrıca Rhone Nehri, Barthelasse Adası ile Benezet Köprüsü de harika bir manzara oluşturmakta.

Bu park Papalık zamanında da kullanılmış ama bugünkü düzenleme 1830’da yapılmış. Ana havuzdaki Felix Charpentier eseri Venüs heykeli parkın en gösterişli süsü… Gezmekten yorulursanız dinlenmek, serinlemek, bir şeyler içmek için tercih edeceğiniz bir yer burası, harika manzara da cabası…

Hotel Des Monnaies

Papalık Sarayı’nın karşısındaki, belki de Avignon’un en süslü yapısı olan Barok cepheli bu bina, aslında darphane imiş. 1619’da yapılmış ve Papa V Paul’a adanmış, zaten  ön yüzdeki kartallı, ejderhalı arma da kendisine aitmiş. Fransız İhtilali sırasında askeri karargah olan yapı 1860’dan beri Müzik Okulu olarak kullanılmaktaymış.

Petit Palais

Papalık Sarayı’nın bulunduğu alanda bulunan diğer bir göz alıcı yapı da 1318’de Kardinal Berenger Fredoli tarafından yaptırılan Küçük Saray… Kardinal Arnaud de Via tarafından satın alınmış. Sarayın mülkiyeti 1335’te Papa XII Benedict’e geçmiş ve o da burayı piskoposluk sarayı olarak kullanmış. Saray, 1411 Savaşında gördüğü hasardan sonra 1503’de geçirdiği restorasyonla bugünkü İtalyan Rönesans tarzındaki halini almış. Fransız İhtilali sonrasında 1826’da burası Katolik okulu, 1904’te bir teknik okul olmuş. 1976’dan beri de özellikle Rönesans dönemi ressamların eserlerine ev sahipliği yapan bir müze. Burası dönemin ünlü isimlerini de ağırlamış; Cesare Borgia, XIV Louis bunlardan bazısı…

Sarayın dışı ne kadar zarifse, içi de bir o kadar zengin bir sanat koleksiyonuna sahip. Müze, 400 civarında İtalyan ve Fransız Rönesans ressamının eserine ev sahipliği yapmakta. Ayrıca burada VII Clement’in mezarından kalan büst dahil 600 heykel de bulunmakta. 13-16 yüzyılı kapsayan dönemin sanat anlayışının temel örneklerini göreceğiniz Müzenin en dikkat çekici eserleri Kutsal Mesaj eseriyle Vittore Carpaccio ve Çocuk ve Madonna eseriyle Sandro Botticelli; tuhaf bir şekilde, sanki   Botticelli eserindeki Madonna, bizim pop ikonu Madonna’yı anımsattı bana…

UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası  Listesi’nde bulunan Müze, Avignon’un mutlaka görülmesi gereken yerlerinden. Gezmek isterseniz salı hariç hergün 10.00-18.00 saatlerinde gidebilirsiniz, giriş ücretsiz.

Pont St.Benezet

Avignon’da görmeden gelinmemesi gereken bir yer de Rhone Nehri üzerindeki bu yarısı kalmış köprü… Ortaçağ olur da efsanesiz, masalsız olur mu… Bu köprü de kendinden daha ünlü bir efsane ile anılmakta… Efendim, günlerden bir gün çevre köylerde çobanlık yapan Benezet’e, göklerden sesler gelmiş; Benezet Benezet, kalk da Rhone üzerine bir köprü yap, demiş bu sesler… Takdiri ilahiye sorgu sual olmaz, azgın suları yüzlerce can alan onca nehir dururken burası neden seçildi bilinmez ama kahramanımız yola koyulduğunda karşısına bir de melek çıkmaz mı, melek almış Benezet’i Avignon Piskoposuna götürmüş… Piskopos meleğe hiç şaşırmamış ama Benezet’in köprü yapma fikrine çok şaşırmış, madem öyle ilk taşı sen at diye 30 insanın kaldıramayacağı bir kayayı işaret etmiş, Benezet’de koca kaya parçasını kaldırıp nehre fırlatmış ve ‘Voila’ demiş herhalde, ama bu efsane kayıtlarına işte köprünün ilk taşı bu, diye geçmiş. Efsane böyle diyor ama tarih, 900 metre uzunluğundaki ilk köprünün önceleri ahşap olduğunu ve yapımına 1177’de başlandığını, 1185’te de bittiğini yazıyor. Köprü yapımında ortalığı ayağa kaldıran melek, herhalde sonra köprüye olan ilgisini kaybetmiş ki, 1226’da VIII Louis’in Albigeois Haçlı Seferi sırasında köprü yıkılırken hop, noluyor orda falan dememiş. Köprü 22 kemerli olarak 1234’te taştan yapılmış. 17 yüzyılda köprü büyük ölçüde yıkılmış ve melek yine ortada yok tabii… Neyse, sonrasında köprü 4 kemerli olarak  bugünkü haliyle bırakılmış.

Şehrin kültürüne de etkisi olan köprünün altında bir zamanlar dans gösterileri düzenlenirmiş, hatta Fransa’da çok bilinen ‘Sur le pont d’Avignon’ şarkısına konu olan bu köprüymüş.

Şimdi köprü Nehrin ortasına kadar uzanıp orada bitiveriyor. Dört kemeri kalan köprünün ikinci köprü ayağında 12 yüzyıl yapımı Romanesk tarzda Saint Nicholas Şapeli, onun hemen üzerinde, yürüme yolunda ise 16 yüzyılda Gotik tarzda yapılan kısmı bulunmakta. Bir zamanlar bu kısımda Benezet’in kemikleri saklanmaktaymış. Köprünün Avignon ayağındaki giriş kapısı 14 yüzyıldan kalmaymış. Köprü 1840’da Tarihi Anıt olarak kabul edilmiş, 1995’te de UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınmış.

Köprü Avignon’un olmazsa olmazlarından; 1 Eylül-1Kasım arası 09.00-19.00, 02 Kasım-28 Şubat arası 09.30-17.45, Martta 09.00-18.30, 1 Nisan-30 Haziran arası 09.00-19.00, Temmuzda 09.00-20.00, Ağustosta 09.00-20.30 saatlerinde ziyaret edebilirsiniz, giriş 5 euro. Girişte köprü ile ilgili bazı objeler, bilgilendirme panoları ve video gösterileri bulunmakta.

Remparts

Kale olarak çok caydırıcı olmasa da görsel olarak çok güzel duran surlar, Avignon’un Ortaçağ havasına çok yakışıyor. Alçak duvarlarıyla pek de göz korkutmayan bu surların yapımına  1355 yılında Papa VI Innocent zamanında başlanmış ve Papa V Urban zamanında tamamlanmış. Aslında 1. yüzyıldan beri bir kale olduğu kabul edilmekte ama hem Papalığın taşınması hem de şehrin eski surlara sığmaması nedeniyle yeni bir sur ihtiyacı doğmuş. Tabii bir de Papalığın servetiyle gözleri dönen İngiltere tehditini de eklemek lazım. Şehrin etrafını saran 4800 metre uzunluğundaki bu  duvar, ortalama 8 metre yüksekliğindeymiş. Surlar üzerinde 15 büyük, 50 küçük burç var; bunlar genelde kare veya dikdörtgen tabanlı ama 3 tane yarı daire şeklinde burç da surları süslemekte.

Surdaki taşlar üzerinde bulunan işaretler ise, taş ustalarına aitmiş ve ödemeler döşenen taş miktarına göre yapıldığından ustaların kazancını belirlemek için kullanılıyormuş. Sur çevresinde aslen 7 kapı varmış ama yıllar içinde bu kapıların sayısı artmış. Her girişin bir ismi var ama tren istasyonundan şehre girilen kapı ile Rhone Nehrine bakan kapılar gezginler için daha önemli.

Bu arada kuruluşu 1303’lere kadar giden Avignon Üniversitesi’nin kapısına da bir göz atın derim.

Eglise Saint Pierre

Avignon şehir merkezinde, belki Katedral’den daha görkemli olan St Pierre Kilisesi de görülmeye değer. 1358’de yapılan bu görkemli kilisenin en dikkate değer yanı, hafif hafif Rönesans’a da göz kırpan  Gotik şahikası ön cephesi mi, ince ince işlenmiş 4 metre yüksekliğindeki yekpare ceviz kapıları mı, Rönesans sanatının en nadide örnekleriyle süslü sunağı mı bilemedim.

Gerçekten kilise Gotik tarzda ön cephesi yanında 1551 yapımı muhteşem ahşap kapılarıyla da insanı hayran bırakıyor. İki kapı arasında duran Meryem heykeli ile 1526 yapımı Rönesans tarzdaki sunak da görülmeye değer… Aslında buranın tarihi 7 yüzyıla kadar gidiyormuş, ilk Avignonlu piskoposların gömülme yeriymiş. Kilisenin içindeki şapeller bir sanat hazinesini de barındırmakta. Notre Dame de Lourdes Şapelindeki Simon de Chalons eseri ‘Çobanların Tapınması’ ise bunlardan sadece biri.

Eglise Saint Didier

Tarihi 7 yüzyıla kadar giden kilise, Aziz Agricol tarafından kurulup Aziz Didier’ye atfedilmiş. 1356 ile 1459 tarihleri arasında yeniden, bu sefer Gotik tarzda yapılmış kilise. Fransız İhtilali sırasında hasar gören kilise, bir süre hapishane olarak kullanıldıktan sonra 1901’de tekrar ibadet yeri olmuş.

Kilisenin dış cephesinin Avignon uslübunda Gotik tarzın en güzel örneklerinden olmasına rağmen içi oldukça sade. Kilise içinde Simon Chalons eseri iki resim ile 1478’de Kral Rene tarafından Francesco Laurana’ya yaptırılan sunak süslemeleri öne çıkmakta.

Eglise Saint Agricol

Saint Agricol Kilisesi’nin tarihi 10 yüzyıla kadar gitmekteymiş ama Provans tarzı Gotik havasına 15 yüzyılda kavuşmuş. Çatısız kulesiyle değişik bir havası olan kilise ihtişamlı kapısı ve sunağındaki taş işçiliği ile dikkat çekiyor.

Square Agricol Perdiguier

Tren istasyonundan şehre girildiğinde hemen sağda göreceğiniz park, Ortaçağ’da bir Benedik Manastırı’nın bahçesiymiş, sonra Saint Martial Kilisesi yapılmış buraya. Fransız İhtilali sırasında terk edilen bahçe, şehrin ana yolu olan Cours Jean Jaures yapımı sırasında da bayağı bir alan kaybetmiş. 19  yüzyılda bir belediye üyesinin çabalarıyla yeniden canlanan park, daha sonra Akdeniz bitkileri ve koca gölgelikli ağaçlarla süslenmiş. Le Petit Jardin olarak da bilinen parkın adı, heykelinin de görülebildiği dönemin ünlü yazarı ve marangozu Agricol Perdiguier’den almış. Parkta, eski kalıntılar, heykeller yanında Gotik cepheli Saint Martial Kilisesi’de görülebilir. 

Musee Calvet

Avignon’un ilk kaldırım döşenen sokaklarından Rue Joseph Vernet’de yer alan bina 1741-1754’de yapılmış. Hotel Villeneueve Martignan olarak bilinen binanın gösterişli girişinden geçince üç kanatlı sarı taş örgülü malikaneye geliyorsunuz. Burayı 1837’de ziyaret eden Stendal, ‘Les Memoires d’un Touriste’ isimli gezi/anı kitabında, burayı en harika İtalya kiliselerinden bile daha huzurlu bir yer olarak tarif etmiş.

Eve ismini veren ilk sahibi Esprit-Claude Calvet, dönemin önde gelen tıp doktoru ve arkeoloji uzmanıymış ve müthiş bir kütüphane sahibiymiş; öldüğünde tüm kütüphanesini, koleksiyonlarını bağışlamış ve Nani ailesinin bağışları gibi diğer katkılarla bugünkü müze oluşmuş. Müzede hemen girişte mermer  heykeller  bulunmakta.  Ama Müzenin bir diğer hazinesi 14. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan Fransız resim okullarının ana örneklerini barındırması. Bunlar arasında Avignonlu ressam Joseph Vernet’nin deniz temalı resimleri göze çarpmakta; Rodin, Utrillo, Dufy eserleri de serginin öne çıkanlarından. Müzede ayrıca neolitik dönemden kalma bir mezar, dövme demir işleri, Mısır’dan getirilen parçalar, Roma dönemi buluntuları ile Avignon’un geçmişine ışık tutan Rocher steli görülebilir.

Ama benin favorim ‘kelimelerin efendisi’ çok ünlü bir pop sanatçısına benzettiğim Maurice de Vlaminck’in eseri oldu.

Müze, Salı günleri hariç her gün 10.00-13.00, 14.00-18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir, giriş ücretsiz.

Musee Lapidaire

1620’den kalma Barok bezemeli taş işçiliği ile dikkati çeken bir kilisede kurulu olan Musee Lapidaire, eski Mısırdan antik Yunana, Roma çağlarından erken Hristiyan dönemine uzanan bir arkeoloji müzesi. Heykeller, vazolar, mezar alınlıkları, mücevherler, mozaik tablolar, biblolar ile tarihte geçmişe çıkmak için yolunuz üzerindeki bu kilise/müzeye uğrayın.

Müze pazartesileri hariç, 10.00-13.00, 14.00-18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir, giriş ücretsiz.

Musee Angladon

Avignon’da 19 yüzyıldan itibaren resim sanatına yön veren yeni akım ressamlarının eserlerinden örnekler görmek isterseniz bu müzeye uğrayın; Van Gogh, Degas, Manet, Picasso, Cezanne, Modigliani resimleri, bir 18 yüzyıl malikanesinde sizi karşılayacak. Burası sanatçı Jean Angladon ve Paulette Martin tarafından müze olması için bağışlanan ve dönemin ünlü moda tasarımcısı ve  sanatçılarının hamisi Jacques Doucet’nin koleksiyonlarına ev sahipliği yapan bir yer. Koleksiyon içinde resimler kadar 18 yüzyıl mobilya ve ev tasarım objeleri de görülebilir. Türlü müzelerde Van Gogh’un muhtelif resimlerinin değişik versiyonlarını görmüştüm, burada ilk kez ‘Trenler’ eserini gördüm.

Edgar Degas’nın ‘Ütücü Kız’da  benim ilgimi çeken eserlerden. Ayrıca Rönesanstan 18. yüzyıla kadar uzanan bir seçki de Müzenin koleksiyonları arasında.  Burası zamanında dönem sanatçılarının toplanıp sanat hakkında saatlerce konuşarak teoriler ürettiği, yeni sanatçılara kapıların açıldığı bir yer; sanat dünyası için yerel bir tapınak. Müze pazartesileri kapalı, diğer günler 13.00-18.00 arası ziyaret edilebilir, giriş 8 euro.

Collection Lampert

Çağdaş sanat galerisi olan Collection Lampert, benim gibi modern sanatla arası iyi olmayanların sinirlerini yerinden hoplatacak cinsten… Gittim yine de… Sonra 10 euro’ma mı yanayım, geçen zamana mı… estelasyonlardan birinde sadece ışıklı bir yazı vardı ve ‘This work should be turned off when I die’ yazıyordu, Allah sanatçıya uzun ömür versin ama bence hiç beklemeye hiç gerek yok, fişi çek gitsin… Bunda yine hiç olmazsa bir yazı falan vardı.

Üst kattaki upuzun karanlık bir odada ise, sadece  oda boyunca uzanan, dolanan kırmızı bir neon şerit vardı, bir yandan da odaya duman veriliyordu. Bomboş tualler, ahkam kesen bilmiş panolar, cep mesajları, hepsi burada…

Üst katta sergilenen Yunan heykel başlarının başka vücutlara, cisimlere yerleştirildiği çalışmalar yanında taş yapıştırılmış giysilerden oluşan işler biraz daha ilginçti bence. Dikkatimi çekti; Avignon’da çağdaş sanat denince bir objenin üzerinde/etrafında hava akımıyla dönüp duran şeritler çok popüler, burası dahil her yerde onlardan vardı, orta okul fen deneylerinde biz sanat yapıyormuşuz demek ki… Neyse gitmek isteyen gitsin; Müze Temmuz-Ağustosta her gün açık, diğer aylarda pazartesileri kapalı, ziyaret saatleri ise 11.00-18.00, giriş ise 10 euro.

Palais Du Roure

Şehrin ortasındaki bu malikane bugün Provence hayatına ait etnoğrafya müzesi olarak düzenlenmiş. 1469-1980 yıllarında Floransa kökenli Baroncelli ailesinin konutu olan bu gotik yapı, giriş süslemesi ile dikkatinizi çekecek zaten.

Resim koleksiyondan, dönem ev eşyalarına, vitray pencerelerden, çan sergisine… Avignon’da üst orta sınıfa mensup bir ailenin konağını görmek isterseniz salı-cumartesi günlerinde 10.00- 13.00 ve 14.00-16.00 saatlerinde gezebilirsiniz; giriş 5 euro ama yeterince acıklı durursanız ücret almıyorlar galiba, ben trene yetişme öncesi gittim, halime bakıp nedense ücret almadılar.

Musee Louis Vouland

Avignonlu endüstri uzmanı Louis Vouland’ın özellikle 18 yüzyıla ait eşyalardan oluşan koleksiyonunun sergilendiği bu yer,  bölgenin köklü bir ailesi olan Villeneuve-Esclapon ailesinin malikanesinde kurulmuş ve 1932’den beri Dekoratif Sanatlar Müzesi olarak ziyarete açık. Avignon üst sınıfının 18 ve 19 yüzyıl yaşam ortamına götüren bu Müze, gerek mobilyaları gerek dönem eşyaları ile o günlerin şaşaasını yaşatıyor. Porselenler, goblenler, ahşap işlemeler, gümüş mutfak eşyaları, hepsi bir dönemin ışıltısını bugüne yansıtıyor. Keşke bende resimlerle bu görkemi yazıya aktarabilseydim ama burada çektiğim resimler kayıp. Siz gidip kendi resminizi çekmek isterseniz pazartesi hariç her gün 14.00-18.00 arası 6 euro vererek yapabilirsiniz.

Synagogue D’Avignon

1745’te yapılan  Neo klasik tarzdaki bu yapı Avignon’daki Yahudi cemaatinin ibadet yeri. Eskiden Yahudi Gettosu olan Balance Sokağı’nda bulunan bu yapı, ben gittiğimde kapalıydı, içini göremedim. 1990’da Tarihi Anıt olarak kabul edilen sinagog, genel olarak 09.00-11.00 arası açıkmış.

Tour Saint Jean Le Vieux

13 yüzyılda Avignon’a yerleşen Hospitaller tarikatı için yapılan bir binadan geriye kalan bu kule Place Pie’de bulunmakta. 1898’de binanın diğer kısımları yıkılmış. Bugün kafelerle, dükkanlarla çevrili şirin bir meydanı süslemekte.

Place De L’Horloge

Burası Avignon’un kalbi. Saat Kulesi Alanı olarak anılan meydan, turistik lokantalar, hediyelik eşya satan dükkanlar, kafeler ile her zaman renkli. Ayrıca 19. yüzyıl yapıları; belediye binası Hotel Ville, gittiğimde tadilatta olan Opera binası ve  Belle Epoque günlerinden kalma 1900 yapımı atlı karınca, meydanın görkemini artırmakta. Ama meydana adını veren saat kulesi pek görünmüyor, belediye binası olarak kullanılan Hotel Ville’nin arka tarafında kalıyor. Meydan doğrudan Papalık Sarayı’na açılmakta ama köşede ilginç bir binadan da bahsetmek isterim; Art Deco süslemeleriyle göz dolduran eskinin Banque de France binası bugün bar olarak kullanılmakta. Meydan Rue des Marchands ve Rue Bonneterie gibi şehrin ana alışveriş alanlarının da kesiştiği yer.

Korint tarzı sütunları ile dikkatiniz çekecek olan Neo Klasik Hotel Ville’nin yapımına 1845’te başlanmış ama açılışı 1856’da III Napoleon’a kısmet olmuş; burası eski bir kardinal malikanesi üzerine yapılmış ve 15 yüzyıldan kalma saat kulesi de korunmuş. Yüksek sütunlar üzerinde yükselen binanın içinde  savaş kahramanları için afişler yer almaktaydı.

Rue Des Teinturiers

Burası Avignon’un eski bir mahallesi; Boyacılar Sokağı olarak anılan bölgede 19. yüzyıla kadar Provence motiflerine kaynaklık eden parlak desenli basmalar üretilirmiş. O dönemde boyacılık ve dokuma için kullanılan 23 su değirmeni varmış, bugün 2 tanesi kalmış. Koca gövdeli ağaçların gölgelediği bölgede 14 yüzyıldan kalma Cordeliers Kilisesi, Saint Michel Şapeli, Verbe in Carne Şapeli, Chapelle Sainte Croix ve  Grey Panitents Şapeli bulunmakta. Son şapelin bir de efsanesi var; 1433’te Son Akşam Yemeği Ayinleri sırasında o kadar yağmur yağmış ki Avignon sular altında kalmış, sonra iki rahip kayıkla şapel içine girdiğinde bir de bakmışlar da, sular sunağın önünde ikiye ayrılıp akmaktaymış ve sunağa hiç dokunmuyorlarmış. Bir nevi Musa’nın mucizesi burada da olmuş anlaşılan; Kızıldeniz yarılmamış da seller sular bölünmüş.

Bugün burası  bohem havasıyla, kafelerinde, barlarında keyifli zaman geçireceğiniz sevimli bir yer. Turistik olarak çok bilinen bir bölge değil ama mutlaka uğrayın; burada daha çok sanatçılar, yazarlar yaşıyormuş ve bu durum, bölgenin havasına da yansımış.





Place Crillion

Avignon’un bir başka tarihi köşesi olan Crillion, Hotel Europe gibi lüks otellere ve 1732’de Ulusal Tiyatro olarak açılan ve 1825’te kapanan La Comedie’ye ev sahipliği yapmakta. Ama bu huzur dolu köşe, bazıları için ölüm fermanı olmuş, ünlü Fransız Mareşal Brune burada öldürülmüş. Turistlerin genel yol akışı üzerinde değil ama dinlenmek, soluklanmak için harika bir nokta.

Place Des Corps Saint

Avignon’un bir başka tarihi meydanı olan Corps Saint, 13 yüzyılda şehir mezarlığıymış, Kardinal Pierre de Luxemburg 1387’de buraya gömülmüş ve sonrasında buralarda türlü mucizeler görününce Kraliçe Marie de Blois buraya Chapelle du Coprps Saint şapelini yaptırmış. Papa VI Clement ise şapeli manastıra çevirmiş. Hatta şehrin mucizevi kahramanı Benezet buraya gömülmüş. Manastır Fransız İhtilali sırasında hastane ve askeri üs olarak kullanılmış. Bugün ise şehir idari ofislerine ev sahipliği yapmakta. Bu kilisenin çevresi ise çok renkli, sevimli, geceleri kafelerle, barlarla canlanan bir alan. Bu meydan ile şehrin ana caddesi Cours Jean Jaures arasındaki bölge, eskiden şehrin kırmızı ışıklı yeriymiş ama o günlerden geriye kalan bir şey yok, haberiniz ola…

Villeneuve Les Avignon

Eğer zamanınız varsa Nehrin karşı kıyısında, 10 yüzyıldan kalma bir orta çağ kasabası olan Villeneueve les Avignon’a uğramayı ihmal etmeyin. Sonradan kuruyan  Rhone Nehri’nin bir kolunun çevrelediği bir ada konumunda olan bölgeye Aziz Andre Manastırı yapılınca yerleşim de başlamış. Yakışıklı Philip buranın önemini farketmiş ve Avignon’un gücünü dengelemek için buraya bir kale yaptırmış. Yakışıklı Philip Kulesi o günlerden kalma. Avignon’un papalık merkezi olmasından sonra bu kasabanın önemi de artmış; Avignon’da kendi makamlarına uygun malikane bulamayan kardinaller bu kasabaya yerleşmişler; o zamanda insanlar banliyölere kaçma isteği duyuyormuş demek.

Papalık merkezinin Roma’ya gitmesiyle kasabanın zenginlikleri azalsa da bitmemiş ama Fransız İhtilalinin rüzgarı yüzyılların parıltısını söndürmüş. O günlerin anısını yaşatan yerler yok değil tabii. 1302’de Yakışıklı Philip tarafından yaptırılan Tour de Philippe le Bel bunlardan biri; bir zamanlar Benezet Köprüsü’nün girişini kontrol etmek için yapılan kalenin bir parçası. O dönemde Provence Kontu ve Avignonluların karşı çıkmalarına rağmen yapılan bu kale 1699 sonrası yavaş yavaş terkedilmiş, geriye 30 metrelik bu kule kalmış. Ziayeret etmek isterseniz ekim-nisan aylarında 10.00-12.30, 14.00-18.00 saatleri arası 3.50 euro ödeyerek gezebilirsiniz.

Diğer bir uğrak noktası ise 14 yüzyılın ikinci yarısında yapılmış Fort Saint Andre. Aslında Mont Andon’da yerleşimin geçmişi 6 yüzyıla kadar gidiyormuş ama kalenin bugünkü hali 1291’de Kral Yakışıklı Philippe tarafından tasarlanmış fakat tamamlanması Jean le Bon ile V Charles krallığını zamanında olmuş. Hem Papalığa karşı bir güç gösterisi hem de Aziz Andre Manastırı’nı korumak için yapılan kaleye, 1362 tarihli ikiz kulelerden giriliyor. Kuzey mimarisinin özelliklerini taşıyan bu kuleler, ortaçağ kalelerinin en iyi örneklerinden. Kale içinde yer alan Toscana ve Akdeniz tarzlarının harmanlamasıyla oluşturulan Jardins de l’Abbaye Saint Andre bahçesi ve köşk ne yazık ki ben gittiğimde tadilattaydı, göremedim ama kaleyi gezme fırsatım oldu. İçinde şapellerin, koruma düzeneklerinin, yaşam alanlarının olduğu kalenin en güzel yanı ikiz burçları üzerinden  göreceğiniz Avignon’un panoromik manzarası. Gezmek isterseniz ekim-mayıs aylarında 10.00-13.00 ve 14.00-17.00, haziran-eylül aylarında 10.00-18.00 saatleri arasında  gidebilirsiniz. Giriş 5 euro.

Ayrıca 1333’te Kardinal Arnaud de Via’nın görkemli malikanesinden dönüştürülen Collegia Notre Dame et son Cloitre kilisesi de görülmeye değer, özellikle 14 yüzyıldan kalan Fransız heykelciliğinin en iyi örneklerinden biri sayılan, fil dişinden yapılma Meryem ve İsa heykeli… Burası mayıs-ekim arası 10.00-12.30 ve 14.00-18.00 saatlerinde, şubat-nisan ve kasım-aralık dönemlerinde 14.00-17.00 saatlerinde ziyarete açık ve ücretsiz.

Kasabanın müzesi Musee Pierre de Luxemburg, ben gittiğimde kapalıydı. Mayıs-ekim 10.00-12.30, 14.00-18.00 saatlerinde, diğer dönemler 14.00-17.00 saatlerinde açıkmış ama bana denk gelmedi herhalde.

Ama Avignon’da mutlaka görmeniz gereken yer La Chartreuse. Burası 1352’de Papa VI Innocent tarafından kurulmuş bir yer, mezarı da burada. Fransız İhtilaline kadar da canlı ve görkemli bir dini merkez olarak kalmış. 2 hektarlık bir alana yayılsa da ziyarete açık olan, bunun küçük bir kısmı. La Chartreuse’a taş bir kapıdan girip avludan geçerek varılıyor. Rahip hücreleri, su sarnıçları, avlular, çiçek bahçeleri, çamaşırhane gibi merkezin günlük yaşantısına tanıklık edeceğiniz yerler yanında çoğunun freskleri dökülmüş irili ufaklı şapeller de görülebilir.

Bahçede bulunan 1372 yapımı Aziz John Şapeli yanında Mattio Giovanetti eserlerinin süslediği Freskler Şapeli ve rahip toplantılarının yapıldığı şapel görülecek yerlerden. Bazı hücreler yazın sanatçılar tarafından kullanılıyormuş. Burası ayrıca Centre National des Ecritures du Spectale olarak bilinen  yazarlık merkeziymiş.

Ayrıca burada Avignon Tiyatro Festivali ile organize şekilde gösteriler düzenlenmekteymiş.  Ben gittiğimde Jean Adrien Arzilier eserleri sergileniyordu; bir zamanlar duaların yükseldiği rahip hücrelerin içinde şu an hava akımına kapılmış  şeritlerin fırıl fırıl etrafında döndüğü variller duruyordu. (Buna benzer hava akımlı bir çalışmaya Lambert Galerisinde bahsetmiştim). Görmek isterseniz ekim-mart arası 10.00-17.00, nisan-eylül arası 09.30-18.30 saatlerinde 8 euro ödeyerek gezebilirsiniz. Fort Saint Andre ile ortak bilet alırsanız 9 euro.

Gezi sırasında doğa tarihi müzesi olan Musee Requien’yi açık bulamadım ancak çok da ilgimi çekmedi; gerçi 17 yüzyıldan kalma  mekanı görmek ilginç olabilir, gitmek isterseniz, pazar ve pazartesileri hariç 10.00-13.00, 14.00-18.00 saatlerinde gezebilirsiniz. Ayrıca Ceccano Kütüphanesi de en azından bir göz atmaya değer; içine girerseniz Kardinal d’ Arrabloy tarafından yaptırılan ancak ismini 1333-1350 arasında burada yaşayan Kardinal Annibal Ceccano’dan alan Livre Ceccano’nun duvar ve tavan süslemelerini görebilirsiniz. Burası sonra dini bir okul, Fransız İhtilali sırasında askeri barınak olmuş, şimdi ise şehrin kütüphanesi. Yolunuzun üzerinde karşınıza çıkıp merakınızı uyandırabilecek bir başka görkemli yapı ise, belediye idari binası olarak kullanılan Hotel du Department, 18 yüzyıl başlarında yapılmış ve bir ara tarikat merkezi olarak kullanılmış. Ayrıca gidip de içine giremediğim, sürekli kapalı bulduğum bazı kiliselerden de söz edeyim. Örneğin 1640’larda yapılan  Chapelle du Verbe İncarne bugün Avignon Tiyatro Festivalinde tiyatro olarak kullanılmakta. Yine Avignon Tiyatro Festivali sırasında oyunların sergilendiği Eglise Notre Dame la Principale, 13 yüzyıldan kalma Romanesk bir kilise. Chapelle Saint Charles, Chapelle Opera ile Chapelle des Franciscains, Avignon’da önünden sık sık geçeceğiniz ve belki de hep kapalı göreceğiniz diğer kiliseler. Nehir kenarındaki oto park içinde yer alan Monument du Comtat da şehirde dikkatinizi çekecek başka bir anıt.

Böylece Avignon sokaklarındaki gezimizi tamamlamış oluyoruz. Şimdi Rocher du Doms parkında ya da Barthlelasse Adası’nın yeşillikleri arasında biraz dinlenelim. Sonra yine sokaklardayız.

Yeme İçme

Eğer yeme içme konusunda Avignon’un en iyilerine bakıyorsanız Papalık Sarayına bakan Restaurant Christian Etienne bu listede başı çekecektir. Orta bütçeli yerlere bakıyorsanız, Jerusalem Meydanı’ndaki Restaurant l’Orangerie, Saint Michel’deki Terre de Savur, Saint Pierre Meydanı’ndaki L’Epicerie, Amphoux Caddesi’ndeki Au Tout Petit’ye şans verin. Avignon’a has birşeyler yemek isterseniz Pot-au-feu (güveç) sipariş edebilirsiniz. Öte yandan Teinturiers Caddesi ile Corps Saints Meydanı’ndaki küçük lokantalar daha hesaplı ama leziz seçenekler sunmakta. Ama iyice işi geçiştirmeye vardırıyorsanız, ana cadde üzerindeki Tous Edgar gibi yerler size gün boyu tok tutacak sandviçler hazırlamakta.

Alışveriş

Avignon’da alışveriş deyince akla hemen Place de l’Horlage ve onun çevresindeki turistik dükkanlar geliyor. Aynı şekilde Palais de Papes Meydanı’ndan nehre doğru yürüdüğünüzde lavanta ve sabun ekseninde hazırlanmış muhtelif boyuttaki hediyelik paketlerle süslü dükkanları da göreceksiniz. Place de l’Horlage Meydanı’na açılan yollar ise şehrin ana alışveriş caddeleri. Rue des Merchands ve Rue St Agricol bunların en önemlisi. Rue Joseph Vernet ise şehrin lüks sokağı, butik mağazalardan ünlü markalara…  Otantik hediyelikler yanında ünlü markaları da görmek isterseniz Place des Chataignes ve Place Carnot civarı tam aradığınız yer. Rue de la Bonneterie Caddesi’nde Lacoste gibi ünlü Fransız markalarını bulabilirsiniz. Rue du Vieux Sextier, Rue Rouge gibi araca kapalı caddeler rahat rahat alışveriş yapmak için bire bir. Buradan uzanıp Place Pie’ye doğru yürürseniz çoğu yaya yolu olan sokaklardan geçerken yerel veya dünya markası mağazalara da göz atabilirsiniz.

Place Pie’de ise sanki gökyüzüne asılı bir bahçe gibi duran Halles Alışveriş Mağazası yer almakta; pazartesileri hariç her gün açık bu pazarda sebze, meyve, zeytinyağı, lavanta ürünleri üreticiden tüketiciye ulaştırılmakta. Yerel lezzetleri bulabileceğiniz yer La Cava du Bouffart; şarap, zeytinyağ çeşitlemeleri burada… Terre et Art ise özgün Avignon seramikleri için bire bir. Bölgeye damgasını vuran lavanta mahsulleri için Pure Lavande mağazasına uğramalısınız. Eğer mücevherat ile ilgiliyseniz Boucheron, her keseye uygun seçenekleriyle ilk akla gelen yer. Fransa’nın yüz akı tatlı ve şekerlemeler için La Cure Gourmande hemen merkezde yer almakta. Carmes meydanı ise cumartesileri çiçek severleri, pazarları antika arayanları kendine çekmekte. Gündelik alışverişleriniz için ise Carrefour, Utile, Spar gibi mağazalar bulunmakta; Monoprix ise yiyecekten elektroniğe, ne ararsanız bulabileceğiniz bir yer

Veda

Avignon, dur bi Avignon’a gideyim diyeceğiniz bir yer değildir muhtemelen ama geldikten sonra iyi ki gelmişim diyeceğiniz bir yer. Rhone Nehri’nin sarmaladığı bu küçük ama yoğun şehir, yemyeşil doğası, özellikle Ortaçağ’ın kudretini bugüne taşıyan köklü tarihi, sanat müzeleri, lokantaları, minik meydanlarındaki gece yarılarına kadar açık şen şakrak barları ile sizde mutlaka bir iz bırakacaktır. Hele her Temmuz ayında düzenlenen Tiyatro Festivali sırasında giderseniz, mekanlardan sokaklara taşan gösterileriyle daha bir canlı, daha renkli bir Avignon ile karşılaşacaksınız. Demem o ki, belki sırf Avignon için buralara gelmezsiniz ama geldikten sonra da tadını unutamazsınız… Belki tekrar Avignon’da görüşürüz. İyi gezmeler.

One thought on “Avignon Gezi Rehberi – Ortaçağ’ın Görkemi

Yorumlarınızı Buraya Yazabilirsiniz