Atina Gezi Rehberi

Ege kıyısında bir şehirde geziyoruz…Doğusunda Türkiye kıyılarında dolaşır gibi hissedeceğiniz bir şehir Atina. İklimi, dokusu, insanı, rahatlığı, karmaşıklığı ile ilk kez gitseniz bile çok tanıdık, yakın bir şehir

Atina’ya ulaşım uçak ile çok kolay, süre kısa ve uygun fiyatlı. Aldığımız promosyon biletimizi kullanarak 2015 yılının Ekim ayında hiçbir sorun yaşamadan Atina’ya ulaştık. Pasaport kontrolünde soru bile sormadılar ve otomatik olarak onayladılar.  Ekonomik krizdeler ve gelecek her turistin kıymetini biliyorlar.

Havaalanından şehre gitmek için tren için 14 Euroya gidiş dönüş bileti aldık.  Dönüş biletlerini çok iyi saklamalarını arkadaşlara hatırlattım. Turnikeden geçebilmek için biletlerinizi makineye okutmak zorundasınız. 

Havaalanı treninden  merkezi bir istasyonda  indik ve tekrar tek kullanımlık bilet alarak metroya geçtik. Otelimiz Omonia Meydanına çok yakındı. Metro istasyonundan çıkınca kendimizi büyük bir meydanda bulduk. Otelimizin olduğu cadde ismini çevredekilere sorduk ve çok yürümeden otelin tabelasını gördük. Otelimiz çok merkezi bir konumdaydı ama sonra konaklamaya başlayınca odalar biraz yetersiz geldi. Özellikle banyoları çok küçüktü ve duş perdesi olduğu için banyo yapılması çok zor oluyordu. Bazı arkadaşların oda ısıtması yetersizdi ve bazılarının da yatakları eski olduğundan demirlerinin battığını söylediler. Yine de bunlar gezimizin neşesine ve güzelliğine gölge düşürmedi tabi!

Odalarımıza yerleşme sonrası çevremizi tanımak için dışarıya çıktık. Omonia Meydanına giderek ana caddelerden birinden aşağıya doğru yürümeye başladık. Burada yürümemiz aslında tam isabet olmuş çünkü bu yol Monastıraki’ye çıkan caddeymiş. Ancak hafta sonu olması nedeni ile hemen hemen tüm dükkan ve mağazalar kapalıydı ve fazla hareket görülmüyordu.

Yaklaşık 15-20 dakika yürüdükten sonra kendimizi Monastıraki Meydanında bulduk. Burası Atina’nın en renkli bölgelerinden.. Bazıları İstanbul’un Sultanahmet’i neyse Atina’nın Monastıraki’si de öyle bir bölgedir demektedir. 

Monastıraki’nin sokaklarında hediyelik eşyalar, biblolar satan dükkânlar, barlar, restaurantlar ve kahveler bulunmakta. Ayrıca Monastıraki’de  aradığınız her şeyi bulabileceğiniz sokak aralarında kurulan bitpazarı da meşhurmuş. Pazar günleri kurulan bu pazarda çeşit çeşit hediyelik eşyalar, antikalar, kıyafetler, gümüş, bakır, bronz eşyalar satılıyor. Fiyatlar Türkiye’ye göre çok ucuz değil ama bizim geleneğimize uygun olarak satıcılarla pazarlık yaparak bu fiyatları istediğimiz seviyeye getirmek mümkündür.

Meydanda  biraz dolaştıktan sonra acıktığımızı fark ettik ve bir restaurant arayışına girdik. Bir yere bakarken sonradan mekan sahibinin oğlu olduğunu öğrendiğimiz ama bizim garson sandığımız bir kişi bizim Türk olduğumuzu öğrenince büyük bir ilgiyle karşıladı. Türkiye’de yaşamış olan birinden söz edip biraz önce ayrıldığını ve bizi telefonla görüştüreceğini söyledi. Telefonla Türkçe konuştuğumuz Niko adındaki şahıs fiyat ve yemek konusunda bize yardımcı olmaları için görüşeceğini söyledi ve ertesi gün kendisiyle görüşeceğimizi söyleyerek kapattı. 

Bu telefon görüşmesinden sonra bizi açık havada güzel bir masaya oturttular.  Balık ve diğer yiyecekler konusunda da önerilerde bulundular. Salataları ve balıkları bir harikaydı. İster için ister içmeyin ev yapımı şaraplarını masaya ikram olarak getiriyorlardı. Sonraki günlerde öğrendik ki istenilen ekmek için başka mekanlar ücret alıyorlarmış ama burada bizden ücret alınmadı.Yemeğin arkasından helva ve yanında yoğurt üzerine bal ve tarçından oluşan tatlıyı ikram olarak verdiler. Biz çaycı milletiz ve bir de üzerine çay içmek istedik. Onu da getirdiler ama ondan ücret aldılar. Sonuçta kişi başı 35-40 TL gibi çok uygun bir fiyat ödedik.

Ertesi sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra bir gün önce öğrendiğimiz yoldan yürümeye başladık. Ancak bir anda yolda yürüyen bir grupla karşılaştık. Dini bir ritüel olduğu belliydi. Önde yürüyen renkli elbiseli din adamları ve arkada oldukça fazla sayıda kişi sessiz bir şekilde yürüyorlardı. 

Ne için toplanıp yürüdüklerini anlamadığımız bu garip topluluğun yanından biz de yürüyerek Monastıraki Meydanına ulaştık. Monastıraki Meydanı’nda dikkatimizi ilk çeken yapı, bugün Yunan Halk Sanatı Müzesi olarak kullanılan Mustafa Ağa Tsisdarakis Camii oldu. Burası 1759’da o dönemin Atina valisi olan Tsisdarakis tarafından yaptırılmış. 1821’deki Yunan isyanından sonra ise minaresi yıkılmış.Günümüzde Yunan Halk Sanatları Müzesi olarak kullanılan bu binada el işi, nakış işleri ve tablolar sergilenmekteymiş. Biz bu binaya girme teşebbüsünde bulunmadan yola devam ettik ve yolun yan tarafındaki tarihi kalıntıları gördük. 

Burada Çocuk Müzesi ve Klasik Yunan – Roma heykelleriyle Bizans ikonalarının sergilendiği Kanellopoulos Arkeoloji ve Bizans Müzesi bulunmakta.


  


Atina gezimize Akropolis’le başlayacağımızdan burada duraklamadık. Yol kenarında şehir turu yaptıran Happy Tour trenini gördük. Hem şehri tanımak ve hem de Akropolis’e yürümemek için tur almaya karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız ve bütün gün 2-3 kere bu treni kullandık. Trene 15 Euro ödedık. .Bu trenler merkezi noktalarda duruyor ve inip gezdikten sonra bir sonraki trene binip devam edebiliyorsunuz.






Sabahleyin yeni yeni hareketlenmeye başlayan Atina’nın sokaklarında yola çıktık.

 


Güzel bir yolculukla  Akropolis durağına gelince hafif bir yokuş tırmanarak bilet gişelerine ulaştık. Bir biletle Proplyleia, Athena Nike Tapınağı, Parthenon ve Erekhteion dahil bütün Acropolis alanını gezebiliyorsunuz.Artık muhteşem bir tarih yolculuğuna çıkabilirdik.

 

Antik Atina’nın kuruluşu Akropolis’de başlamış.  Şehirden 90 metre yükseklikte kayalık bir alanda yer alan ve M.Ö. 6. yüzyılda yapılmış. Yunan mimarisinin en önemli örneklerinden birisiymiş. Atina şehrinin hemen her yerinden gece ışıklandırılan Akropolis’teki yapılar görülebilir.  Akropolis’in ismi, Yunanca’da akro “yüksekte olan” ve polis “şehir” kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuş. Antik Yunan’daki şehir planlamasının en temel amacı, tanrıların oturacağı yerler inşa etmekmiş ve bu amaçla akropoller yapılırmış. Bu akropoller arasında en çok bilineni ise Atina’daki Akropolis’miş. Şehrin koruyucu tanrıçası olarak kabul edilen Athena için inşa edilen Akropolis’in bir tepe üstünde olması hem dini hem de askeri açıdan önemliymiş

 

Tarihte buraya ilk olarak yapılan tapınaklar  Persler tarafından yıkılmış ve Atinalılar uzunca bir süre bölgede çalışma yapmamışlar. M.Ö. 5. yüzyılda Pericles halkını ikna edip bölgede yeniden bir tapınak yapımına başlamış. Pentelikon Dağı’ndan çıkarılan özel bir mermerle, bölgede Athena Nike Tapınağı, Parthenon, Erekhtheion ve Propylaion inşa edilmiş. Zamanla Roma İmparatorluğu’nun güçten düşmesiyle bu yapılar saldırıya açık hâle gelmiş. Osmanlı döneminde ise bu kayalık alan kale yapılmış ve inşasında tapınakların taşlarından faydalanılmış. 19. yüzyılda Yunanlıların bağımsızlıklarını elde etmeleriyle birlikte bölgede ortaçağ ve Osmanlı‘dan kalan her şey kaldırılmış ve tekrar eski haline getirebilmek için antik kalıntılar üzerinde restorasyon çalışmaları başlatılmış.

 

Biletimizi aldıktan sonra bir patikayla zirveye doğru devam ettik. Önce tırmandığımız yamacın eteklerinde bir antik tiyatro gördük. Herodes Atticus Odeonunu 2. yüzyıl Atina’sının varlıklı kişilerinden olan Herodes Atticus burayı karısı anısına yaptırmış. Yapıldığında ahşap bir tavanı da varmış ama zamanla bu tahrip olmuş. Burası konserlerin ve gösterilerin yapıldığı bir salonmuş.Bizim Aspendos gibi günümüzde de hala konserler için kullanılıyormuş. Goerge Dalaras ve Haris Alexiou gibi ünlü Yunan sanatçıların yanı sıra Maria Callas ve Frank Sinatra gibi dünyaca ünlü isimler de burada konserler vermiş.

 

Buradan merdivenlerle Akropolis’in anıtsal girişi olan Proplyaia’ya ulaştık.  Proplyaia’nın giriş yaptığımız kapısı Beule Kapısı adını taşımaktaymış. Bu anıtsal yapının devasa boyutlardaki kemerleri Pentelik mermerinden yapılmış. Propylaia’nın mimarisi Parthenon’un mimarisiyle çok benzerlik gösteriyormuş. Burası Yunan mimarisinde dorik ve iyonik özelliklerin bir arada kullanılmasının ilk örneklerinden birisiymiş.

 

Yürüdüğümüz bu yola “Kutsal Yol” ismi veriliyormuş. Kutsal Yol zamanında sütunlarla çevriliymiş ve bu sütunların arasından yürünerek Akropolis platosuna ulaşılıyormuş.

En nihayet  Acropolis’in en bilinen yapısı olan Parthenon’un önüne ulaştık.Akropolis’in en büyük tapınağı olan Parthenon  sütunlar üzerinde duran ve frizlerle süslenmiş bir alınlık bulunan görüntüsüyle hepimizin hafızalarında  yer etmiştir. Tapınağın yaklaşık 160 metrelik duvarlarının üst kısımlarını ve yatay yüzeylerini süsleyen resimlere friz denilmekte ve bu frizlerde dört yılda bir tanrıça onuruna düzenlenen dini törenler betimlenirmiş. Tanrıça Athena’ya ithafen inşa edilen Parthenon, “Bakirenin Tapınağı” anlamına geliyormuş. Yapı, Proplyaia gibi tamamen beyaz Pentelik mermerinden yapılmış. 

M.Ö. 4. yüzyılda yapılmış bu tapınak ruhani özelliğinin yanında kentin hazinesini de barındırıyormuş. 6. yüzyılda Meryem Ana’ya adanmış bir kilise olan Parthenon, Bizanslılar tarafından kilise, 15. yüzyılda Osmanlılar tarafından da cami olarak kullanılmış. Yine Osmanlı döneminde barut deposu olarak da kullanılmış. Bu yüzden Venedik toplarının sebep olduğu büyük bir patlamada tapınağın pek çok sütunu ve frizi yıkılmış. 1802 – 1811 yılları arasında Osmanlı padişahının izniyle, Lord Elgin, Parthenon’dan söktürebildiği frizleri ve heykelleri İngiltere’ye taşıtmış. Günümüzde bu taşınan parçalar Elgin Mermerleri olarak British Museum’da sergileniyormuş.   

Parthhenon’un 46 dış ve 19 iç sütundan oluşan yapısının tamamı iki odadan oluşuyormuş. Büyük odaya cella denilmekteymiş ve bu oda iki sıralı dor tarzında kolonlarla çevriliymiş. Bu odanın arkasında, kolonlar arasında, 12 metre yüksekliğinde, gözleri değerli taşlarla işlenmiş bir Athena heykeli varmış ve rahipler bu heykele tapınıyorlarmış. Bu sütunların ve tapınak kalıntılarının içinde yürümeye izin verilmiyordu. Sadece etrafında yürüyüp görebildiğiniz kadarıyla iç tarafına bakmanız mümkün oluyor. 

 

Parthenon’un kuzeyinde başka bir görkemli yapı var. Erekhtheion, yüzyıllar geçmesine rağmen Akropolis’te ayakta kalabilmiş son yapı. Bu  tapınak M.Ö. 5. yüzyılda Athena’ya ve Poseidon’a adanmış ve böylece halkın Athena ve Poseidon’a tek çatı altında tapınması sağlanmış. Erekhtheion adını  yarı insan yarı yılan olarak tasvir edilen efsanevi kral Erekhteus’tan alıyormuş.  Bu tapınağın doğudaki kolonları iyonik tarzda inşa edilmişken, güneydeki kolonlar yerine kadın figürlü karyatidler (heykeller) kullanılmış. Ancak tapınakta görülen heykeller kopyaymış ve farklı surat ifadelerine sahip bu 6 karyatidin orijinalleri Akropolis Müzesi’nde sergilenmekteymiş.

Gelelim bu tapınağın ilginç hikayesine.  Atina şehrinin koruyucu tanrısı olmak için Athena ve Poseidon arasında bir yarış düzenlenmiş. Bu yarışa göre hangisi daha yararlı bir hediye verirse şehrin tanrısı o olacakmış. İlk önce Poseidon elindeki 3 başlı mızrağı yere vurmuş ve bir çeşme ortaya çıkmış. Herkes suya kavuştuğuna sevinmiş ancak Denizler Tanrısı Poseidon’un çeşmesi tuzlanmış ve bir işe yaramamış. Sıra Athena’ya gelmiş. Athena da elindeki mızrağı yere vurmuş ve bir zeytin ağacı ortaya çıkmış. Böylece Dünyadaki barışı ve refahı temsil eden bu zeytin ağacı halk tarafından benimsenmiş ve Athena da şehrin tanrısı ilan edilmiş. Bu yarışmanın yapıldığı yer de Erechteion tapınağının bulunduğu yermiş. Athena’nın zeytin ağacını temsilen aynı yerde sürekli olarak bir zeytin ağacı bulunuyor.

   

 
Athena Nike Tapınağı ise M.Ö. 5. yüzyılda yapılmış olup Yunan askerlerinin zaferlerini betimleyen frizlerle süslü bir alınlık ve onu destekleyen altı sütundan oluşmaktaymış. Ancak burası Osmanlı döneminde yıkılmış ve yerine bir su bataryası kurulmuş. 19. yüzyılın başlarında bu su bataryası da kaldırılmış ve orijinal tapınak kalıntılarıyla tapınak yeniden inşa edilmiş. Atina ve Nike (zafer tanrıçası)’ye adanmış bu tapınağın bulunduğu yerden çok güzel bir manzara görmek mümkün oluyor.

 

  

Fotoğraf çekerken manzarayı daha iyi alabilmek için duvara çok fazla yanaştığımızı gören bir görevli hemen bizi uyardı ve oradan uzaklaşmamızı istedi. Biz bu uyarıyı duymazdan gelerek son bir fotoğrafımızı da çektirmiş olduk. 


 

Akropolis’i gezdikten sonra geri yürüyerek Happy Tour treninin durağına doğru yürüdük.  Gelen trene yerleşip geçtiği tarihi ve turistik yerleri görmeye çalıştık. Tren önce yeni Akropolis Müzesinin önünden geçti.  

Bu Müze’de, burada bulunan heykeller, frizler ve Erekhtheion’un orijinal karyatid heykelleri sergilenmekteymiş. Ayrıca tapınakların süslemeli alınlıkları ve iç tapınaktaki Athena adakları da bu Müze’de görülebiliyormuş. Oda oda ayrılmış Müze’de, 1 numaralı odada sergilenen boğayı parçalayan bir aslanın resmedildiği M.Ö. 6. yüzyıldan kalma bir alınlık, 2 numaralı odada üç başlı iblis alınlığı, 6 numaralı odada Kritikos Çocuğu ve Sarışın Çocuk heykelleri, 8 numaralı odada Parthenon’un Dünyaca ünlü iyonik tarz frizleri ve 8 numaralı odada orijinal karyatid heykelleri özellikle görülmesi gerekenler eserlerdenmiş. Biz gezmedik ama gidenlere gezmesi önerili

 

Tren Syntagma Meydanına bakan bir sokakta bir süreliğine durdu. Biz de fırsattan istifade Meydana doğru yürüdük.Burası Atina’nın en önemli meydanıdır. Yunanca’da syntagma anayasa anlamına geliyormuş. Yani burası bizim dilimizde Anayasa Meydanı oluyor. Zaten Meydana hakim olan yapı da Parlamento Binası’dır.

 

Biraz da nostalji olsun ve 2000 yılındaki Atina gezimden  bir kaç kare ekleyeyim dedim.

Parlamento Binasının ön cephesinde Meçhul Asker Anıtı yer alıyor. Parlamento’yu koruyan askerlere “evzone” ismi veriliyormuş.  Ponponlu ayakkabıları ve pileli etekleri olan askerlerin görüntüsü çok komikti. Bir rivayete göre, askerlerin eteklerindeki 400 adet pile, ülkenin Osmanlı yönetiminde geçirdiği 400 yılı sembolize etmekteymiş. Bunların nöbet değişim töreni oldukça ilgi çekici oluyor. Nöbet değişimi her saat başı gerçekleştiriliyormuş. Son gezimizde bu nöbet değişimini göremedim ama önceki seyahatimde görmüştüm. Oldukça etkileyici bir törendi. Bu askerleri daha sonraki günlerde bu binanın önünde olmasa da tekrar gördük.  

Trene tekrar binip şehir turumuza devam ettik. Bunlarda yolda giderken çektiklerimden bazı kareler.

 

2004 Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapmış olan Panathenaiko Olimpiyat Stadyumu’nu da trenden şöyle bir görmüş olduk.

 

Zeus’a adanan Zeus Olympias Tapınağı’ndan bugün geriye sadece 15 sütunu kalmış. Bu devasa tapınak  250 metre uzunluğunda, 130 metre genişliğinde ve 17 metre yüksekliğinde sütunları olan bir tapınak. Yapımına M.Ö. 6. yüzyılda başlanmış ve ancak Hadrianus döneminde bitirilebilmiş. Altın ve fildişinden yapılmış dev bir Zeus heykelini barındıran tapınak yapıldığında 108 adet sütunla çevriliymiş. Tapınak, özelliklerinin çoğunu kaybetmiş olsa bile hala görkemini koruyormuş. Biz de Akropolis’den kuşbakışı gördüğümüz bu tapınağı uzaktan tekrar görmüş olduk.


Tren daha sonra Plaka’nın ara sokaklarına daldı. Burası bizim aşina olduğumuz hediyelik eşya satan küçük dükkanları, antikacıları, cumbalı evleri, sokağa taşmış küçük restaurantları barındıran çok sevimli bir bölgeydi. Biz de hem sokaklarında gezmek ve hem de öğle yemeği yemek için trenden inmek istedik. 


Yemek için pek çok mekana baktık. Kapıdaki garsonlar bizi ikna etmek için canla başla uğraştılar. En sonunda birisi ikna etti ve yol kenarında bir masaya oturduk. Ancak akşam yediğimize göre vasat olan bir yemek için fazlasıyla para ödedik. Daha önce yazdığım gibi ekmek için, su için ayrı ayrı ücret aldılar. keşke Nico’nun yerine gitseydik dedik. Sakın yanlış anlaşılmasın aslında mekanın ismi başka bir şeydi ama ben hatırlamıyorum. Karnımız da doyduğuna göre artık Plaka sokaklarında gezebilirdik.


Arkadaşlarımın alışveriş pratiği çok iyi olduğundan uzun süre sokaklarda gezerek dükkanlara baktık ve çevreyi de tanımış olduk. Akşam olunca hem Nico’yla tanışmak ve hem de iyi bir yemek için bir gün önce gittiğimiz mekanı bulduk. Nico bizi sanki bir akrabasını görmüş gibi karşıladı. Çok samimi ve yardımsever bir insandı. 14-15 yaşlarına kadar Türkiye’de yaşadığını ve sonra Yunanistan’a geldiğini anlattı. Pek çok hatırası vardı ve bunları şimdi hatırlamasam da bize her gidişimizde parça parça anlattı. Yemeğimiz yine çok güzeldi ve bol bol ikramları vardı. Yemeğin fiyatı da yine öyle bir yemeğe göre çok makul geldi. Yemek sonrası yürüyerek otelimize gittik ve herkes dinlenmeye çekildi.


Ertesi sabah erkenden kalktık, günün programı Pire Liman ve yakındaki adalardı. Zaten Pire’ye gitmek çok kolaydı. Artık Atina’nın metro planını öğrenmiştik. Atina’nın 3 hattı olan bir metro ağı var ve kullanımı çok basit. Pire Limanı Atina’nın güneyinde ve şehir merkezine 10 km uzaklıkta. Pire Yunanistan’ın üçüncü büyük şehri ve ülkenin de en büyük limanına sahip. Şehirdeki ilk yerleşimin M.Ö.500 yıllarında olduğu saptanmış. Makedonyalı Philippos zamanında burası önemli bir liman haline gelmiş. Başkente yakınlığı nedeniyle ticari olarak da önem kazanmış. Biz Pire Şehrinden pek bir şey anlamadık. Metrodan çıktıktan sonra doğruca Limana giderek adalara çalışan feribotları sorduk. Günü birlik gidebileceğimiz sadece Aigina Adası vardı ve biz de buraya gidecek en yakın feribot için biletlerimizi aldık. Feribot hareket saatine daha  çok zamanımız olduğu için biraz ara sokaklara girerek gezmeye çalıştık. Bizi çok etkileyen bir şehir olduğunu söyleyemem.Limanında, irili ufaklı yüzlerce tekne, gemi ve feribot görülüyordu.Aşağıda da bu gezimizden bazı kareleri aldım.

  


En nihayet hareket saati geldi ve çok büyük bir feribota bindik. Sezon dışı olduğundan feribotun neredeyse üçte ikisi boştu. Biz de kah içerde oturduk kah en üstteki açık bölüme çıktık. Böylece yaklaşık 1,5 saat süren bir yolculuk yaptık. Güneş çok yakıcı olmasa da hava da deniz yolculuğu da çok hoştu. Bunlar da seyahatimizden yansıyan kareler.

 

 

Güzel geçen yolculukla Aigina Adasına ulaştık.. Bu ada Atina’nın güneyinde yer alıyor ve Saron Körfezinin en büyük adasıymış.Karaya en yakın ada olduğundan ulaşımı kolay.. Özellikle, yaz aylarında ada çok kalabalık oluyormuş. Yakın ve çok güzel bir ada olması nedeniyle zengin Atinalıların yazlık evlerine ve malikaneleri burada.  Biz de feribot yanaşırken adayı seyre başladık. Gerçekten yazlık evleriyle, balıkçılarıyla, şirin restaurantlarıyla, yolda dizili fıstık satıcılarıyla çok hoş ve huzurlu bir yere benziyordu.  

 

 
Feribottan inerek sahil boyunca yürümeye başladık.  Deniz çok güzel gözüküyordu. Hatta yüzen birkaç kişi de gördük. Sonra tarihi bir yapı olduğu anlaşılan bir kilisenin içini gezip  yürüyüşümüze devam ettik.

 

 

Yürüyüşümüz sırasında güzel pozlar da vermedik değil!


Adanın içlerine girip sokak aralarını görelim istedik. Yine başka bir tarihi kilisenin önünden geçerek yürümeye devam ettik. 


Adada gezerken sahil boyunda bulunan pastane gibi bir mekana girdik. Selanik kurabiyelerinin bozulmadığını söyleyen arkadaşlar bu kurabiyelerden alarak Türkiye’ye götürmek istiyorlardı. Girdiğimiz mekan kökeni eskilere dayanan ve ürünleri kaliteli olan bir yermiş. Sahipleri de bizimle çok ilgilendi ve ikramlarda bulundular. Ancak biz kararsız kalarak dönüşte alırız diye hiçbir şey almadan çıktık. Keşke o zaman alsaymışız çünkü sonra buraya hiç gelemedik. Zaten deneyimlerimle sabittir ki bir şeyi beğeniyorsan hemen alacaksın. Genellikle sonra gelir alırım diye bıraktığın hiçbir şeyi alamazsın. 

Sonra akşam yemeği için güzel bir yer aramaya başladık. Adada olduğumuz için balık yemek istiyorduk. Tavernaların ve küçük lokantaların olduğu bir sokak bulduk ve uygun görünen bir yere oturduk. Kalabalık olduğumuz için servisler çok geç yapıldı ve bardakları da kirli gibiydi. Yani anlayacağınız hiçbirimiz bu yemekten mutlu olmadık ve Nico’yu mumla aradık. Üstüne üstlük fiyatı da böyle salaş bir yere göre oldukça fazlaydı.

Feribot saatine kadar biraz gezelim ve alışveriş yapalım istedik. Bu adanın “şamfıstığı” meşhurmuş. Zaten adaya ayak bastığımızda da bu satıcıları görmüştük. Önce bir satıcıya gittik ve bütün çeşitlerin tadına baktık. Hiç bu kadar sabırlı satıcılar görmemiştim. Şunun tadını unuttuk bir daha deneyelim, şunu da deneyelim derken epeyce fıstık yedik.Sonra bir başka satıcıya da giderek aynı şekilde fıstıkların tadına baktık. En nihayethepimiz çeşit çeşit fıstık ve fıstık ezmesi aldı.


Feribot için limana gittik ama ne soğuk vardı anlatamam, iliklerimize kadar üşüdük. Hatta soğuğu keser belki diye bir tırın arkasına dizildik.  

 

Ertesi sabah  hergün yürüdüğümüz caddenin diğer tarafındaki caddeden yürümeye başladık. Burası bizi Syndagma Meydanına götürecekti. Yürürken çok güzel tarihi yapılarla karşılaştık. Bunun üniversite binası olduğunu öğrendik.

 


Bu yoldan yürümeye devam ederken belirli bir noktadan itibaren caddenin kapatıldığını ve her tarafta polislerin bulunduğunu gördük. Caddenin her iki tarafına da insanlar toplanmaya başlamışlardı. Bir süre sonra caddeden okul çocuklarının ellerinde bayraklar ve okul üniformalarıyla geçit töreni başladı.


Resmi bir bayramları olduğunu anladık ama ne olduğunu o zaman öğrenememiştik. Daha sonra araştırdığımda  o günün Oxi (Hayır) günü olduğunu öğrendim.28 Ekim 1940 tarihinde İtalyan diktatör Benito Mussolini o tarihteki Yunanistan diktatörü Yoannis Meteksas’a bir ultimatom vererek İtalya‘nın Yunanistan’ı fiilen işgali anlamına gelen İtalyan kuvvetlerinin Yunanistan topraklarından serbest geçişini talep etmiş ve bu talep Meteksas tarafından reddedilmiş. Bu red kararı Yunanistan’ı önce İkinci Dünya Savaşına ve sonra iç savaşa sürüklese de ülkenin bağımsızlığının korunması ve faşizme direnme anlamında her yıl 28 Ekim günü kutlanıyormuş.  


Burada bir süre geçit törenini izledik. Parlamento binasının önü kapatıldığından oraya da geçemedik. Biz de Parlamento binasının yanındaki caddeden yukarı doğru yürümeye başladık. İşte o zaman Evzone askerlerini gördük. Sanırım nöbet değişimi yapılmış ve bunlar da dinlenme alanlarına gidiyorlardı. Giderlerken  öyle salına salına gitmiyorlardı tabi. Adımları birbirleri ile uyumlu ve gösterişliydi.


Daha sonra Kolonaki semtine gitmeye karar verdik. Ancak şansımıza o gün resmi tatil olduğu için her yer kapalıydı. Biz de biraz sokaklarda gezdikten sonra belki açık yer buluruz ümidiyle Plaka’ya gidelim dedik.Hemen hemen bütün ünlü markaların bulunduğu ünlü Ermou Caddesinde açık olan mağazalara baktık.


Daha sonra oturup kahve içelim dedik. Oturduğumuz yer Aga İrini Meydanına çıkan ve pek çok cafenin bulunduğu bir sokaktı.Mekan da çok hoştu ve oldukça kalabalıktı.Kahvelerimizi içip pastalarımızı da yedikten sonra Meydana doğru yürüdük. Meydanda bir heykel ve çok büyük bir kilise vardı. 


 

Bu kilisenin yanında tarihi olan başka bir kilise daha vardı.Adı Theotokos Gorgoepikoos ve Ayıos Eleytherios Kilisesiymiş.Niye bu kadar uzun isim koymuşlar anlamadım yazarken bile yoruldum!  

 

 

Buradan yokuş yukarı çıkmaya devam ettik. Gitmek istediğimiz yer Anafiotika denilen bir bölgeydi. Burası Atina’da mutlaka görülmesi önerilen beyaz evleriyle meşhur bir bölgeymiş. Şöyle de bir hikayesi varmış. 

1841 yılında Yunanistan kralı, bağımsızlığını yeni kazanmış olan ülkesinin başkentini yeniden inşa etmek istiyormuş. Bu nedenle ülkenin Kiklad Adaları’na bağlı Anafi Adası‘ndan yerlileri ana karaya getirtmiş. Ancak Anafi adası yerlilerinin bildikleri tek bir mimari bulunuyormuş. Bu da kendi adalarında yaşadıkları beyaz renkli ve taştan yapılma, pencereleri mavi renkte ve tavanları yazın sıcak dolayısıyla uyumaya müsait düz teras evleriymiş. Bildikleri bu ev mimarisiyle evleri inşa etmişler ve böylece küçük Anafi anlamına gelen Anafiotika bölgesi kurulmuş.

 
Buradan tekrar geldiğimiz yolları yürüyerek Plaka’ya döndük.  Farklı bir yerde yemek yiyelim dedik ama baktığımız mekanların fiyatları bize çok yüksek geldi. Bizi yine Nico’nun yeri paklar dedik ve doğruca alışkın olduğumuz mekana geldik. Müziği de dinlemek için içeride oturmak istedik. 

Bir sonraki gün sabah Nico’dan öğrendiğimiz yolu takip ederek Atinada sahile gitmek istedik.Önce Syntagma Meydanına doğru yürüdük. Burada gişeden bilet alarak Parlamento Binasının yanındaki sokakta durağı olan numarasını hatırlamadığım otobüsü beklemeye başladık. Otobüs gelince çoğumuz hemen boş koltuklara oturdu ama ben ayakta kalmıştım. Bu yolculuk bize şehir turu gibi geldi. O kadar çok gittik ki ineceğimiz durağı kaçıracağız diye korkmaya başladık.O sırada Nevin’in yanındaki koltuk boşaldı ve bana gelmem için seslendi. Nevin’in karşısında oturan ve Türkçe konuşmamızı duyan yaşlıca bir adam bizimle ilgilendi. Çok az hatırladığı Türkçesiyle ve kalanını ingilizce konuşarak bizimle sohbet etti. Çok zor geçen bir hayat öyküsü anlattı. Çocukluğunun Büyükada’da geçtiğini 6-7 Eylül olayları sırasında 4-5 yaşlarında olduğunu söyledi. Hatta evlerinin de taşlanmış olduğunu ve ailesinin Yunanistan’a taşınmak zorunda kaldığını hüzünlü bir şekilde anlattı.Ne yazık ki bu insanlık dramlarına her yerde rastlanıyor. Umarım bir gün herkes ırkına, dinine, cinsine bakmadan önce karşısındakine insan olarak bakma erdemini kazanır.

Sohbet ettiğimiz kişi bizden epeyce önce indi ama bize inmemiz gereken durağı da söyledi. Yaklaşık 1 saat süren yolculuğun sonunda sahilde indik. Burası çok güzel bir bölgeydi ve sanırım yaz aylarında çok kalabalık oluyordur.Balık restaurantları, plajları, tekneleri ve yazlık evleriyle bir tatil beldesine gitmiş gibi hissediyorsunuz.  

 


Ortalık çok sakindi ve biz de sahil yürüyüşümüzü yaptığımız için şehre geri dönmeye karar verdik.Aynı otobüs hattıyla tekrar Syntagma Meydanına geldik. Yine artık bildiğimiz sokaklarda gezerek akşamı yaptık.


Dönüş yolculuğumuz sorunsuz geçti. Atina komşu kapısı gibi ve bizlerin hiç yabancılık çekmeyeceği bir şehir. Din ve dil farkı olsa bile pek çok konuda benzerliklerimiz var.Yıllar sonra tekrar gördüğüm için memnun oldum diyebilirim. 


Gezgin Gülten İŞÇİMEN’in diğer gezi yazıları için  http://gezininadresi.blogspot.com.tr

adresini ziyaret edebilirsiniz.